1 Ağustos 2017 Salı

Karanlıktan Sonra * Haruki Murakami


     - Şehrin iniltisi, basso continuo olarak sürüp gidiyor. Alçalıp yükselmeyen, monoton, ancak uğursuz bir şeyler meydana geleceğinin habercisi bir inilti bu.


     - Go Away Little Girl - Percy Faith


     - Burt Bacharach - The April Fools


     - More Martin Denny Exotica


     - My Ideal - Art Tatum Ben Webster


     - Alphaville filmi.


     - Sophisticated Lady - Duke Ellington


     - Pet Shop Boys - Jealousy


     - Daryl Hall & John Oates - I Can't Go For That


     - Bıçak Sırtı filmi (Blade Runner)


     - Ivo Pogorelich - Bach - English Suite No. 2 in A minor, BWV 807


     - Curtis Fuller - 'Five Spot After Dark'


     - Aşk Hikayesi filmi (Love Story)


     - Önemsiz, güçsüz biriyim. Ne bilgim yeterli ne de yeterince akıllıyım. Güzel olmadığım gibi, beni seven biri de yok. Sağlam bir benlik inşa etmekten söz ediyorsak, bunu başardığımı sanmıyorum. Kendi dar dünyamda tökezleyip duruyorum işte. Böyle birinin nesine imreniyor ki Eri?
     Senin için bu daha hazırlık aşaması gibi bir şey. Öyle kolayca sonuca ulaşamazsın. Muhtemelen zamana ihtiyacı olanlardansın.


     - Eylem düşüncenin rastlantısal sonucu mudur yoksa eylemin sonucu olarak mı düşünce gelir?


     - Üzerinde durduğumuz zemin var ya, çok sağlammış gibi görünür ama en ufak bir şey olduğunda, pat diye altımızdan kayıp gidebilir. Ve bir kez altımızdan çekilmeyegörsün, işte o zaman sonumuz gelmiş demektir; bir daha eskiye dönemeyiz. Sonrasında, yerin altındaki o karanlık dünyada bir başımıza yaşamaktan başka çaremiz kalmaz.


     - Zamanla, kendi dünyam diyebileceğim bir şeyi yavaş yavaş meydana getirdiğimi düşünüyorum. Ve orada tek başıma olduğumda, biraz rahatlıyorum. Ancak kendime özellikle böyle bir dünya yaratmış olmam, aslında çok hassas ve zayıf bir insan olduğum anlamına gelmez mi zaten? Genel olarak toplumun gözünde benim dünyam cılız, zayıf bir dünyadır. Mukavvadan yapılmış gibi, biraz kuvvetli rüzgar esse, savrulup gidiverecekmiş gibi...


     - Sonny Rollins - SonnyMoon For Two


     - Suga Shikao - Ringo Juice


     - "Benimle sohbet etmek pek ilginç değildir."
     "Daha önce biri böyle mi söyledi yoksa sana? Seninle sohbet etmek hiç ilginç değil diye?"
     Mari başını sallıyor. "Hayır, öyle bir şey olmadı."
     "O halde endişelenecek bir şey de yok."
     "Karanlık bir kişiliğim olduğu söylendi ama" diyor Mari dürüstçe, "birkaç kez..."


     - Burada da yeni bir gün başlamakta. Diğer günlerden farksız bir gün olabilir bu ya da pek çok anlamda hafızalarda iz bırakacak bir gün de olabilir. Ancak hangisi olursa olsun, şu an için yeni gün, herkes için, henüz üzerine hiçbir şey yazılmamış beyaz bir sayfa.

30 Temmuz 2017 Pazar

Mercier İle Camier * Samuel Beckett

   


     - Yola koyulmamız için illa kırbaçlamaları mı lazım bizi? dedi Mercier.


     - Homeros - İlyada


     - Çocuklar zina döküntüleridir, derdim onlara.


     - Tanrı’ya ne yaptık biz? dedi Mercier
Reddettik onu, dedi Camier.
Onun bu kadar kinci olduğuna inandıramazsın beni, dedi Mercier.


     - Her şey boş inanış, bazı günler, bazı birleşmeler hariç.


     - Yan yana bile olsak, dedi Mercier, şimdiki gibi kol kola, el ele, bacaklar tek ses, her an öylesine çok şey olup biter ki, kocaman bir kitap, senin ve benim kitabım, içeremez onca şeyi. Bu nedenle hiçbir şeyin olup bitmediğini, hiçbir şeyin yapılamayacağı ve hiçbir şeyin söylenemeyeceğini duyumsuyoruz mutlulukla. Çünkü insan sonunda itfaiyecinin hortumundan susuzluğunu gidermekten ve kendisine kalan birkaç mumun havanın ısısında birbiri ardından eridiğini görmekten yorulur. O zaman kendini sonsuza değin karanlık ve susuzluğa adar. Daha az yıpratıcıdır böylesi.


     - İşte böyle. Neler geçtiğini az çok kavramak biraz zaman alıyor. Tek özür bu, kuşkusuz en iyisi de. Burada, ciddi ciddi, insanı yeniden yaşamaya, yeniden kalkmaya, giyinip kuşanmaya (çok önemli bu), beslenmeye, dışkılamaya, soyunmaya, yatmaya ve art arda sıralaması can sıkacak, evet, fazlasıyla can sıkacak şeyleri yapmaya iten yeterli bir kışkırtıcılık var. Bu koşullarda ilginizi yitirmek tehlikesi yok. Belleğinizi belli bir düzeye gelene, bir hâzineye dönüşene kadar geliştirir, kendi yeraltınızda (mumsuz) dolaşır, birçok yere yeniden döner, eski gürültüleri anımsarsınız, (çok önemli bu), sonunda hepsini ezberleyene kadar, kafanızı, burnunuzu, kulaklarınızı ve öteki parçalarınızı hangi kalıntılara sunacağınızı bilemeyene kadar sürer bu; hepsi de son derece güzel kokar. Hangi eski şarkıyı dinlesek. Ah güzelim mezarötesi! Bunların hepsi başınıza gelebilir! Bu şeyler! Bu serüvenler! Bunca şeyden yakanızı sıyırdığınızı sanırsınız, sonra güzel bir gün, bam! tam gözünüzün içine. Ya da götünüze, ya da taşaklarınıza, ya da amınıza; hedefler eksik değil, özellikle de belin aşağısında. Bir de cesetlerin sıkıldığını söylerler. Yorucudur bu, kuşkusuz, insanın tüm zamanını alır, ruhu yumuşatmak için vakit kalmamıştır, ama her şeye sahip olamayız. Beden paramparçadır, us iyice duyarlılaşmıştır ve yaşamın asal ilkesi (masumluk günlerindeki gibi), midemizdedir, evet, bu bir gerçektir, sonsuzluk için zaman kalmamıştır. Ama dağıtması pek güç bir sıkıntı da vardır, geceyi beklemek öğüt getirecektir, çünkü her gece bu niteliği taşımaz. Aylarca sürebilir bu, ikisi arası bir şeydir, pişmanlıkların uzun, sıkıcı, tatsız bir karmaşasıdır, ölüdür ve ölmeyen şeylerle gömülmüştür, binlerce kez yaşadım bunu, eski şaka artık eğlendirmez olmuştur, gülümsenemez gülümseme binlerce kez gülümsenmiştir. Sondur, sonun öncesidir ve yatıştırıcılar tükenmiştir. Neyse ki sürmez sonsuza kadar, genelde birkaç ay, birkaç yıl sürer yalnızca, kimi sıcak ülkelerde ani sonlara bile rastlanmıştır. Sonra, zorunlu değildir kesintisizlik, dinlencelerde biçimsel kısıtlamalara gidilmemiştir, hayır, bazıları sürdükleri kadar, geçerli olduklarınca, berbat bir duruma düşmedikçe, gerçek bir yaşam yanılsaması bile verebilir. Sonra güzel renkler de vardır, solgun yeşiller ve sarılar, belirsizlik içinde kalalım, renkler daha da soluklaşır, ama bu, sizi daha bir çarpmak içindir, hiç sönmeyecekler mi, evet, sönecekler. Ya sonrası? Hepsi bu olacak, teşekkürler. Hesap.


     - Biri doğacak, dedi Watt, biri doğdu bizden, hiçbir şeye sahip olmadığı için sahip olduğu hiçbir şeyin kendisine bırakılması dışında hiçbir şey arzulamayacak olan biri.

Godot'yu Beklerken * Samuel Beckett

     


     Godot'yu Beklerken, ilk olarak Fransızca ve daha sonra İngilizce olarak iki farklı dilde yazılmıştır. Bu postta yazılan; Kabalcı Yayınları'ndan çıkan; Tuncay Birkan'ın çevirisi; İngilizce yazılmış olan kitabın çevirisidir. Daha önce Ferit Edgü tarafından çevirilen Fransızca olarak yazılan kitabın çevirisiydi.

     Neydi bu Godot, kimdi bu yokluğuyla toplumun, tarihin, zamanın ve mekanın kıyısındaki o iki avareyi, hiçliğin eşiğinde oyalayan, neyi temsil ediyordu?
     Herkes bir yanıt buluyordu;
     Negatif Teologun yorumu: Godot Tanrı'dır (God ex absentra ).
     Hümanistin yorumu: Umuttur, Sevgidir.
     Varoluşçunun yorumu: Gelecektir ya da ölümdür.
     İyimser Toplumcunun yorumu: Daha-iyi-bir-toplum-düzenidir.
     Filologun yorumu: Bir Balzac kişisidir.
     Politikacının yorumu: De Gaulle'dür.
     Egzantirik yaşam öykücünün yorumu: Joyce'dur.
     Robbe-Grillet'nin yorumu: Oyunda Vladimir ile Estragon'un bekledikleri ve gelmeyen kişidir.


     Godot'yu Beklerken tiyatro oyunu olarak; Fransa'da Roger Blin'den sonra ülkemizde ilk kez; 1954'te Muhsin Ertuğrul tarafından oynanmıştır.


