21 Aralık 2015 Pazartesi

Zorba * Nikos Kazancakis

     - "Geri dönme! Yürü!"

   
     - Gitmek üzere hazırlanmıştım; üstelik bu yolculuğumun çok gizli bir anlamı varmış gibi, pek heyecanlıydım; yolumu değiştirmeye içten kararlıydım. "Ruhum," diyordum, "şimdiye kadar gölgeye bakıp doyuyordun; şimdi seni tene götürüyorum."


     
- Onun, içimi durmadan yediğini, emdiğini, yerleştiğini hissediyorum. Büyümüştü. Tepiniyor, kaçmak için göğsümü tekmelemeye başlıyordu. Artık onu atamıyor, bunu yapamıyordum. Zaten böyle bir atışı yapmak için vakit çoktan geçmişti.


     - Keyfim olmalı. Temiz hesap. Beni zorladın mı yitirirsin.


     - "Sonunda ne zaman yalnız başıma, arkadaşsız ve sırf her şeyin düş olduğu gerçeğiyle birlikte ıssızlığa çekileceğim? Vücudumun hastalıktan , cinayetten, ihtiyarlık ve ölümden başka bir şey olmadığını görerek özgür, korkusuz, baştan başa sevinç içinde ormana ne zaman çekileceğim? Ne zaman? Ne zaman?"


     
- Sonra kalbim yavaş yavaş hırçınlaşmaya başladı, karanlık sesler yükseliyordu içimde. Kimin seslendiğini biliyordum. Bir an yalnız kalsam, içimde adlandırılamaz isteklerle, şiddetle, dengesiz umutlarla korkmuş bir halde kükrer; kükrer ve benden kurtuluş beklerdi...


     - Yalnız keder ve kuvvetten oluşmuş içimdeki şeytanı kovmak istiyordum.


     - "Bubulinam, ne olursun bum bum yapma!" (Bubulina: Yunan ayaklanması kadın kahramanlarından olup Kanaris ve Miaulis gibi denizde savaşmıştır.)


     - Hayatımın akışında
     Neden rastladım sana...


     - Bana, "Sigarayı bırak," dedi. "Onu yakıyor, yarısını içiyor ve tıpkı sokak kadınları gibi atıyorsun. Ayıp şey bunlar. Pipoyla evlen; o sadık kadındır; eve döndüğün zaman, hareketsiz seni bekleyecektir. Sen de, dumanın havada halkalanışına bakarak beni hatırlarsın!"

     - "Eğer hayatımda, değerli herhangi bir iş yaparsam, onu, işte şuna borçlu olacağım!"

     - Düşüncelere dalmıyor, bir şey aramaya çalışmıyordum, hiçbir kaygım yoktu; kesinliği yaşamaktaydım.


     - Kadın korkunç bir sırdır, hiçbir zaman da kapanmayan bir yarası vardır. Sen kulak asma, bütün yaralar kapanır ama, o yara kapanmaz.


     - "Çok kusurlarım var ama," dedi, "beni bu yiyecek..."

     - Tanrı seni katırın gerisinden, keşişin de önünden korusun!


     - "Kızma patron. Hayır, hiçbir şeye inanmam ben! Eğer insana inansaydım, Tanrı'ya da, Şeytan'a da inanırdım; bu da büyük bir sorundur. O zaman, işler karışıyor ve başım belaya giriyor, patron."

     - Ona kötülük mü ettin? Senden çekinir ve titrer. İyilik mi yaptın? Gözlerini oyar... Aradaki uzaklığı koru patron! İnsanlara umut verme.


     - "İyi ama, hiçbir şeye inanmaz mısın sen?" dedim.
     "Hayır, hiçbir şeye inanmam! Sana kaç kez söyleyeceğim? Zorba'dan başka hiçbir şey ve hiç kimseye inanmam. Zorba, ötekilerden iyi olduğu için değil; asla! O da canavardır. Zorba'ya inanırım ama. Çünkü yalnız ona sözüm geçer. Yalnız onu bilirim. Bütün ötekiler hayaldir. Ben, onun gözleriyle görüyor, kulaklarıyla işitiyor, bağırsaklarıyla sindirim yapıyorum. Bütün ötekiler hayaldir diyorum sana! Ben ölünce hepsi ölür. Bütün Zorba dünyası güme gider..."


     - Bundan böyle insanlarla dolaysız ve sıkı ilişkiler kurmalıydım. Kendi kendime, "Ola ki, pek gecikmemişimdir," diyordum.


