23 Ocak 2017 Pazartesi

Sevme Sanatı * Erich Fromm



   
     - "Hiçbirşey bilmeyen hiçbir şeyi sevmez.
     Hiçbir şeyden anlamayan insan değersizdir.
     Oysa anlayan biri,
hem sever, hem fark eder, hem de görür.
     Bir şeyde ne kadar çok bilgi varsa,
o kadar büyük sevgi vardır...
     Bütün meyveların çileklerle
aynı zamanda olgunlaştığını zanneden biri,
üzümleri hiç tanımıyor demektir." Paracelsus

     - Dış dünyadan tümüyle izole olmanın yarattığı ürküntü, ancak dış dünyadan iyice uzaklaşarak aşılabilir; öyle ki, sonunda yalnızlık duygusu tümüyle yok olur -çünkü insanın kopmuş olduğu dış dünya da yok olmuştur.

     - Ortak yaşamın aksine, olgun sevgi insanın kendi bütünlüğünü ve bireyselliğini koruduğu bir birleşmedir. Sevgi insanda aktif bir güçtür; insanı çevresindeki insanlardan ayıran, duvarları yıkan bir güç, insanı diğer insanlarla birleştiren bir güçtür. Sevgi, insanın ayrılık ve yalnızlık duygusundan kurtulmasına yardım eder ve yine de kendisi olarak kalmasına, bütünlüğünü korumasına olanak tanır. Sevgide iki ayrı varlığın bir olması, yine de iki ayrı varlık olarak kalabilmeleri karşıtlığı vardır.

     - Spinoza - Etika (Kendime not)

     - Başka bir insana saygı duyabilmem için, kendi bağımsızlığıma ulaşmış olmam gerektiği çok açık. Eğer koltuk değneği olmadan ayakta durup yürüyebiliyorsam, bunun için başkasını kullanmama gerek yoktur. Saygının önşartı özgürlüktür. Eski bir fransız şarkısında şöyle denir: "I'amour est I'enfant de la liberte." Sevgi özgürlüğün çocuğudur, hiçbir zaman baskının değil.

     - "Gerçekten de sevgili, sevgilisi tarafından aranmadan, onu bulmaya çalışmaz.
     Sevgi şimşeği çaktıysa bu kalpte, bil ki, o kalp sevgiyle doludur.
     Eğer yüreğinde Tanrı sevgisi yeşeriyorsa, kuşkusuz Tanrı tarafından seviliyorsun demektir.
     Diğeri katılmadıkça, tek elden alkış sesi çıkmaz.
     Tanrısal bilgelik ve Tanrı buyruğu bizim birbirimizi sevmemizi sağlar.
     Bu yazgı nedeniyle evrenin her parçası eşiyle birleşmiştir.
     Bilgelerin gözünde gökyüzü erkek, toprak ise kadındır:
     Gökten düşenleri toprak alır, büyütür.
     Toprak ısıya gereksinim duyunca, gökyüzü ısıtır onu; tazeliği ve nemini yitirince de, gökyüzü ona yeniden tazelik ve nem verir.
     Gökyüzü, eşine yiyecek bulmaya giden bir erkek gibi davranır;
     Ve toprak kendini azimle ev işlerine verir: Doğuma yardım eder, doğurduğunu besler.
     Bak işte toprak da gök de akıl ile donatılmıştır, çünkü onlar akıllı varlıkların yaptıklarını yaparlar.
     Biri diğerini beğenmiyor olsaydı, o zaman böyle sevgililer gibi birbirlerine düşkün olabilirler miydi?
     Toprak olmasaydı çiçekler ve ağaçlar nasıl büyürdü? O zaman gökyüzünün suyu ve sıcaklığı onsuz neye yarardı.
     Tanrı nasıl erkekle kadına birleşerek evreni sürdürme isteğini yerleştirdiyse, aynı biçimde dünyanın her parçasına dünyanın öteki parçasını arama isteğini de yerleştirmiştir.
     Dıştan bakıldığında gece ve gündüz düşman gibidirler; oysa ikisi de aynı amaca hizmet eder: Birlikte meydana getirdikleri eseri tamamlamak için sevgiyle bağlıdırlar birbirlerine.
     Gece olmasa, insanoğlu hiçbir birikim sağlayamaz, bu yüzden de gündüz harcayacak bir şeyi olmazdı." Mevlana

     - Hafifliğin kökeninde ağırlık vardır;
     Sükunet coşkunun efendisidir.

     - Söylediklerimi anlamak da
     Yerine getirmek de çok kolaydır.
     Ama tüm dünyada
     Kimsenin bunları anlamaya
     Yerine getirmeye, gücü yok.