     Estragon: Yapacak hiçbir şey yok.
     Vladimir: Bu düşünceye inanmaya başlıyorum. Bütün hayatım boyunca bunu kendimden uzak tutmaya çalıştım; Vladimir diyordum kendi kendime, aklını başına topla; henüz her şeyi denemedin. Sonra da mücadeleyi kaldığı yerden sürdürdüm.


     Vladimir: Zaten bir sen acı çekersin. Beni umursayan kim? Bendeki tasa sende olsaydı görürdüm ben seni.
     Estragon: Ne olursa olsun önünü iliklemen lazım.
     Vladimir: Doğru. Hayatta küçük şeyleri boş vermemeli insan.
     Estragon: Ne umuyorsun ki, hep son ana kadar beklersin.
     Vladimir: Son an…ertelenen umut bilmem neyi hasta eder, kim demişti bunu?
     Bazen sonum geliyor sanıyorum. İşte o zaman bir hoş oluyorum. Nasıl desem? Rahatlıyorum aynı anda da...korkuyorum, KOR-KU-YO-RUM. Gülünç.Yapacak hiç bir şey yok.


     Vladimir: Havuç nasıl?
     Estragon: Havuç işte.
     Vladimir:  Çok iyi, çok iyi. Neydi öğrenmek istediğin?
     Estragon: Unuttum. Canımı sıkan da bu. Bu havucu hiç unutmayacağım. Hah tamam. Şimdi hatırladım.
     Vladimir: Eee?
     Estragon: Bağlı değil miyiz?
     Vladimir: Söylediklerinin bir kelimesini bile duymuyorum.
     Estragon: Bağlı olup olmadığımızı soruyorum.
     Vladimir: Bağlı mı?
     Estragon: Bağlı.
     Vladimir: Nasıl bağlı, yani?
     Estragon: Ayaklarımızdan.
     Vladimir: Ama kime? Kimin tarafından?
     Estragon: Şu senin adama.
     Vladimir: Godot'ya mı? Godot'ya bağlı ha! Ne düşünce! Ne alakası var? Şimdilik.
     Estragon: Adı Godot muydu?
     Vladimir: Sanırım öyle.
     Estragon: Şuna bak! Tuhaf, yedikçe tatsızlaşıyor.
     Vladimir: Bende tam tersi oluyor.
     Estragon: Yani?
     Vladimir: Zamanla pisliğe alışırım.
     Estragon: Tersi bu mu yani?
     Vladimir: Huy sorunu.
     Estragon: Karakter.
     Vladimir: Ne yapsan boş.
     Estragon: Çabalamak faydasız.
     Vladimir: İnsan neyse odur.
     Estragon: Kıvranıp durmak faydasız.
     Vladimir: Temel olan değişmez.


     Estragon: Mutsuzum.
     Vladimir: Sahi mi? Ne zamandan beri?
     Estragon: Unutmuşum.
     Vladimir: Bellek ne oyunlar oynuyor bak insana!


     Vladimir: Mutsuz musun? Duyuyor musun beni?
     Çocuk: Evet Efendim.
     Vladimir: Eee?
     Çocuk: Bilmiyorum Efendim.
     Vladimir: Demek mutsuz olup olmadığını bilmiyorsun?
     Çocuk: Hayır Efendim.
     Vladimir: Desene senin halin de benimki kadar kötü.


     Estragon: Bir dakika! Bazen kendi başımıza, yalnız kalsak bizim için daha iyi olmaz mıydı diye düşünüyorum. Aynı yolun yolcusu değiliz.
     Vladimir: Belli olmaz.
     Estragon: Yo, hiçbir şey belli değil ki.
     Vladimir: Bu daha iyi olur dersen, hala ayrılabiliriz.
     Estragon: Artık değmez.
     Vladimir: Evet, artık değmez.


     Estragon: Dokunma bana!
     Vladimir: Gitmemi mi istiyorsun? Gogo! Dövdüler mi seni? Gogo! Geceyi nerede geçirdin?
     Estragon: Dokunma bana! Soru sorma! Konuşma! Yanımdan ayrılma!
     Vladimir: Seni hiç bıraktım mı ki?
     Estragon: Gitmeme izin verdin.


     Vladimir: Bir buseydin, içten içe mutlu olurdun.
     Estragon: Neye mutlu olacakmışım?
     Vladimir: Yine benimle birlikte olduğuna.
     Estragon: Öyle mi dersin?
     Vladimir: Doğru olmasa da öyle söyle.
     Estragon: Ne söyleyecektim?
     Vladimir: "Mutluyum" de.
     Estragon: Mutluyum.
     Vladimir: Ben de.
     Estragon: Ben de.
     Vladimir: Mutluyuz.
     Estragon: Mutluyuz. Eee, şimdi ne yapıyoruz mademki mutluyuz?
     Vladimir: Godot'yu bekliyoruz. Dünden beri çok şey değişti.



     Vladimir: Hiçbir olayı, hiçbir ortamı hatırlamıyor musun?
     Estragon: Eziyet etme bana, Didi.
     Vladimir: Güneş, Ay. Hatırlamıyor musun?
     Estragon: Her zaman ki gibi yerindeydiler herhalde.
     Vladimir: Olağandışı hiçbir şey çarpmadı mı gözüne?
     Estragon: Maalesef!
     Vladimir: Çizmelerin nerede?
     Estragon: Attım galiba.
     Vladimir: Ne zaman?
     Estragon: Bilmiyorum.
     Vladimir: Neden?
     Estragon: Neden bilmediğimi bilmiyorum!
     Vladimir: Yo, neden attığını soruyorum.
     Estragon: Çünkü ayağımı vuruyordu!
     Vladimir: İşte ordalar! Dün bıraktığın yerde!


     Estragon: 
Bunlar benim değil.
     Vladimir: Senin değil mi?
     Estragon: Benimkiler siyahtı. Bunlar kahverengi.
     Vladimir: Seninkilerin siyah olduğundan emin misin?
     Estragon: Yani gri gibiydiler.
     Vladimir: Bunlar da kahverengi ha. Göster bakayım.
     Estragon: Yani yeşilimtrak.
     Vladimir: Göster. Aa bu kadarı da...
     Estragon: Anlıyorsun ya, bütün bunlar lanet...
     Vladimir: A, anlıyorum. Evet, neler olduğunu anlıyorum.
     Estragon: Bütün bunlar lanet...
     Vladimir: Hep böyle olur. Biri gelip seninkini alır, sana da bunu bırakır.
     Estragon: Niye?
     Vladimir: Onunkiler ayağını sıkınca seninkileri almıştır.
     Estragon: Ama benimkiler de sıkıydı.
     Vladimir: Senin için. Onun için değil.


       Vladimir: Boş konuşmalarla zamanımızı harcamayalım! Fırsat varken bir şeyler yapalım! Her gün birilerinin bize ihtiyacı olmuyor. Aslında özellikle bize ihtiyaç duymuyorlar. Başkaları da daha iyi olmasa bile, aynı derecede bizim yaptığımızı yapabilirlerdi. Kulaklarımızda çınlayan şu yardım çığlıkları bütün insanlığa yöneltilmiş! Ama burada, zamanın bu anında, istesek de istemesek de bütün insanlık biziz. Çok geç olmadan bundan yararlanalım! Zalimce bir alın yazısının bize layık gördüğü iğrenç, güruhu hakkıyla temsil edelim! Ne dersin? Kollarımızı kavuşturup yardım etmenin iyi ve kötü yanlarını hesaplarken cinsimize kötülük etmediğimiz doğru. Kaplan hiç düşünmeden hemcinsinin yardımına koşar ya da çalılıkların kuytularına siner. Ama sorun bu değil. Sorun burada ne yaptığımız. Ve cevabı bildiğimiz için de mutluyuz. Evet, bu uçsuz bucaksız karmaşada kesin olan tek bir şey var. Godot'nun gelmesini bekliyoruz.


     Vladimir: Bütün bildiğim, bu koşullar altında, saatlerin uzun olduğu ve bizi- nasıl söylesem- alışkanlık haline gelene kadar, akla uygun görünen hareketlerle, kendileriyle oyalanmaya zorladıkları. Bunun aklımızın batağa saplanmasını engellemek için olduğunu söyleyebilirsin şüphesiz. Ama o zaten korkunç derinlikleri hiç bitmeyen gece içinde uzun süredir dolanmıyor mu? Arada bir merak ettiğim bu. Düşünmemi izleyebiliyor musun?
     Estragon: Hepimiz deli doğuyoruz. Bazıları böyle kalıyor.


     Pozzo: Kahrolası zamanınızla bana yaptığınız eziyet yetmedi mi? İğrenç bir şey bu! Ne zamanmış! Ne zaman! Bir gün yetmiyor mu bu size, bir gün dilsiz oldu, bir gün ben kör oldum, bir gün sağır olacağız, bir gün doğduk, bir gün öleceğiz, aynı gün, aynı an, yetmiyor mu bu size?


     Vladimir: Başkaları acı çekerken ben uyuyor muydum? Şu an uyuyor muyum? Yarın uyandığımda, ya da uyandığımı sandığımda bugün hakkında ne diyeceğim? Dostum Estragon'la, burada gece çökene değin Godot'yu beklediğimi mi? Pozzo'nun hamalıyla beraber gelip gittiğini mi, bizimle konuştuğunu mu? Muhtemelen. Ama bütün bunların içinde sahici olan ne olacak? Hiçbir şeyden haberi olmayacak. Bana yediği tekmeleri anlatacak, ben de ona bir havuç vereceğim. Mezarın üstünde, zor bir doğum. Mezar-kazıcı oyalanarak, çukurun dibine aletlerini yerleştirir. Yaşlanacak zamanımız var. Hava çığlıklarımızla dolu. Ama alışkanlık büyük bir uyuşturucu. Bana da biri bakıyor, benim hakkımda da biri, uyuyor, hiçbir şeyden haberi yok, bırakın uyusun diyor. Devam edemeyeceğim! Ne demiştim?