     - Mutluydum; biliyordum bunu. Bir mutluluğu yaşarken onu kavramamız zordur; ancak o geçip de arkamıza baktığımız zaman, birdenbire biraz da hayranlıkla, ne kadar mutlu olduğumuzu anlarız.


     - Ateş aldım, sönmeliyim. Hayırlı geceler!
     Geç uyudum. "Hayatım boşuna geçmiş," diye düşünüyordum; elimde olsa da, bir sünger alıp bütün okuduklarımı, bütün görüp işittiklerimi silsem ve Zorba'nın okuluna girip büyük ve gerçek alfabeye başlasam! Ne kadar değişik bir yola girmiş olurdum! Beş duygumu ve bütün tenimi, sevip anlamaya iyice talim ettirmiş olurdun. Koşmayı, güreşmeyi, yüzmeyi, biniciliği, kürek çekmeyi, otomobil sürmeyi, atıcılığı öğrenirdim. Ruhumu tenle, tenimi de ruhla doldururdum; kısacası, içimde barıştırırdım bu yüzyıllık iki düşmanı...


     - Mangalın önünde bir zaman ikimiz de konuşmadan oturduk. Mutluluğun, basit ve açık bir şey olup bir bardak şarap, bir kestane, kendi halinde bir mangalcık ve denizin uğultusundan başka bir şey olmadığına aklım yattı. Yalnız, bütün bunların, mutluluk olduğunu insanın anlayabilmesi için basit ve açık bir kalbe sahip olması gerekiyordu.


     - Konfüçyüs der ki: 'Pek çokları mutluluğu, insandan daha yüksekte ararlar, bazıları da daha da alçakta; ama mutluluk insanın boyu hizasındadır.' Şimdi boyumun ne olduğunu öğrenmek için, huzursuzluk içinde onu yeniden yeniden ölçüyorum. Çünkü, iyi bilirsin ki, insanın boyu hep aynı kalmaz.


     - İnsanın ruhu iklimle, sessizlik, ıssızlık ya da kalabalıkla nasıl da değişir! Buradaki yalnızlığımdan dolayı insanlar beni, senin mutlaka sanacağının aksine, karıncalar gibi değil, karbonik asit ve koyu kozmogonik çürümeyle doymuş hava içinde yaşayan dinozor ve pterodaktil gibi büyük canavarlar olarak görüyorlar.


     - Yanımda bulunmadığın, yüzümün nasıl bir biçim aldığını görmediğin ve böylece ben de, aşırı duyarlı ve gülünç görünme tehlikesiyle karşı karşıya bulunmadığım şu anda, seni çok sevdiğimi söyleyebilirim.


     - Hayatım yanlış yola sapmıştı, insanlarla olan ilişkilerimi bir iç konuşma haline sokmuştum. O kadar düşmüştüm ki, bir kadına aşık olma ile kitap okuma arasında seçim yapmam gerekse, kitabı seçerdim.


     - Konuşuyor, konuşuyor, saçma şeyler söylüyorum, neden biliyor musun? Çünkü büyük kaygılarım var. Büyük üzüntülerim de...


     - Bir akşam bana, "Çalışırken benimle konuşma, kırılabilirim," demişti.
     "Kırılır mısın, Zorba? Neden?"
     "Yine nedenini soruyorsun, küçük bir çocuk gibi. Sana nasıl anlatayım? İşime teslim olmuşum, tepeden tırnağa gerilmişim, kendisiyle savaştığım taşa ya da kömüre ya da santura perçinlenmişim. Ansızın bana dokunur, benimle konuşur da işimden alıkorsan, kırılabilirim. Ama sen nereden anlayacaksın!"


     - "Yalnız değilim, büyük bir güç olan ışık da savaşıyor, yenilip yeniyor, umutsuzluğa kapılmıyor. Ben de onunla birlikte savaşacak ve umutlu olacağım."

     - "Gerçek mutluluk budur: hiçbir şey yükselme tutkun olmadan bütün o tutkulu olduğun yüksekliklere erişmişsin gibi köpekcesine çalışmak. İnsanlardan uzak yaşayıp onları sevmek ve onlara gereksinme duymamak. Noel olunca, iyice yiyip içmek. Sonra bütün tuzaklardan yalnız başına kaçmak. Yıldızlar tepende, toprak solda, deniz sağda olsun ve birden, kalbinin içinde hayatın son çabasını da tüketip masal olduğunu duyasın."