     - Aldous Huxley - Cesur Yeni Dünya (Kendime not)

     - Vereceğim bu örnekle, daha önce ele aldığımız anne ya da baba merkezli kişiliklere bir kez daha değineceğiz. Günümüzde sık sık rastlanan bu hasta sevgi türünde söz konusu olan, duygusal gelişimi sırasında anneye çocukça bir bağlılıkla takılıp kalan erkeklerdir. Bu erkekler sanki daha anne memesinden kesilmemiş bebeklerdir. Kendilerini hala bir çocuk gibi hissederler; annenin koruyuculuğuna, anne sevgisine, sıcaklığına, bakımına ve hayranlığına ihtiyaçları vardır; bir annenin koşulsuz sevgisini, sadece annelerinin çocuğu oldukları için gösterilen sevgiyi ararlar. Bu tür erkekler bir kadının kendilerini sevmesini istediklerinde oldukça şefkatli ve sevimli olabilirler, amaçlarına ulaştıktan sonra da bu tutumlarını sürdürebilirler. Ama o kadınla olan ilişkileri (aslında bütün diğer insanlarla da olduğu gibi) yüzeyseldir ve sorumluluk duygusu içermez. Amaçları sevilmektir, sevmek değil. Bu tür erkekler genelde kendini beğenmiştir ve kafaları az ya da çok gizli, muhteşem düşüncelerle doludur. Doğru kadına rastladıklarında, kendilerini güvende ve herkesten üstün hissederler. O zaman sevgi dolu ve cazip olabilirler; onlara sık sık kanılmasının nedeni de budur. Ama bir süre sonra kadın onların olağanüstü beklentilerini karşılayamaz duruma gelince, çatışmalar ve keyifsizlikler başlar. Eğer kadın bu tür erkeğe hayranlığını göstermez, kendi doğrultusunda yaşamak, sevilmek ve korunmak isterse ve sıra dışı durumlarda erkeğin diğer kadınlarla yaşadığı aşk ilişkilerini bağışlamaya yanaşmazsa (hatta bu ilişkilere karşı hayranlık dolu bir ilgi duymazsa), erkek çok derinden kırılır ve düş kırıklığına uğrar, bu duygusunu çoğu zaman kadının kendisini sevmediği, bencil ve küstah olduğu biçiminde açıklar. Sevgi dolu bir annenin güzel çocuğuna gösterdiği davranışlara uymayan her şey, kadının sevgisizliği olarak yorumlanır. Bu tür erkekler çekici davranışlarını ve beğenilme isteklerini genelde gerçek sevgi ile karıştırırlar ve kendilerine bu nedenle haksız davranıldığını sanırlar. Kendilerinin olağanüstü bir sevgili olduğunu düşünüp, sevgililerinin nankörlüğünden acı acı yakınırlar.

     - Çok ender olmayan ve çoğu zaman "büyük aşk" diye yaşanan sözde sevgi türlerinden biri de taparcasına sevmektir. Eğer kişi kendi güçlerinin yaratıcı bir biçimde gelişmesi sonucu doğan bir kimlik ve benlik duygusuna sahip olacak düzeye ulaşmamışsa, sevdiği insanı "putlaştırma" eğiliminde olur. Bu insan kendi güçlerine yabancılaşmıştır ve bu güçleri sevdiği insana aktarır, sevdiği insana tüm sevgilerin, ışığın, mutluluğun doruğu summun bonum olarak tapar. Bu süreçte kendi gücüyle ilgili duygularından kendisini yoksun bırakır, sevdiğinde kendini bulacağına onda kendini kaybeder. Zaman içinde hiç kimse, kendisine tapan kişinin beklentilerini karşılayamayacağından, düş kırıklığı kaçınılmaz bir şey olur ve avuntu için yeni bir idol aranır, bu zaman zaman bitmek bilmeyen kısır döngü olarak sürüp gider.  Bu sevginin en belirgin özelliği yoğun olması ve aniden doğmasıdır. Taparcasına sevgi genelde büyük aşk diye tanımlanır. Bu tanım yoğun ve derin bir sevgiyi anlatırken, gerçekte taparcasına seven kişinin açlığını ve umutsuzluğunu belirtir. İki kişinin karşılıklı birbirlerini taparcasına sevmesinin az rastlanan bir olay olmadığını söylemek gereksiz sanırım. Sıra dışı durumlarda bu bazen folie a deux, iki kişilik bir çılgınlık olarak ortaya çıkar.

     - Romantik sevginin başka bir yönü de sevginin o anki durumunun değerlendirilememesidir. Bazen bir çift, geçip gitmiş olan sevgilerinin anılarıyla çok derinden duygulanır, oysa o sıralar, o günler henüz mazi değilken, birbirleri için sevgi duymamış ya da gelecekteki sevgileriyle mutluluk düşleri kurmuşlardır. Birçok nişanlı ya da yeni evli çift gelecekteki mutluluğun düşünü kurarken, içinde bulundukları o anda birbirlerinden bıkmaya başlamışlardır bile. Bu eğilim, çağdaş insanın belirgin özelliği olan genel tutuma çok uygundur. Günümüz insanı ya geçmişte ya da gelecekte yaşar, ama gününü yaşayamaz. Hüzne kapılıp çocukluğunu annesini anımsar ya da gelecekle ilgili mutluluk planları yapar. Sevgi, ister başkalarının kurgulanmış maceralarını paylaşarak ikinci elden olsun, ister o an değerlendirilmeyip geçmişe döndürülerek ya da geleceğe ertelenerek yaşansın bu soyutlaştırılmış, aslından uzaklaştırılmış sevgi biçimi, gerçekliğin acılarını, bireyin yalnızlık ve kopmuşluk duygularını hafifleten bir uyuşturucu madde yerine geçer.