     Estragon: Ben böyle devam edemeyeceğim.
     Vladimir: Demek böyle düşünüyorsun.
     Estragon: Ayrılalım mı? Bizim için daha iyi olabilir.
     Vladimir: Yarın kendimizi asacağız. Tabi Godot gelmezse.
     Estragon: Peki ya gelirse?
     Vladimir: Kurtuluruz.





10 Haziran 2017 Cumartesi

Aforizmalar * Franz Kafka - Altıkırkbeş Yayınları

                                                             


     Bir çok yayın evinden Franz Kafka Aforizmalar'ı okudum fakat Altıkırkbeş yayınları; çevirisi en kötü olanıydı, anlatılması gereken esas anlamı verememişler. Kitap iki ayrı bölümden oluşuyor, ilk bölüm "Günah, ıstırap, umut ve doğru yol üzerine" ve "O - 1920 günlüğünden aforizmalar" Kitaptan alıntılara gelirsek;

      Günah, ıstırap, umut ve doğru yol üzerine
     - Düz bir yolda yürüyor olsaydın, tüm ilerleme isteğine rağmen hala gerisin geriye gitseydin, o zaman bu çaresiz bir durum olurdu; ama sen dik, senin de aşağıdan gördüğün gibi dik bir yamacı tırmandığına göre, adımlarının geriye doğru kayması bulunduğun yerin durumundan ileri gelebilir, o zaman da umutsuzluğa kapılmana gerek yoktur.


     - "Sein" sözcüğü Almanca'da iki anlama gelir: "var olmak" ve "onun olmak"


     
- Evden çıkıp gitmen gereksiz. Masa başında kal ve bana kulak ver. Kulak vermesen de olur, sadece bekle. Beklemesen de olur, tamamen sessiz ve yalnız ol. Dünya maskesini düşüresin diye, kendini sana sunacaktır; başka bir şey gelmez elinden, cazibeye kapılmış, ayaklarının dibinde kıvranıp duracaktır.


     "O" (1920 günlüğünden aforizmalar)
     - Ansızın kendini kıyıdaki çimenlikte -tabloda kıyılar pek belirgin değildi ve her taraf kayıklarla doluydu-ayaktayken düşündü. Şenliği seyrediyordu; gerçekte bir şenlik değildi, ama yine de şenlik denilebilirdi. Doğal olarak içinde şenliğe katılmak için büyük bir arzu duyuyordu, hatta bunu deniyordu da, ama şenliğin dışında kaldığını kabullenmeye zorluyordu onu içindeki bir şey, oraya uygun olması imkansızdı onun için; bunun için öylesine büyük bir hazırlık gerekirdi ki, sadece bu pazar değil, ama uzun yılların, hatta ömrünün geçmesi gerekirdi; ve hatta zaman dursa, yine de başka bir sonucu elde etmesi imkânsız olurdu; tüm soyunun, yetişme tarzının, bedensel gelişiminin başka türlü olması gerekirdi.
     Yani gezintiye çıkmış bu insanlardan öylesine uzaklaştırılmıştı ki, ama bütün bunlara rağmen yine de çok yakındı onlara; bu da anlaşılması çok daha zor bir şeydi. Onlar da, her şeyden önce, onun gibi insandı, insani olan hiçbir şey büsbütün yabancı olamazdı onlara; dolayısıyla iyice kurcalandı mı, ona hükmeden ve onu ırmaktaki şenliğin dışında bırakan duygunun kayıktakilerin içinde de yaşadığı, ama kuşkusuz onlara hükmetmekten çok uzakta olup varlıklarının çok karanlık köşelerinde hayaletler gibi gezindiği saptanabilirdi.        Dünyada korku, acı ve yalnızlığın varlığını algılayabiliyor, ama bunları da yüzeye sürtünüp geçerlermiş gibi bulanık, genel duygular olarak anlayabiliyor. Bütün öbür duyguları yok sayıyor; bizim duygu olarak nitelendirdiklerimizi o salt kuruntu, peri masalı, ve anılarımızın ve bilgilerimizin yansıması olarak görüyor. Başka türlü nasıl olabilirdi ki, diye düşünüyor, çünkü duygularımız, bırakalım olayların karşılarına çıkmayı, onlara asla yetişemiyorlar bile. Akıl almaz bir hızla kuşlar gibi gelip geçen olaylardan önce ya da sonra yaşıyoruz duyguları; onlar düşsü kurgulardırlar ve sadece bizimle sınırlıdırlar. Gece yarısının ıssızlığında yaşıyoruz, gündoğumunu ve günbatımını doğuya ve batıya dönerek hissediyoruz.
     Zayıf dayanma gücü, belirsiz yetişme tarzı ve bekârlık, inançsızı yaratır, ama her zaman değil; inançsızlıklarını saklamak için birçok inançsız evlenir, en azından ideal anlamda bir inançlı olur çıkar.(2 Şubat)


     
- Çizdiğin tablo içkarartıcı, ama yalnız temel yanılgıyı ortaya koyan çözümleme açısından. Bu o kadar böyle ki, insan kalkar, gerisin geriye düşer, tekrar kalkar, ve bu böylece sürüp gider, ama aynı zamanda -ve çok daha büyük bir gerçeklikle- bu tamamıyle başka türlü,çünkü insan Bir'dir, yani devinimde dinginlik, dinginlikte devinim vardır, ve bu ikisi ayrı ayrı insan teklerinde bir araya gelir, ve bu böylece sürüp gider, ta ki, gerçek yaşama varana kadar. Benim çizdiğim bu tablo da senin ki kadar yanlış, hatta belki de seninkinden daha aldatıcı. Gerçek şu ki, buranın dışında bizi yaşama götürecek bir yol yoktur, oysa bizi yaşamdan buraya getiren bir yolun olması gerekiyor. Görüyor musunuz, nasıl da yitirmişiz yolumuzu. (19 Şubat)


     
- Susamıştır, ve onu pınardan sadece bir çalılık ayırmaktadır. Ama iki parçaya bölünmüştür o: bir parçası bütün manzarayı görüyor, orada dikildiğini ve pınarın hemen yanıbaşında olduğunu görüyor; ama ikinci parçası hiçbir şeyin farkında değil, olsa olsa ilk parçasının her şeyi gördüğünü sezinliyor sadece. Hiçbir şeyin farkında olmadığı için de pınardan su içemiyor. (29 Şubat)

Taşrada Düğün Hazırlıkları, Richard ve Samuel, Kafka ve Porno * Franz Kafka - Altıkırkbeş Yayınları

   

     Taşrada Düğün Hazırlıkları; Kafka'nın yazdığı ilk eserlerden biridir.



     - Başkaları kıymet bilmez değildir belki, bitkinliğimden durumu tam değerlendiremiyor da olabilirim.


     Richard ve Samuel, Franz Kafka  ve Max Brod'un ortaklaşa yazdıkları bir roman girişimidir. Samuel ve Richard'ın sadece ilk bölümü tamamlandı, romanın devamı yazılmadı.


     - Robert Walser - Yardımcı


     - Gottfried  Keller - Yeşil Heinrich


     Kafka ve Pornografi 


     - James Hawes - Hayatınızı Mahvetmeden Önce Neden Kafka Okumalısınız


     - Alfred Kubin - Diğer Taraf


     - Reiner Stach - Karar Yılları ve Kavrama Yılları olmak üzeri 2 ciltten oluşan Kafka biyografi eseri vardır.


     - Michael Löwy - Franz Kafka - Boyun Eğmeyen Hayalperest

6 Haziran 2017 Salı

Sarmaşık * Şebnem İşigüzel

   


     - Bu benim hayatım. Hiçbir hatıradan kaçış yoktur. Görmemek için gözleri kapamaya benzemez unutmak.


     - Robert Musil - Niteliksiz Adam


     - Dostoyevski - Karamazov Kardeşler


     - Gençlik körlüğümüzdür, yaşlılık ise uyanışımız. Ruhumuzun gözü açılmıştır ama ne fayda? Tutmayan eller, sızlayan eklemler, kıvrılmayan bacaklar, görmeyen gözlerle uyanışımız ne fayda... Eşsiz ve değerli anları titrek bir el hafızada ayıklar. Bütün gençliğimi, bu eşsiz anlarla donatmak vardı ya, der o titrek el, bu keder verici işi yerine getirirken. Boş versenize siz! Hayatta en berbat şey romantizmdir. Romantizm insanın yaşama gücünü azaltır.


     - Sarmaşık gibidir insan, kime dolanacağı hiç belli olmaz/Sarmaşık gibidir hayat, nereden geçip nereye tırmanacağı hiç belli olmaz.


     - Yaratıcılık, yalnızlara mahsus bir şeydi.


     - Bana ait hiçbir şey yoktu. Hissettiğim ve beni derinden yaralayan şey de buydu.


     - Tesadüfler hayatın atomlarıdır, Oleg.


     - İşi büyük vaktinin çoğunu alıyordu. Özel hayatını merak ettiyseniz, çok uzun sürmeyen, hiçbirinde âşık olmadığı, geçici olduğunu söyleyebileceğimiz ilişkiler yaşıyordu.


     - En zoru, kalplerimizin restorasyonu.


     - Hayatımızın hazinesi işte budur: Geleceğe dair habersizliğimiz. Yarın başınıza ne geleceğinden haberiniz var mı? Başınıza gelecek olan şey, iyi de olsa kötü de olsa, bilin ki bu sizin hazinenizdir.


     - "Lambalarının değerini bilecekler," dedi. "Dolayısıyla mutlulukları ve huzurlarının da.”


     - Kendi evinde hiçbir şeyin ruhu yoktu. Bir evin ve bir insanın ruhunu kaybetmesi kadar kötü ne olabilirdi?