     - Günler gelip geçiyordu; çaba göstermek için savaşıyor, bağırıyor, oynuyordum; ama kalbimdeki kulakçıkların en son kıvrımına kadar kederliydim. Bütün bu yortu haftası içinde anılar ayaklandı, içim müzikle ve sevdiğim insanlarla doldu. İnsan kalbinin kan dolu bir çukur olduğunu, sevilen ölülerin bunun içine burunüstü düşerek, canlanmak için kanımızı içtiğini anlatan o çok eski masalın çok doğru olduğunu yine hissetmekteydim; bunlar ne kadar çok sevilen kimselerse, insanın o kadar çok kanını içerler.


     - Yatağa uzanıp gözlerimi yumdum; bu akşam kalbim vahşileşmişti; konuşmak bile istemiyordum.


     - Yabanıl bir çam ağacında, bir sabah, tam içerideki canın dışarı çıkmak üzere kabuğunu  tam çatlattığı anda, bir kelebek kozasını nasıl görme fırsatını elde etmiş olduğumu hatırladım. Bekliyor, bekliyordum; o ise gecikiyordu; benim de işim vardı… Bunun için ona doğru eğildim, soluğumla ısıtmaya başladım. Onu sabırla ısıtıyordum. Mucize benim önümde, doğal hızından daha hızla oluşmaya başladı; kabuğun hepsi açılıp kelebek göründü. Ama ben, heyecanımı asla unutmayacağım: Kanatları kıvrıntılıydı ve açılmamıştı, bütün vücudu titriyor, kanatlarını açmaya çalışıyor, ama beceremiyordu. Bense ona soluğumla yardımcı olmaya çalışıyordum. Ama boşuna. Onun, güneşte sabırla olgunlaşmaya ve açılışa gereksinmesi vardı; şimdiyse, artık vakit geçmişti. Soluğum kelebeği yedi aylık çocuk gibi vaktinden önce, daha buruşuk bir halde dışarı çıkmaya zorlamıştı. Olgunlaşmamış halde çıktı, umutsuzca kımıldadı, biraz sonra da avucumun içinde öldü.
     Kelebeğin bu tüylü iskeleti, sanırım ki, bilincimdeki en büyük ağırlıktı. Ve işte bugün, ta derinden anladım: Yüzyıllık yasaları oldubittiye getirmek öldürücü bir günahtır; ölümsüz uyumu güvenle izlemek insanın borcudur.
     Yeni yılın bu ilk düşüncesini , sakin bir halde sömürebilmek için bir kayanın üstüne tünedim. Ah, diyordum, elimde olsa da, şu yeni yıl içinde hayatımı böyle isterik sabırsızlıklar olmadan ayarlayabilsem! Kendisini canlandırmak için acele etmiş olduğum o kelebekçik, hiç durmadan önümde uçsa, bana yolu gösterse! Böylece, zamanından önce ölmüş kelebeğin elinde olsa da, bir kardeşinin, bir insan ruhunun, acele etmeyip ağır bir tempoyla kanatlarını açacak zamanı bulmasına yardım etse...


     - Acı acı gülümseyerek, "Başka bir hayatta.." diye mırıldandım. "O zaman daha iyi davranırım; şimdi yolumuza!"


     
- Seveyim, o güzel vücudunun belden aşağısını,
     Canlı alır ve bir anda öldürür yılanbılağı!
   

     - Yapayalnızım, böylesi hoşuma gidiyor.


     - Alın yazımı da birlikte getirdim - Alın yazım getirmedi beni. İnsan istediğini yapar-, alın yazımı buraya ben getirdim. Köpek gibi çalıştım, gene de çalışıyorum. Nehir gibi ter döktüm, gene de döküyorum.


     - Ölüm bir şey değildir, bir püfff! Ve mum sönüverir; ama ihtiyarlık... büyük ayıp bence.


     - Ben her insanın ayrı bir kokusu olduğuna inanırım: Biz bunu anlamıyoruz, çünkü kokular birbirine karışıyor, hangisinin senin, hangisinin benim olduğunu bilemiyoruz; yalnız havanın pis bir koku yaydığını anlıyor; buna da insanlık adını veriyoruz. Kimileri, onu soluyup lavanta adını da veriyorlar; benimse kusacağım geliyor. Ama boş ver, bu başka bir türküdür.


     - Ben altüstüm, neredeyse pusulayı şaşıracağım, rica ederim, şu mektubumu alır almaz kaleme sarılıp bana bir şeyler yaz. Yanıtını alıncaya kadar diken üstünde oturacağım. Sanıyorum ki, yıllardan beri Tanrı'nın kayıtlarında yokum; ama şeytanınkilerde de... Yalnız senin kaydında varım; onun için, senden başka hesap vereceğim kimse yok.