     - “Beni izlemekten, bir sapık, hasta bir ruh gibi haz duydun. Masallardaki, romanlardaki gibi bir aşk yarattın kafanda. Kolayca geçiştirilebilecek bir gençlik aşkıyken, beni saplantıya dönüştürdün."
     "Sevmek anlaşılır bir şeydir. Ama aşk anlaşılır değildir. Üstelik herkes sevebilir. Ama aşk seçilmişlere verilir."
     "Tanrı katında mı?"
     "Tanrı sensin, Tanrı benim. Hâlâ sonsuz bir yaratıcının varlığına inanıyor musun?"
     "Tanrı'nın canı cehenneme!”


     - "Öldürmek istediğimizde, korkunç hayaller kurduğumuzda, bütün pis işleri tereyağından kıl çeker gibi yaptığımızda bil ki kendi kendimizin şeytanıyız."
     Hayal bunu tekrarlıyor ve "Doğru söylüyorsun," diyordu. "Kendi kendimizin şeytanıyız. Ne kadar doğru.”


     - Ben yaratmadan delirdim. Kimyam delirmeye müsaitmiş söylediklerine bakılırsa. Ben bir şey yapmadım. Hatta deliliğe itaat ettim, beni azad etsin diye. Sonra karşımdakileri, karşımdaki dünyayı daha iyi görmeye başladım. Hiçbir şeyi bozmadan içine girebildiğim bir dünya, beni deli olarak gördükleri dünya. Oysa, girişteki lambanın ampulünü, çevresini saran yüzyıllık örümcek yuvasını bozmadan değiştirebiliyorum. Ellerim, ruhum deli kabul edildiğim bu dünyaya hükmetmemi sağlıyor.


     - “Hah! Babam çok esprili ve tatlı bir adam olduğunuzu söylemişti."
     "Küstahlık genlerimde yok. Ne yazık ki küstah ve terbiyesiz olabilmeyi çok isterdim. Ama elimde değil. Neyse, artık öyle bir arkadaşım da var."
     "Ne iyi."
     İyi olan ne, boktan çocuk! Yıllardır, kendimi bildim bileli, o küstah adamı içimde gizliyorum.


     - Bugünse onun sesini duymak istiyorum. Bütün renkler değiştirilebileceği gibi duygular da değiştirilebilir. Hayır, bunu Starov ya da Picasso söylememişti. Ben söyledim. Aşkın bana verdiği güçle, bizzat kendim, şimdi.


     - Şaşkın şaşkın yüzüme bakıyor: "Felsefeyi sevmem."
     "Ah, bir prensesten felsefeyi sevmesini bekleyen kim? Bunu da söylüyorum: "Bir prensesten felsefeyi sevmesi beklenemez."
     Birdenbire fahişe olduğu aklına gelmiş olmalı ki, "Ben zaten sadece erkekleri severim," diyor.



     - “Aşk konusunda sizin bir fikriniz var mı?"
     "Aşk konusundaki fikrim, Tanrı konusundaki fikrimle aynıdır: Biz Tanrı'nın sadece ne olmadığını biliriz.”


          - Öldürmek istediğimizde, korkunç hayaller kurduğumuzda, bütün pis işleri tereyağından kıl çeker gibi yaptığımızda, bil ki kendi kendimizin şeytanıyız.


     - Yaratan insanlar kendilerini kapatırlar. Sonra dostlar, düşmanlar yaratırlar. Her şeyi yaratır ve yarattıkları dünyada delirirler.


     - Baş edemediğim şey, özgürlüğüm. Ona sahip olabilmek için gerekli muziplik, edepsizlik yok bende. Bu yüzden mi delirdim?


     - “Deliliğinin farkında," diyordu doktoru. "Kapı açılmadan ötesini görebilmek, bu yüzden kapıyı açmaktan vazgeçmek gibi bir şey bu.”


     - Tanrı ceza vermez, Tanrı ödüllendirmez. Bunu, delirtecekleri çocuklar için yardım toplayan rahibelere de söyle. Kutularına para at ve fısılda onlara bunu.


     - Yıllardır bir çember gibi dönüp duran hayatının iki gündür rastlantılarla kırıldığından da, bunun kendisine nelere malolacağından da haberi yok. Evet, benim şuursuz, iyi kalpli, şaşkın kahramanım size her şeyi aktaracak kadar gözünü açabildi nihayet.
     Uyanmakta zorluk çekerim. Oldum olası böyledir bu. Kafamın içinde birisi konuşur durur. Ama emin olun, bu ben değilimdir. İç ses denilen şeyle filan da alâkası yoktur bunun. Gurum, meleğim, yazıcım o menem bir şey belki de.


     - Binlerce yıl uzayda dolaşıp, iki gün önce dünyaya düşmüş gibiydim. Su iken buz, buz iken su ve buhar olmuş gibiydim. Bugüne kadar sadece rüyalarda düzeni değişen hayatım, şimdi bana gözleri açık rüyalar gördürüyordu. Ne muazzam bir duygu! Birazdan dilimi ısırıp nefesimi tutarak izleyeceğim bir oyun başlayacaktı.


     - Evet, mucizemin bu kadar basit bir formülü var. Yine de benim yazarlık gücüm, bundan çok, sakat kafaları anlatmamdaki beceridir. Ben, iyi ve güzel görünenin ardındaki görünmeyen pisliği, kötücüllüğü ve irini yazarım.


     - Bütün yaratıcıların soğuk ve ruhsuz bir yanı var. Ben de böyle olabilir miyim acaba? Celine'in pencereden kendini attığını düşündüğüm o an, sanırım ben de hayata karşı böyle bir mesafe almıştım. Herkes gibi olmayan, yaratır.


     - Tesadüfler hayatın atomlarıdır, Oleg.
     Yakışıklı Oleg, bu rastlantıdan haberdar olsa ona böyle fısıldayabilirdik. Ama o, sıcak çay bardağını avuçlamış, düşünüyor: Her şeyin nasıl geçip sonlanacağını, nasıl bir hayat süreceğini düşünüyor. Sezgileri, hisleri bir türlü devreye girmiyor. Sadece aşk aklına geliyor. Kendisini yüceltecek, her şeyi unutturacak tek şey aşk olabilir mi?


     - Ben bu kadar eksantrik değilim. Büyüttüğünüz gibi bir insan değilim. Sıradan, kendi halinde bir adamım ben. Konuşmamızın başından bu yana size, 'Burada ne işiniz var?' demek geliyor içimden.


     - Ruhumu yaralayan ilk şeyi bulmalıyım.


     - Sanırım en acıklısı buydu: Sizden korkuyoruz. Biz akıllılar, delilerden korkarız. "Gösterir misiniz bana, sizin aklınız nerede?" demek istedim onlara. Her akşam aynı saatlerde yediğiniz yemeklere mi ekiyorsunuz aklınızı? Yoksa birbirinizi gözetmeniz, kollamanız, herkes gibi olmanız mı akıllılık? Akıl nedir? Varsa sizde mi bulunur?


     - Dostoyevski - Suç ve Ceza


     - Vladimir Nabokov 


     - Ada ya da Arzu - Vladimir Nabokov


     - “Bugün için yazılmış."
     "Bunu, kısmet bugüneymiş anlamında mı söylediniz?"
     "Evet, ben çocukluğumdan beri, Tanrı katında hepimizin adına yazılmış bir kitabın olduğunu düşünürüm. O kitapta, bugünün sayfasında, sizinle karşılıklı oturup konuşmak varmış."
     "Bir tür kader anlamında."
     "Evet. Ama artık onların bir kitap değil, birer opera olduğunu düşünüyorum."
     "Hepimizin Tanrı katında bir operası var ve Tanrı da bize bunları çalıyor. Hoş fikir doğrusu. Opera iyi fikir! Yukarıda Tanrı'nın bir orkestrası olabilir ve hepimiz için ayrı ayrı çalabilir. Yani şu an ikimiz arasında geçen diyalogu yukarıda bir tenor ile bir soprano okuyor olabilirler öyle mi?


     - Paniğe kapılmama ne gerek var? Kendimi kontrol edebiliyorum. Üstelik daçaya yerleşince iyileşeceğim. İyileşmesem bile ya, Ludmilla’nın kollarında delirerek öleceğim ya da delirdiğimi anladığım an intihar edeceğim. Kalbimin bir köşesinden Tanrı'yla konuşuyorum: "Bildim mi?" diyorum ona, "Bildim mi, böyle mi öleceğim?”


     - Diğer dallar arasından ayrılan ve ağacın karanlık, görünmeyen yönüne doğru arsızca yol alan sarmaşık dalı biz olabilir miyiz? Görünenin, görünmeyen yüzüne meraklı bir yolculuk.


     - "Bir günde iki defa Tanrı'nın huzuruna çıkmak ne kadar doğru sence?" diye sordum ona. Ludmilla bir rahibe, dindar bir kadın gibi cevap verdi: "Hepimiz, her zaman Tanrı'nın huzurundayız. Dualar, sadece ondan söz istediğimiz zamanlardır."
     Demek parlak çizmeleri, pullu bikinisiyle de Tanrı'nın huzurundaydı. Grup arkadaşı kızlarla dudak dudağa öpüşürken ve sahnenin ortasında düzülür gibi kıvranırken de. O zaman Tanrı bizi her halimizle seviyor olmalıydı.
     "Tanrım," diyorum, "Tanrım, beni bu halimle seviyor musun?”


     - Milan Kundera - L'ignorance (Bilmemek)


     - "Herkesi hak ettiği kadar severim."
     “Bravo, büyük laf! Asıl yazar sen olmalıymışsın."
     "Olmadığım ne malum."
     "Öyle mi, ne yazıyorsun?"
     "Tesadüflerle değişen hayatımı. Hayatımın sonunu."
     "Anlatacak kadar ilginç mi hayatının sonu?”


     - Iris Murdoch


     - Bu dünyanın sıradan kadını, kendi yarattığı dünyanın kraliçesi.


     - Masallardaki gibi. Çünkü aşk gerçeküstü bir şeydir. Mantıki hiçbir tarafı yoktur. Kanser gibi bilinmeyen bir şey. İçimizde çoğalan kötücül hücreler. Aşkın bu kötücül hücrelerden farkı yoktur. Aşkın sana yararı yoktur. Büyülenme, etkilenme, yanılsama. Bütün bunları başına musallat eden şey; teslimiyet. Eğer bir gün âşık olursan ruhunu teslim ettiğini düşün, Oleg. Ama inandığın Tanrı’ya değil, şeytana.


     - "Bir cenazeye gidiyorum. Sen de gelmez misin?"      Gülüyor. Ama birdenbire gözleri doluyor. Tuhaf teklifimi kabul ediyor. Teklifim, doğurduğu için günlerdir evinden çıkamayan bu mutsuz kadına hiç de garip gelmiyor.
     Sizin gibi garip karşılamıyor, anlayacağınız. Tanrı istese cehenneme bile gidebilir. Her şeye gönüllü.


     - Şimdi sadece gitmek istiyor. Elinde, içi elma dolu çirkin bir poşetle, gideceği yer bir cenaze olsa bile gitmek istiyor. Gitmek, kaçmak. Şimdilik geri döneceğini bile bile. Ama bu bir deneme. Belki diğerinde temelli gidecek, arkasına bakmadan kaçacak.


     - Bu kızın bu kadar sessiz olması, hiç soru sormaması ne güzel. Delirmenin, eşiğinde. Uyku gibidir delilik. Çemberinden geçen, uyku hali gibi yüze yerleşen, uyku gibi aniden bastıracak olan deliliği yüzlerden okur.


     - “Tesadüfler hayatın atomlarıdır, Bay Arnolfini!
     Bütün dünyayı yöneten tesadüflerdir. Ayı, güneşi, gezegenleri yerinde tutan, bizi çarpıştıran, yeni hayatlar kurmamızı sağlayan tesadüflerdir.”


     - Tek istediğim, kozama tekrar girmek ve hayatımı kuşatan bu karışıklardan kendimi kurtarmaktı.


     - Neredeyse şarkı söyler gibi mırıldanacağım:
     "Cehennemin kapısında bekleşen zebaniler
     Mezarımı derin kazın!”


     - Bazen en büyük acılar, dertler küçücük bir kıvılcımla alev alır ve patlar.


     - Sergey Rahmaninov


     - Şans bana gülerse yüzümü değiştireceğim.


     - Bir anlamı yok ağlamasının. Belki sadece, hayatının geri kalanındaki belirsizlik için ağlıyor.


     - Ben çok mühim bir işle uğraştığımdan hiçbir şeye bakamıyorum. Dünya bensiz dönüp duruyor gibi, anlıyor musun?


     - Tesadüf çarkı dönmeye başladı ve ona bir başka şeyi daha hatırlattı: Leonardo da Vinci'nin notalarla oluşturduğu bilmeceleri. Konservatuarın ilk yıllarında öğrenmişti: " L'amo re mi fa sol la za re," yani, aşk beni eğlendirir.
     Tersten yazılmış bir başka bilmece daha: "Pero se la Fortuna mi fa felice tal viso asponer o", ama şans bana gülerse yüzümü değiştireceğim.


     - Amcası Cornelius ona resimdeki gibi bir kadın isteyip istemediğini sormuş. O da, yaşayıp acı çekerek, akıl ruh kazanmış birini tercih edeceğini söylemiş.


     - Senin yolculuğun tamamlandı. Bu dünyada, benim yanımdan başka gidecek bir yerin ve kaderin yok.


     - Geçmişin başarılarını yemek vasat insanların işidir.


     - Zafer senin, intikam benim olsun!


     - Dünya bana tekinsiz geldi mi erkenden yatarım. Goethe gibi "mutad çarem" derim buna. Üç gündür kendime bu tedaviyi uyguluyorum.


     - Rainer Maria Rilke


     - Stendhal - Kırmızı ve Siyah


     - Fernando Botero


     - Quizas, Quizas, Quizas


     - Herkesi görmezden gelerek yaratabilirsin sadece.


     - Ölmüş bir kadın, hiçbir iftirayı çürütemez.

17 Mayıs 2017 Çarşamba

Sana Gül Bahçesi Vadetmedim * Joanne Greenberg



     - "Gel, otur. Hazır olana kadar hiçbir şeyden vazgeçmek zorunda değilsin. Böyle bir şeye hazır olduğunda da, kaybettiklerinin yerine koyabileceğin bir şeyler de olacak."


     - "Öyleyse, belki de, şey mutsuz olduğu doğru." dedi Jacob Deborah'ı düşünerek.
     "Hasta," dedi Esther.
     Jacob, "Mutsuz," diye bağırıp odadan çıktı. Birkaç dakika sonra odaya dönüp "Sadece mutsuz!" dedi.


     - Başka çocuklarla oynamadığını fark ettim. Sürekli evde oturup kendini gizliyordu. Durmadan bir şeyler atıştırıyor ve şişmanlıyordu. Her şey öylesine yavaş gelişmişti ki, o güne kadar durumu anlayamamıştım pek. Ve -ve hiç uyumuyordu.


     - "Bir keresinde, kendine korkunç işkenceler yapan bir hastam olmuştu. Ona neden böyle şeyler yaptığını sorduğum zaman, 'Bunları bana dünya yapmasın diye' karşılığını vermişti. Sonra, 'Dünyanın neler yapacağını görmek için biraz beklesenize,' demiştim. O da, 'Anlamıyor musunuz? Eninde sonunda oluyor bunlar, bu şekilde hiç olmazsa kendi yıkımımı kendim yönetiyorum,' diye yanıt vermişti."
     "Bu hasta... iyileşti mi?"
     "Evet iyileşti. Sonra da Naziler gelip onu Dachau kampına götürdüler ve orada öldü."


     
- "Hiçbiri benden özür dilemedi; biri bile. Ne öyle duygusuzca içime girdikleri için, ne bütün o sancıları çekmeme ve bundan utanç duymama neden oldukları için, ne de benimle alay edercesine bu kadar uzun bir süre ve bu kadar aptalca yalanlar söyledikleri için. Bu yaptıkları için onları bağışlamamı hiçbir zaman istemediler benden, ben de onları hiçbir zaman bağışlamadım."
     "Nasıl yaptın bunu?"
     "O tümörü hiçbir zaman içimden çıkarmadım ben. Hala yerinde, hala içimi kemiriyor. Gözle görülmüyor, o kadar."


     
- İnsan mahkum olacaksa, güzel olmalı, yoksa dram yalnızca bir komedi olur.


     - "İsteyerek yapmadım bunu - benim özümün etkisi altında kaldı. Yrece bir adı var bunun -benim oluşumum bu ve zehirli bir şey. Bir beyin zehiri."
     "Yıkıcı olan şey, söylediğin bir söz mü? Yaptığın ya da içinden dilediğin bir şey mi?"
     "Hayır, bir özelliğim bu benim, bir salgı, ter gibi bir şey. Benim, Deborah'lığımın oluşumu bu ve zehirli."

     Deborah ansızın, böylesine zehirli bir yaratık olduğu için şiddetli bir kendine acıma duygusuna kapıldı, kendi varlığının biçimini ve özündeki tehlikeli zehiri gitgide daha büyük boyutlar içinde betimlemeye başladı.


     - "Hala üşüyor musun?"
     "Evet, o yağmurlar yağmaya ve buzlu sisler çökmeye başladığından beri üşüyorum. Koğuşta kaloriferleri hiç yakmıyorlar."
     "Eh, dışarda -dünyada- Ağustos ayı. Gökyüzü açık ve güneş de kavuruyor. Korkuyorum, bu soğuk ve sis senin içinde."


     
- Gömülü bir yalanın iğrenç kokusunun nasıl suçlunun peşine düştüğünü, her şeyin içine sinip küf ve kokuşma yaratıncaya değin suçlunun soluduğu havayı kapladığını da iyi biliyordu.


     - Sıkıntılarım kanat çırparak elveda diyor nazikçe, iyi geceler... iyi geceler.


     - "Kıskançlık derler buna! En iyiler ve en zekiler her zaman kıskanılır. Hep dimdik yürü ve seni üzerlerse bunu onlara belli etme." demişti. Ardından, sanki nefreti esprisinin arasından onu gözetliyormuş gibi, "Göstereceksin onlara! Sen bana benziyorsun. Onların hepsi aptal, topu birden. Bir gün onlara göstereceksin!" diye eklemişti.


     - "Anılar biçim olarak değişmeyebilir, ama yıllar boyu önemlerinin vurgulanması onlara korkunç boyutlar kazandırabilir. Terk edilmenin yarattığı soğuğu, parmaklıkları ve yalnızlığı sık sık aklına getirirsen, her seferinde, içinin derinliklerinden, sana 'Görüyor musun? Gene de yaşam böyle işte,' diyecektir bu deneyim."
     Doktor görüşmenin bittiğini belirtmek için ayağa kalktı. "Bu kez epeyce iş başardık. Geçmişin hayaletlerinin bugün seni hala hangi konularda ele geçirmeye çalıştıklarını öğrenmiş olduk."