     - Artık içimde ne olayların matematik silsilesi ne de çözümlenmemiş problem kalmıştı; sıcak, ince elenmiş bir kum vardı; parmaklarım arasından yumuşak ve gıcıklayıcı bir biçimde akıp gittiğini hissediyordum.


     - Mevsimlerin değişmez dönüşümü, dönen dünyanın çarkı, güneş tarafından birbiri arkasınca aydınlatılan toprağın dört ayrı yüzü, kaçan ve bizim de kendisiyle birlikte kaçırdığımız hayat, göğsümü yine heyecanla doldurdu. Turnaların sesiyle içimde, bu hayatın her insan için bir tanecik olduğunu, başkasının var olmadığı, neyin tadını çıkarabileceksen burada çıkaracağın, bunun çabucak gelip geçtiği ve ölümsüzlük içinde insana bir fırsatın daha verilmeyeceği yolundaki korkunç önsezi yeniden yankılandı içimde.


     - Sustu. Ona acıdım. Yaramazlıklar yapan, şimdi de bunları nasıl düzelteceğini bilmeyen bir çocuk gibiydi. Yüreciği titriyordu.
     Kendi kendime bağırdım:
     "Ayıp sana, böyle bir ruh titretilir mi? Kalk ayağa, hayatında başka bir Zorba'yı bir daha nereden bulursun? Kalk ayağa, süngeri al ve sil!"
     Birden patlayarak bağırdım:
     "Zorba, bırak şeytanı, bize gerekli değil o! Geçmiş şeyler, unutulmuş şeyler demektir. Yakala santuru!"

     - "Cebin delikse, hiç olmazsa güzel zamanlara sahip olmalısın,"

     - Manastırlarla dolu, ilahların oturduğu dağlar var. Bu manastırlarda siyah cüppeli keşişler bulunur; bağdaş kurmuş görkemli durumda bir ay, iki ay, altı ay oturur ve yalnız bir şeyi düşünürler. Bir şeyi, duyuyor musun? İki değil, bir! Bizim gibi kadın ve linyit, kitap ve linyit düşünmezler Zorba, akıllarını yalnız bir şey üzerine toplar ve mucizeler yaratırlar. Mucizeler böyle olur. Bir lup koyup güneş ışınlarının yalnız bir nokta üzerinde toplandığını hiç gördün mü Zorba? Bu nokta biraz sonra ateş alır; neden? Çünkü güneşin dağınık ışınları bir noktada toplanmıştır. İnsan aklı da tıpkı böyledir; aklını yalnız bir tek şeye verirsen mucizeler yaratırsın! Anlıyor musun Zorba?


     - "Artık yapamıyorum patron, yapamıyorum; ya yer büyümeli ya ben küçülmeliyim; yoksa hapı yuttum demektir!"


     
- "Ben," dedi, "bir şeye özlem duydum mu ne yaparım bilir misin? Bir daha hatırlamayacak kadar bıkıp da kurtulmak için yerim, yerim... Ya da tiksintiyle hatırlamak için. Bak bir zamanlar çocukken, kirazlara karşı anlaşılmaz tutkum vardı. Param olmadığı için azar azar alıyor, yiyor, yine istiyordum. Gece gündüz kiraz düşünürdüm, salyalarım akardı; işkenceydi bu! Günün birinde, kızdım mı, utandım mı, bilmiyorum; baktım ki kirazlar bana istediklerini yaptırıyorlar ve beni rezil ediyorlar, ne plan kurdum bilir misin? Geceleyin yavaşça kalktım, babamın ceplerini yokladım, gümüş bir mecidiye bulup çaldım. Sabah sabah da kalktım, bir bahçeye gidip bir sepet dolusu kiraz satın aldım. Bir çukurun içinde oturup başladım yemeye. Yedim, yedim, şiştim, midem bulandı, kustum. Kustum patron! O zamandan beri de kirazlardan kurtuldum; bir daha gözüme görünmelerini bile istemedim. Özgür oldum. Artık kirazlara bakıp şöyle diyordum. Size ihtiyacım yok! Şarap için aynı şeyi yaptım, sigara için de. Hala içiyorum ama, istediğim anda 'harp' diye bıçakla keser gibi kesiyorum. Tutku bana egemen olamamıştır. Yurdum için de aynı şey. Hasret çektim, bıktım, kustum, kurtuldum."