     
- Acı çek, dedi Deborah Yr'de toplanmış olan varlıklara: Yrece'de bir selamlaşma eğretilemesiydi bu. Yıldırımların ve yanıkların ileticisiyim ben. Bunlar benden doktora geçiyor, ondan da hemşireye doğru akıyor. Ben burada hep bakırdan bir tel oldum, oysa insanlar beni pirinçten sanıyorlardı!
     Anterrabae güldü. Aklını kullan, dedi bitimsiz, sonsuz, alevli düşüşü içinde kıvılcımlar saçarak. Bu odanın, bu koğuşun, bu hastanenin, hepsinin dışında bu hemşire, vardiyası bitince senin hiçbir zaman anlayamayacağın, hiçbir zaman tanıyamayacağın bir madde içinde gülecek, yürüyecek, soluyacak. Onların soluduğu hava, kanları, kemikleri, gece ve gündüzleri, seninkilerden farklı bir maddeden oluşuyorsa ölürler ya da delirirler.
     "Kuyu gibi bir şey mi olur?"
     Tastamam öyle.
     Deborah içindeki bu yıkma gücü karşısında kapıldığı dehşetle bir çığlık attı. Yere düştü ve hafifçe inledi. "Çok büyük bir güç, çok büyük bir zarar. Kimse böyle incinmesin -böyle olmasın! Böyle olmasın... böyle..."


     
- "Bak, dinle beni," dedi Furi. "Sana hiçbir zaman gül bahçesi vadetmedim ben. Hiçbir zaman kusursuz bir adalet vadetmedim..."
     "ve hiçbir zaman huzur ya da mutluluk da vadetmedim. Sana ancak bütün bunlarla savaşma özgürlüğüne kavuşmanda yardımcı olabilirim. Sana sunduğum tek gerçeklik savaşım. Ve sağlıklı olmak, gücünün yettiği kadarıyla, bu savaşımı kabul edip etmemekte özgür olmak demektir. Ben yalan şeyler vadetmem hiç. Kusursuz, güllük gülistanlık bir dünya masalı koca bir yalandır... üstelik böyle bir dünya çok can sıkıcı bir yer olur!"


     
- "Bütün bu şeyleri öğrenebiliyorsam..." dedi Deborah, "...okuyup öğrenebiliyorsam, neden hala her şey bu kadar karanlık?"


     
- Dante - İlahi Komedya


     - "Ah, ama isteyemem ki. Hiçbir şey isteyemem ben. Bunu bildiğini sanıyordum. Bir şey istemek zorunda kaldığımda, bana bir şeyler oluyor ve... şey kavga etmeye başlıyorum."


     
- Jane Eyre - Charlotte Brontë


     - "Tanrım, işkencelerini çok kurnazca yapıyorlar!"
     "İplerle bağlamalarını mı kastediyorsun?"
diye sordu Sylvia.
     "Umudu kastediyorum!"


     
- Ya sen, Kuş- kız dedi Lactamaeon, hafifçe gülümseyerek. Karanlık, ağrılar, şiddetli korkular, bilinç yitimleri ve gene de yüreğin atıyor ve nabzın hala seni nüfus sayımına dahil ediyor.


     - "Hey! Çok mu zordu --bu yüzden mi?"
     "Hayır! Zor olan bendim ve çok şey oldu,"
diye bağırarak yanıt verdi kapı.


     - "E nagua," dedi Deborah levhaya; resmi Yr dilinde "Seni çok seviyorum" anlamındaydı bu.


     - "Demek ki arkadaş olduğun bir insan --seni seven ya da sana yakınlık duyan herkes --senin tarafından olmasa bile, sana olan yakınlığı yüzünden yıkıma uğruyor."

     - "Gözlerimin önüne sivri tepeli beyaz bir bulut getiriyorsunuz..." dedi Deborah, "ama bulutun gerisinde, bir ateş kaynağı ve yıldırım-oku olan aynı Furi yerinde duruyor."


     
- Vazgeçmiş değilim; yalnızca yorgunum, o kadar.


     - Acı çek, Idat. Niye beyazlara büründün?
     Kefen ve gelinlik. Birbirinin aynı olan iki giysi. Dinle bak! Ölürken yaşamak; yaşarken ölmek; savaşırken teslim olmak ve teslim olurken savaşmak zorunda kalıyorsun, değil mi? Benim yolumda, bütün karşıtlıklar aynı anda verilir ve karşıt hedefler için aynı araç kullanılır.
     Seni yüzündeki peçeden tanıyorum, Idat, diye yanıtladı Deborah.
     İnsanlar karşı-ateşler yakarlar, bir yangını söndürmek için bir başka yangın çıkarırlar, demek istiyorum.
     Taşa da uygulanabilir mi bu?
     Benim yardımımla, evet, dedi Idat.


     - "Ee, aslında senin durumundaki her hastanın, o cehennemin" --acı ve tiz kahkahalarla sarsılmaya başladı-- "kişinin ancak dayanabileceği kadar sürdüğünü anlaması gerek. Bedensel bir acıya benzer bu -hih hih hih- önce çok şiddetlidir, sonra bitiverir!"

     - İçindeki sönmüş yanardağın yaptığı baskıyı hafifletmenin tek yolu karşı ateşler yakmak olmuştu artık Deborah için. Aynı yerleri tekrar tekrar yakmayı sürdürüyor, üst üste yanık tabakalar oluşturuyordu.


     - "İyi olmam gerekir," dedi Deborah biraz sert bir sesle. "İyi olmak için bütün gücümle uğraşmak zorunda kaldım."


     - "Ben zehirliyim ve bundan nefret ediyorum. Utanç ve onursuzluk içinde yıkılıp gideceğim ve bundan nefret ediyorum. Yaşamımdan ve ölümümden nefret ediyorum. Dünya benim doğrularıma yalnızca yalanlarla karşılık veriyor."


     - Dünya'da bile, aynı dili konuşan iki insan yok muydu hiç?


     - Bir duvarın otuz santim kadar yukarısına boydan boya "köpek uluması" için kullanılan ve yalnızlık anlamına gelen Uguru sözcüğünün enüstünlük derecesi yazılmıştı: UGURUSU. Sözcükler kurşunkalem ve kanla yazılmıştı, yer yer de kopuk bir düğmeyle çizilmişti.


     - "Recreat," dedi Deborah. "Recreat Xangoran, temr e xamgpramam. Naza e fango xangoranan. Inai dum, Ageai dum." ("Hatırla beni. Öfkeyle hatırla beni, daha acı bir öfkeyle kork benden. En acı öfkeyle yak -çıldırt dişlerimi. İşaret bakışı sona erdi. Oyun" -Ageai, işkence olarak eti dişle koparmak anlamındaydı -"bitti.")


     - Düşmanım, kötücül bela -kaynağı benliğim- ve şimdi onu denetleyebilecek tek bir şey bile yok...


     - Sen onlardan değilsin, dedi Sansür. Eski bir deyişti bu, belki de Yr'deki en eski deyişti.


     - "Korku... Sansür -yasak olanı yapmak... beni yok ediyor...ve..."
     "Ve ne?"
     "Sonra... hiç. Hiç-lik; Yr bile yok. Gürültülü, saçma sesler ve yalnızca Hiç. Hiç!"
     "Tanrıların bile dostluğu olmadan,"


     
- "Oyun oynamayı bırakın."
     "Oyun oynamam ben. İyice düşünüp dürüstçe yanıt vermeni istiyorum."
     "Artık düşünmek istemiyorum!" dedi Deborah, ansızın kapıldığı öfke yeli içinde sesini yükselterek. "Yorgunum, korkuyorum ve artık hiçbir şey umurumda değil. Karanlıkta çalış, soğukta çalış, hem de ne için!"
     "Seni bu lanet olası yerden çıkarabilmek için, ne için olacak!" Furi'nin sesi de Deborah'ınki kadar yüksekti."
     "Size artık hiçbir şey anlatmayacağım. Ne kadar pisliği açığa çıkarsam, daha o kadarı geride kalıyor. Artık beni terkedip arkadaşlarınızla gidebilir, ya da bir başka tez daha yazıp ününüze ün katabilirsiniz. Ben kendimi terkedemeyeceğime göre, savaşı terk ediyorum. ve hiç tasalanmayın -iyi ve uslu olacağım, duvarlara da hiçbir şey yazmayacağım."


     
- Birbirimizle geçinemedik, işte o kadar. Birbirimizden hoşlanmadık. Galiba birbirimize çok fazla benziyorduk...
     "Tevekkeli değil, bir araya geldiğinizde kıvılcımlar saçıyordunuz!"
     "Bu Blau vakasında gerçekten herhangi bir gelişme var mı sence? O olduğu kanısındaymış gibi görünüyor."
Royson hafifçe dönüp eliyle Dr. Fried'i işaret etti."Ama..."
     "Ben hiçbir gelişme görmüyorum, ama bunu ancak o bilebilir."


     
- "Acıma yalnızca kuramsal bir şeydir, Quentin," dedi Deborah. "Asıl acıtan şey, kendinden başka herkesin yaşamını yönlendiren güçlerce tekmelenip dışlanmak, yıllarca deli olarak yaşamak, kimseye bir şeyi anlatıp kendine inandıramamak. Ne zaman kuramsal bir tümör sancısıyla iki büklüm olsam, neden böyle bir sanı olamayacağını anlatacak bir profesör mutlaka çıkar. Ve nezaket gereği, farklı bir deneyime dayanan bir iki iğne yaparlar."


     - "Bir gün, acır belki."


     
- Şey... insan benim gibi hantal ve her şeyi yüzüne gözüne bulaştıran biriyse, kendisi gibi olmayan insanları gözünde çok büyütüyor. Benim... Benim... geldiğim yerde, böyle insanlara atumai derdik. Bu insanlar, tökezlemelerine yol açacak aşırı tek bir adım bile atmazlar; paket bağladıkları ip hiçbir zaman bir santim bile kısa gelmez. Trafik ışıkları her zaman onlarla uyumludur. Acı, yatağa uzanıp acı çekmeye hazır oldukları zaman ortaya çıkar, şaka da onları güldürmesi uygun olduğu zaman. İşte dün, sadece bir süre için bu atumai'yi yaşama gereksinmesi duydum.


     - Pek fazla acı çekmiyormuş gibi görünüyorlar, çünkü pek fazla şey hissetmiyorlar. Bir hasta-hastalıktır bu.


     - Onun hastalık bulaştırmadan herhangi bir şeye dokunması olanaklı mıydı acaba? Zehirlemeden sevmesi, zarar vermekten tanık olması olanaklı mıydı?


     - Sahanın karşı tarafında, ışıltılar saçarak yürüyen başka iki figür daha vardı. Bir zarafet ve masumiyet tablosu oluşturan incecik bir genç kız, yanında yürüyen bir delikanlıyla el ele tutuşmuştu. Genç çift ağır ağır yürüyerek sahanın çevresini dolaşıp Deborah'ın yanından geçti. Birkaç kez durup oynaştılar ya da bir şeyler konuşup kahkahalarla güldüler; delikanlı zaman zaman eğilip burnunu kızın ensesinde topladığı saçlara ya da yanağına sürüyordu.
     Deborah, tıpkı deli insanların yaptığı gibi, yüksek sesle kendi kendine konuştu. "Ben hiçbir zaman böyle bir şeyi yaşamayacağım," dedi. "Ne savaşarak, ne ders çalışarak, ne bir işte çalışarak, ne direnerek, böyle bir insanla birlikte yürüme ya da elinin sıcaklığını duyma mutluluğuna erişemeyeceğim."

     - Sizlerle birlikte şarkı söylerken, dikiş dikerken bütün umudumu tükettim. Yanı başınızda durduğum halde, benim kim olduğumu bile hatırlamıyorsunuz.


     - John Milton - Kayıp Cennet

14 Mayıs 2017 Pazar

Huzursuzluk * Zülfü Livaneli

   


     - "Şu küçücük dünyada herkes incitilmiş,
     isimsiz, herkes yanlış yerde." Fernando Pessoa - Huzursuzluğun Kitabı


     - Harese nedir bilir misin oğlum? Arapça eski bir kelimedir. Bildiğin o hırs, haris, ihtiras, muhteris sözleri buradan türemiştir. Harese şudur evladım: Develere çöl gemileri derler bilirsin, bu mübarek hayvan üç hafta yemeden içmeden, aç, susuz çölde yürür de yürür; o kadar dayanıklıdır yani. Ama bunların çölde çok sevdikleri bir diken vardır. Gördükleri yerde o dikeni koparır çiğnemeye başlarlar. Keskin diken devenin ağzında yaralar açar, o yaralardan kan akmaya başlar. Tuzlu kanın tadı dikeninkiyle karışınca bu, devenin daha çok hoşuna gider. Böylece yedikçe kanar, kanadıkça yer, bir türlü kendi kanına doyamaz ve engel olunmazsa kan kaybından ölür deve. Bunun adı haresedir. 


     - Asil insanların en neşeli zamanlarında bile bir hüzün vardır, daha düşük ruhlar ise en sefil zamanında bile neşelidir.


     - Eli, eli lama sabakhtani? Evet, yani dediğiniz gibi, Tanrım, Tanrım beni niye terk ettin?


     - Sevişirken iç içe geçen, solukları karışan, birbirine en yakın hale gelen insanların, sonradan bu kadar yabancılaşmasına, hatta can yakmaya çalışmasına hep hayret etmişimdir. Önce en büyük haz, sonra en büyük can yakma, ne tuhaf.


     - Bir yer var
     İyiliğin ve kötülüğün ötesinde
     Seninle orada buluşacağız.


     - Ayrıca, bütün bunlar olurken bu kadar dinin tanrısı ne yapıyordu diye sordum kendime ve cevabı buldum. Tanrı o sırada dinleniyordu çünkü yedinci gündü, altı günde evreni yaratmıştı ve yedinci gün dinlenmeye çekilmişti. Herhalde bu yüzden çığlıkları duymamıştı.


     - Kadınla erkeği birbirine çeken, feromon mu, koku mu, ten uyuşması mı, kişilik mi, tavır mı, davranış mı, ses mi, gülüş mü, bakış mı, boy bos mu, ruh güzelliği mi, kafa denkliği mi her neyse, hiçbiri yoktu bunların. Belki de bir hikayeye vurulmuştum; hiç insan bir hikayeye vurulur mu? Oluyormuş demek ki diyordum kendi kendime.


     - Orada bekle pastane, diyorum, henüz gelmese de yar, umudum var!
     Bir pazar geleceğini adım gibi biliyorum...

23 Ocak 2017 Pazartesi

Sevme Sanatı * Erich Fromm



   
     - "Hiçbirşey bilmeyen hiçbir şeyi sevmez.
     Hiçbir şeyden anlamayan insan değersizdir.
     Oysa anlayan biri,
hem sever, hem fark eder, hem de görür.
     Bir şeyde ne kadar çok bilgi varsa,
o kadar büyük sevgi vardır...
     Bütün meyveların çileklerle
aynı zamanda olgunlaştığını zanneden biri,
üzümleri hiç tanımıyor demektir." Paracelsus

     - Dış dünyadan tümüyle izole olmanın yarattığı ürküntü, ancak dış dünyadan iyice uzaklaşarak aşılabilir; öyle ki, sonunda yalnızlık duygusu tümüyle yok olur -çünkü insanın kopmuş olduğu dış dünya da yok olmuştur.

     - Ortak yaşamın aksine, olgun sevgi insanın kendi bütünlüğünü ve bireyselliğini koruduğu bir birleşmedir. Sevgi insanda aktif bir güçtür; insanı çevresindeki insanlardan ayıran, duvarları yıkan bir güç, insanı diğer insanlarla birleştiren bir güçtür. Sevgi, insanın ayrılık ve yalnızlık duygusundan kurtulmasına yardım eder ve yine de kendisi olarak kalmasına, bütünlüğünü korumasına olanak tanır. Sevgide iki ayrı varlığın bir olması, yine de iki ayrı varlık olarak kalabilmeleri karşıtlığı vardır.

     - Spinoza - Etika (Kendime not)

     - Başka bir insana saygı duyabilmem için, kendi bağımsızlığıma ulaşmış olmam gerektiği çok açık. Eğer koltuk değneği olmadan ayakta durup yürüyebiliyorsam, bunun için başkasını kullanmama gerek yoktur. Saygının önşartı özgürlüktür. Eski bir fransız şarkısında şöyle denir: "I'amour est I'enfant de la liberte." Sevgi özgürlüğün çocuğudur, hiçbir zaman baskının değil.

     - "Gerçekten de sevgili, sevgilisi tarafından aranmadan, onu bulmaya çalışmaz.
     Sevgi şimşeği çaktıysa bu kalpte, bil ki, o kalp sevgiyle doludur.
     Eğer yüreğinde Tanrı sevgisi yeşeriyorsa, kuşkusuz Tanrı tarafından seviliyorsun demektir.
     Diğeri katılmadıkça, tek elden alkış sesi çıkmaz.
     Tanrısal bilgelik ve Tanrı buyruğu bizim birbirimizi sevmemizi sağlar.
     Bu yazgı nedeniyle evrenin her parçası eşiyle birleşmiştir.
     Bilgelerin gözünde gökyüzü erkek, toprak ise kadındır:
     Gökten düşenleri toprak alır, büyütür.
     Toprak ısıya gereksinim duyunca, gökyüzü ısıtır onu; tazeliği ve nemini yitirince de, gökyüzü ona yeniden tazelik ve nem verir.
     Gökyüzü, eşine yiyecek bulmaya giden bir erkek gibi davranır;
     Ve toprak kendini azimle ev işlerine verir: Doğuma yardım eder, doğurduğunu besler.
     Bak işte toprak da gök de akıl ile donatılmıştır, çünkü onlar akıllı varlıkların yaptıklarını yaparlar.
     Biri diğerini beğenmiyor olsaydı, o zaman böyle sevgililer gibi birbirlerine düşkün olabilirler miydi?
     Toprak olmasaydı çiçekler ve ağaçlar nasıl büyürdü? O zaman gökyüzünün suyu ve sıcaklığı onsuz neye yarardı.
     Tanrı nasıl erkekle kadına birleşerek evreni sürdürme isteğini yerleştirdiyse, aynı biçimde dünyanın her parçasına dünyanın öteki parçasını arama isteğini de yerleştirmiştir.
     Dıştan bakıldığında gece ve gündüz düşman gibidirler; oysa ikisi de aynı amaca hizmet eder: Birlikte meydana getirdikleri eseri tamamlamak için sevgiyle bağlıdırlar birbirlerine.
     Gece olmasa, insanoğlu hiçbir birikim sağlayamaz, bu yüzden de gündüz harcayacak bir şeyi olmazdı." Mevlana

     - Hafifliğin kökeninde ağırlık vardır;
     Sükunet coşkunun efendisidir.

     - Söylediklerimi anlamak da
     Yerine getirmek de çok kolaydır.
     Ama tüm dünyada
     Kimsenin bunları anlamaya
     Yerine getirmeye, gücü yok.