     - Geçmiş saçmalar, unutulmuş saçmalardır!


     - "Nereme dokunsan inlerim,"dedi. "Yaralarla doluyum..."

     - Denizin mırıltılarını duyuyordum. Mutlu sandım kendimi. Ava çıkan, avını yakalayan yiyen, sonra da güneşte uzanıp yalanan bir hayvan gibi gövdem hafiflemişti. Aklım da doymuş, dinleniyordu; tıpkı gövdem gibi. Sanki kendisine işkence eden yırtıcı sorular bile en açık karşılığını bulmuştu.


     - "geçmiş demek, unutulmuş demektir; ver elini!"

     - "Ne makine şu insan be! İçine ekmek, şarap, balık, turp koyuyorsun; iç çekmeleri, gülüşler ve düşler çıkıyor. İmalathane! Sanırım beynimizde konuşan bir sinema var."

     - Sevdalarla dolu bütün o hayat, acılarla dolu bütün o hayat, ah yüce Tanrım, yoksa bir saniyelik bir şey miydi?


     - Uyuyamıyor, uyumak istemiyordum. Hiçbir şey düşünemiyordum. Yalnızca bir şeyler seziyordum. Bu sıcak gecede sanki içimde biri, büyüyüp olgunlaşıyordu. Şu şaşırtıcı görünüme bakıyor, onu bayağı yaşıyordum... İlk zaman göğsümüzün en karanlık köşelerinde olan şey, şimdi açıkça, örtüsüz bir biçimde önümde oluşmaktaydı. Deniz kıyısında büzülmüş, mucizeyi izliyordum.
     Yıldızlar soluklaştı, gökyüzü ışıklandı; ışığın üstünde ince bir kalemle dağlar, ağaçlar, martılar çizilmeye başladı.
     Sabah oluyordu.


     - "Her acı, yüreğimi ikiye böler patron," dedi. "Ama o kırk yaralı yürek hemen kaynar ve yara görünmez; kaynamış yaralarla doluyum ben; onun için dayanıyorum."

     - "Yeni yol, yeni planlar!" diye bağırdı. "Artık dünküleri hatırlamaktan, yarınkileri istemekten vazgeçtim; şimdi, şu anda ne oluyor, o ilgilendiriyor beni. 'Şimdi ne yapıyorsun Zorba?' diyorum. 'Uyuyorum,' diyor. 'İyi uyu öyleyse!' Şimdi ne yapıyorsun, Zorba?' diyorum. 'Bir kadına sarılıyorum,' diyor. 'İyi sarıl öyleyse Zorba, hepsini unut, dünyada başka bir şey yok, yalnız o ve sen. Vira!"

     - Bil ki, gerçek kadın, erkekten aldığından çok, ona verdiği hazdan zevk alır...


     - Ben şimdiye kadar, istediklerini yapsınlar, hoşlarına giden yoldan yürüsünler diye şeytanlarımı özgür bırakıyordum; onun için bazıları bana namussuz, bazıları namuslu, bazıları sersem, bazıları da bilge Salomon derler...


     - "Sana çok söyleyeceklerim var! Senin kadar kimseyi sevmedim! Sana çok söyleyeceklerim var ama dilim beceremiyor! Öyleyse, ben de onları oynayacağım! Kenarda dur da basmayım! Vira! Hop! Hop!"

     - Her işimiz ters gittiği zaman, ruhumuzun karşı koyuşu ve değeri olup olmadığını denememiz ne mutlu şeydir! İnsan; görünmez, sonsuz kuvveti olan bir düşmanın –buna bazıları Tanrı, bazıları Şeytan der– bizi yıkmak için saldırdığını, fakat bizim ayakta durduğumuzu sanır. Böylece de, içten her yenişimde, dıştan yenilmiş olsak bile, gurur ve sevinç duyar; dış mutsuzluk, daha yüksek, daha güç bir mutluluk halini alır.
     Bir akşam Zorba bana demişti ki:
     "Bir gece, karlı bir Makedonya dağında, korkunç bir rüzgâr çıktı; içine dalmış olduğum kulübeyi sallıyor, yıkmak istiyordu. Ama ben onu iyice sağlamlamıştım, yanan ocağın önünde yalnız başıma oturuyor, gülerek rüzgârı kışkırtıyor ve diyordum ki: ‘Kulübeme girmeyeceksin, sana kapıyı açmayacağım, ocağımı söndürmeyecek, beni yıkamayacaksın!’"