     - Aldous Huxley - Cesur Yeni Dünya (Kendime not)

     - Vereceğim bu örnekle, daha önce ele aldığımız anne ya da baba merkezli kişiliklere bir kez daha değineceğiz. Günümüzde sık sık rastlanan bu hasta sevgi türünde söz konusu olan, duygusal gelişimi sırasında anneye çocukça bir bağlılıkla takılıp kalan erkeklerdir. Bu erkekler sanki daha anne memesinden kesilmemiş bebeklerdir. Kendilerini hala bir çocuk gibi hissederler; annenin koruyuculuğuna, anne sevgisine, sıcaklığına, bakımına ve hayranlığına ihtiyaçları vardır; bir annenin koşulsuz sevgisini, sadece annelerinin çocuğu oldukları için gösterilen sevgiyi ararlar. Bu tür erkekler bir kadının kendilerini sevmesini istediklerinde oldukça şefkatli ve sevimli olabilirler, amaçlarına ulaştıktan sonra da bu tutumlarını sürdürebilirler. Ama o kadınla olan ilişkileri (aslında bütün diğer insanlarla da olduğu gibi) yüzeyseldir ve sorumluluk duygusu içermez. Amaçları sevilmektir, sevmek değil. Bu tür erkekler genelde kendini beğenmiştir ve kafaları az ya da çok gizli, muhteşem düşüncelerle doludur. Doğru kadına rastladıklarında, kendilerini güvende ve herkesten üstün hissederler. O zaman sevgi dolu ve cazip olabilirler; onlara sık sık kanılmasının nedeni de budur. Ama bir süre sonra kadın onların olağanüstü beklentilerini karşılayamaz duruma gelince, çatışmalar ve keyifsizlikler başlar. Eğer kadın bu tür erkeğe hayranlığını göstermez, kendi doğrultusunda yaşamak, sevilmek ve korunmak isterse ve sıra dışı durumlarda erkeğin diğer kadınlarla yaşadığı aşk ilişkilerini bağışlamaya yanaşmazsa (hatta bu ilişkilere karşı hayranlık dolu bir ilgi duymazsa), erkek çok derinden kırılır ve düş kırıklığına uğrar, bu duygusunu çoğu zaman kadının kendisini sevmediği, bencil ve küstah olduğu biçiminde açıklar. Sevgi dolu bir annenin güzel çocuğuna gösterdiği davranışlara uymayan her şey, kadının sevgisizliği olarak yorumlanır. Bu tür erkekler çekici davranışlarını ve beğenilme isteklerini genelde gerçek sevgi ile karıştırırlar ve kendilerine bu nedenle haksız davranıldığını sanırlar. Kendilerinin olağanüstü bir sevgili olduğunu düşünüp, sevgililerinin nankörlüğünden acı acı yakınırlar.

     - Çok ender olmayan ve çoğu zaman "büyük aşk" diye yaşanan sözde sevgi türlerinden biri de taparcasına sevmektir. Eğer kişi kendi güçlerinin yaratıcı bir biçimde gelişmesi sonucu doğan bir kimlik ve benlik duygusuna sahip olacak düzeye ulaşmamışsa, sevdiği insanı "putlaştırma" eğiliminde olur. Bu insan kendi güçlerine yabancılaşmıştır ve bu güçleri sevdiği insana aktarır, sevdiği insana tüm sevgilerin, ışığın, mutluluğun doruğu summun bonum olarak tapar. Bu süreçte kendi gücüyle ilgili duygularından kendisini yoksun bırakır, sevdiğinde kendini bulacağına onda kendini kaybeder. Zaman içinde hiç kimse, kendisine tapan kişinin beklentilerini karşılayamayacağından, düş kırıklığı kaçınılmaz bir şey olur ve avuntu için yeni bir idol aranır, bu zaman zaman bitmek bilmeyen kısır döngü olarak sürüp gider.  Bu sevginin en belirgin özelliği yoğun olması ve aniden doğmasıdır. Taparcasına sevgi genelde büyük aşk diye tanımlanır. Bu tanım yoğun ve derin bir sevgiyi anlatırken, gerçekte taparcasına seven kişinin açlığını ve umutsuzluğunu belirtir. İki kişinin karşılıklı birbirlerini taparcasına sevmesinin az rastlanan bir olay olmadığını söylemek gereksiz sanırım. Sıra dışı durumlarda bu bazen folie a deux, iki kişilik bir çılgınlık olarak ortaya çıkar.

     - Romantik sevginin başka bir yönü de sevginin o anki durumunun değerlendirilememesidir. Bazen bir çift, geçip gitmiş olan sevgilerinin anılarıyla çok derinden duygulanır, oysa o sıralar, o günler henüz mazi değilken, birbirleri için sevgi duymamış ya da gelecekteki sevgileriyle mutluluk düşleri kurmuşlardır. Birçok nişanlı ya da yeni evli çift gelecekteki mutluluğun düşünü kurarken, içinde bulundukları o anda birbirlerinden bıkmaya başlamışlardır bile. Bu eğilim, çağdaş insanın belirgin özelliği olan genel tutuma çok uygundur. Günümüz insanı ya geçmişte ya da gelecekte yaşar, ama gününü yaşayamaz. Hüzne kapılıp çocukluğunu annesini anımsar ya da gelecekle ilgili mutluluk planları yapar. Sevgi, ister başkalarının kurgulanmış maceralarını paylaşarak ikinci elden olsun, ister o an değerlendirilmeyip geçmişe döndürülerek ya da geleceğe ertelenerek yaşansın bu soyutlaştırılmış, aslından uzaklaştırılmış sevgi biçimi, gerçekliğin acılarını, bireyin yalnızlık ve kopmuşluk duygularını hafifleten bir uyuşturucu madde yerine geçer.

     - Gerçekten de bir şeye konsantre olabilmek demek, bu da sevmeyi öğrenmenin bir ön koşuludur. Başka birisine kendi ayaklarımın üzerinde duramadığım için bağlanıyorsam, karşımdaki insan bir cankurtaran olabilir belki, ama aramızdaki ilişkiye sevgi diyemeyiz. Çelişik gibi algılansa da, yalnız kalabilme yeteneği sevebilme yeteneğinin tek koşuludur.

     - Eklenmesi gereken bir şey de insanın sadece boş konuşmalardan değil, kötü arkadaşlıklardan da kaçınması gerektiğidir. Kötü arkadaş derken yalnız, ahlaksız ve kötü insanları kastetmiyorum; onlardan kesinlikle kaçınmak gerekir, çünkü onlar çevrelerinde zehirli ve bunaltıcı bir ortam yaratırlar. Ben bedenleri yaşadığı halde içleri, ruhları ölmüş insanlar topluluğundan söz ediyorum. Onlar düşünceleri ve arkadaşlıkları boş olan, konuşmak yerine gevezelik eden, düşünmek yerine basmakalıp fikirleri kullanan insanlardır. Elbette bu tip kişilerin arkadaşlığından kaçınmak her zaman mümkün olmayabilir, ama bu gerekli de olmaz. Onları bekledikleri biçimde kalıplaşmış ve boş sözlerle yanıtlamaz, bunun yerine açık yüreklilikle ve insanca davranırsanız, genelde bu kişilerin beklemedikleri bir şeyin verdiği şaşkınlığın etkisiyle davranışlarını değiştirdiklerini görürsünüz.

     - Konsantre olmak o anı yaşamaktır, burada ve şimdi yaşamak, bir şeyi yaparken yapılacak sonraki şeyi düşünmemek demektir. Konsantre olmayı, herkesten çok birbirlerini seven kişilerin uygulaması gerekir, bu çok anlaşılır bir şey. Genelde olduğu gibi birbirlerinden kaçmak yerine, birbirlerine yakın olmayı öğrenmelidirler. Konsantre olmak başlangıçta güç olacak, insan bunu hiç başaramayacağını düşünecektir. Bunun için sabrın gerektiğini vurgulamak gerekmiyor. Eğer insan her şeyin bir zamnı olduğunu bilmez ve olayları zorlamak isterse, bir şeye konsantre olmayı tabii ki öğrenemeyecektir -sevme sanatında bile. Sabrın ne olduğunu anlamak için, yürümeyi öğrenen bir çocuğu izlemek yeterli olacaktır. Çocuk düşer ve düşmeye devam eder, ama yeniden dener, gittikçe daha iyi olur, sonunda bir gün artık hiç düşmeden yürür. Eğer yetişkinler de kendileri için önemli olan şeylerde çocuktaki bu sabır ve konsantrasyona sahip olsalardı, kim bilir neler başarabilirlerdi!

     - Bilgi aktarırken insanın gelişimi için en önemli bilgiyi veremiyoruz: Bu olgun, sevebilen bir insanın nasıl olması gerektiği ile ilgili bilgidir. Kültürümüzün daha önceki evrelerinde ya da Çin ve Hindistan'da en çok akıllı, kültürlü, bilgili kişilere değer verilirdi. Öğretmenin de görevi her şeyden önce bilgi aktarmak değil, aksine belli, insana özgü davranışları öğretmekti. Günümüz kapitalist toplumunda aynı şey Rusya'daki komünizm için de geçerlidir -örnek olarak sunulan, hayranlık uyandıran kişiler kesinlikle akıllı, kültürlü, bilgili insanlar değildir. Halkın dikkatini çeken, aslında sıradan insana kendisinde olmayan bir tatmin duygusu veren insanlardır.

     - Seviyorsam, sevdiğim insanla sürekli ve aktif bir biçimde ilgilenirim; ama sadece onunla değil. Çünkü tembellik edersem, her zaman duyarlı, uyanık ve etkin olmazsam, sevdiğim kimseyle faal bir ilişki kuramam. Sadece uyku, onaylanan bir eylemsizlik durumudur; uyanıkken tembelliğin yaşamımızda yeri olmamalıdır. Günümüzde birçok insan uyanıkken yarı uykuda, uyurken ya da uyumak isterken yarı uyanık olma durumunu yaşamaktadır. Tam anlamıyla uyanık olmak, sıkılmamak ve başkalarının canını sıkmamak durumudur -gerçekten de sıkılmamak ya da başkalarının sıkılmasına neden olmamak, sevmenin ana koşullarından biridir. İçten gelen tembelliği önlemek için, insan gün boyu, bir şeyi düşünürken veya hissederken hem gözleriyle hem kulaklarıyla etkin olmalıdır, bu ister duyarlı olup bir şeyleri algılama, isterse sadece zamanı öldürme biçiminde olsun, sevme sanatının öğrenilmesi için kaçınılmaz bir tutumdur. İnsanın, yaşamını sevgi alanında üretken, tüm öteki alanlarda üretken olmayacak biçimde düzenleyebileceğine  inanması büyük bir yanılgıdır. Üretkenlik böyle bir iş bölümüne izin vermez. Sevme yeteneği, ancak yaşamın diğer birçok alanında üretken ve etkin olmanın sonunda elde edilebilecek bir uyanık olma durumu ve canlılık gerektirir. Eğer insan diğer alanlarda üretken değilse, sevgide de üretken olamaz.