     - Deniz kıyısında hızlı hızlı yürüyor, ben de görünmeyen düşmanla konuşarak bağırıyordum:
     "Ruhuma girmeyeceksin, sana kapıyı açmıyorum, ocağımı söndürmeyecek, beni yıkamayacaksın!"

     - «Bütün bunlar,» diye düşündüm, «bizim huzursuzluğumuzun çocuklarıdır ve uykuda simgenin en parlak süsüne bürünürler. Onları biz kendimiz yaratırız; bizi bulmak için uzaktan hareket etmezler; bunlar, sonsuz güçlü karanlık bölgelerden bize gelen bakışlar değildir; bizim dışımızda hiçbir değerleri olmayan, bize ait yayımlardır. Ruhumuz alıcı değil, vericidir; onun için korkmamalıyız.»     Yatıştım; karanlık haber yüzünden ayaklanmış olan yüreğimi mantık yine düzene soktu, kanatlarını makasladı; garip köstebeği kesti, dikti, onardı ve tanınan bir fare haline soktu; böylece de yatıştı.


     - Ona bakıyor ve bu hayatın gerçekten ne şaşırtıcı bir sır olduğunu, insanların, fırtına tarafından kovalanan sonbahar yaprakları gibi nasıl birleşip ayrıldıklarını ve insanın bakışlarıyla sevdiği kimsenin yüzünü, vücudunu ve el hareketlerini boşuna yakalamaya çalıştığını, birkaç yıl sonra da, gözlerinin mavi mi, yoksa siyah mı olduklarını hatırlamayacağını düşünüyordum.


     — Çal Zorba!
     — Santur mu? Demedik mi, patron? Santur keyif ister. Bir ay sonra, iki ay, iki yıl sonra çalacağım belki; ne bileyim ben!.. O zaman da, bir daha buluşmamacasma ayrılan iki insanın şarkısını söyleyeceğim.


     - Zorba, tükrüğünü güçlükle yutarak, yine,
     — Bir daha buluşmamacasma! dedi. Buluş-mamacasma. Senin bana bu söylediklerin, yok yine buluşacakmışız, yok manastır kuracakmı-şız, hepsi hastaya, canı çıkıncaya kadar söylenen avuntulardır. Onları kabul etmiyorum! Ne yani? Kadın mıyız ki avuntu isteyelim? Avuntu istemiyoruz. Evet, bir daha buluşmamacasma!..
     Ben, Zorba'nm bu vahşi sevgisinden korkmuş bir halde,
     — Belki de kalırım, dedim. Belki de seninle gelirim; ben özgürüm.
     Zorba, başını salladı:
     — Hayır, özgür değilsin, dedi. Senin bağlı bulunduğun ip, öbür insanlarınkinden biraz daha uzun; hepsi bu kadar! Senin patron, uzun ipin var. gidip geliyor, kendini özgür sanıyorsun. İpi koparmadın mıydı da...
     Zorba'nın sözleri, içimdeki açık bir yaraya dokunup acıttıkları için inatla,
     — Birgün koparacağım! dedim.
     — Güç, patron, çok güç! Bunun için delilik gerek, delilik, duyuyor musun? Ya hep, ya hiç! Ama sende beyin var, ve seni bu yiyecek. Aklın bakkal senin, defter tutuyor, bu kadar verdim, bu kadar aldım; kâr şu kadar, zarar bu kadar diye yazıyor. Yani, iyi bir sahip, her işi sermiyor, her zaman arkayı kolluyor. Hayır, ipi koparmıyor rezil, onu sıkı sıkı elinde tutuyor, kaçırırsa mahvoldu demektir zavallı, mahvoldu demektir! Ama, ipi koparmadıkça, hayatın ne tadı vardır, söyler misin bana? Papatya papatyacıktır; rom değil ki dünyayı altüst etsin!


     - İki keklik bir tepede ötüyor;
     Ötme de keklik, benim derdim yetiyor,
     Aman aman!


     - Dedim ya, bende her şeyi bırakacak ve hayatımda bir kez olsun, cesurca ve saçma bir hareket yapacak cesaret yoktu.


     — Geciktin; aylardır sesini duymadım... Nerelerde dolaşıyordun?
     — Ben her zaman yanındayım ama, sen beni unutuyorsun. Her zaman bağıracak gücüm yok; sen ise beni bırakmak istiyorsun. Ay iyidir, karlı ağaçlar iyidir, dünyadaki hayat iyidir ama, beni de unutma!..


     

Hiç yorum yok :

Yorum Gönder