     - Gerçekten de bir şeye konsantre olabilmek demek, bu da sevmeyi öğrenmenin bir ön koşuludur. Başka birisine kendi ayaklarımın üzerinde duramadığım için bağlanıyorsam, karşımdaki insan bir cankurtaran olabilir belki, ama aramızdaki ilişkiye sevgi diyemeyiz. Çelişik gibi algılansa da, yalnız kalabilme yeteneği sevebilme yeteneğinin tek koşuludur.

     - Eklenmesi gereken bir şey de insanın sadece boş konuşmalardan değil, kötü arkadaşlıklardan da kaçınması gerektiğidir. Kötü arkadaş derken yalnız, ahlaksız ve kötü insanları kastetmiyorum; onlardan kesinlikle kaçınmak gerekir, çünkü onlar çevrelerinde zehirli ve bunaltıcı bir ortam yaratırlar. Ben bedenleri yaşadığı halde içleri, ruhları ölmüş insanlar topluluğundan söz ediyorum. Onlar düşünceleri ve arkadaşlıkları boş olan, konuşmak yerine gevezelik eden, düşünmek yerine basmakalıp fikirleri kullanan insanlardır. Elbette bu tip kişilerin arkadaşlığından kaçınmak her zaman mümkün olmayabilir, ama bu gerekli de olmaz. Onları bekledikleri biçimde kalıplaşmış ve boş sözlerle yanıtlamaz, bunun yerine açık yüreklilikle ve insanca davranırsanız, genelde bu kişilerin beklemedikleri bir şeyin verdiği şaşkınlığın etkisiyle davranışlarını değiştirdiklerini görürsünüz.

     - Konsantre olmak o anı yaşamaktır, burada ve şimdi yaşamak, bir şeyi yaparken yapılacak sonraki şeyi düşünmemek demektir. Konsantre olmayı, herkesten çok birbirlerini seven kişilerin uygulaması gerekir, bu çok anlaşılır bir şey. Genelde olduğu gibi birbirlerinden kaçmak yerine, birbirlerine yakın olmayı öğrenmelidirler. Konsantre olmak başlangıçta güç olacak, insan bunu hiç başaramayacağını düşünecektir. Bunun için sabrın gerektiğini vurgulamak gerekmiyor. Eğer insan her şeyin bir zamnı olduğunu bilmez ve olayları zorlamak isterse, bir şeye konsantre olmayı tabii ki öğrenemeyecektir -sevme sanatında bile. Sabrın ne olduğunu anlamak için, yürümeyi öğrenen bir çocuğu izlemek yeterli olacaktır. Çocuk düşer ve düşmeye devam eder, ama yeniden dener, gittikçe daha iyi olur, sonunda bir gün artık hiç düşmeden yürür. Eğer yetişkinler de kendileri için önemli olan şeylerde çocuktaki bu sabır ve konsantrasyona sahip olsalardı, kim bilir neler başarabilirlerdi!

     - Bilgi aktarırken insanın gelişimi için en önemli bilgiyi veremiyoruz: Bu olgun, sevebilen bir insanın nasıl olması gerektiği ile ilgili bilgidir. Kültürümüzün daha önceki evrelerinde ya da Çin ve Hindistan'da en çok akıllı, kültürlü, bilgili kişilere değer verilirdi. Öğretmenin de görevi her şeyden önce bilgi aktarmak değil, aksine belli, insana özgü davranışları öğretmekti. Günümüz kapitalist toplumunda aynı şey Rusya'daki komünizm için de geçerlidir -örnek olarak sunulan, hayranlık uyandıran kişiler kesinlikle akıllı, kültürlü, bilgili insanlar değildir. Halkın dikkatini çeken, aslında sıradan insana kendisinde olmayan bir tatmin duygusu veren insanlardır.

     - Seviyorsam, sevdiğim insanla sürekli ve aktif bir biçimde ilgilenirim; ama sadece onunla değil. Çünkü tembellik edersem, her zaman duyarlı, uyanık ve etkin olmazsam, sevdiğim kimseyle faal bir ilişki kuramam. Sadece uyku, onaylanan bir eylemsizlik durumudur; uyanıkken tembelliğin yaşamımızda yeri olmamalıdır. Günümüzde birçok insan uyanıkken yarı uykuda, uyurken ya da uyumak isterken yarı uyanık olma durumunu yaşamaktadır. Tam anlamıyla uyanık olmak, sıkılmamak ve başkalarının canını sıkmamak durumudur -gerçekten de sıkılmamak ya da başkalarının sıkılmasına neden olmamak, sevmenin ana koşullarından biridir. İçten gelen tembelliği önlemek için, insan gün boyu, bir şeyi düşünürken veya hissederken hem gözleriyle hem kulaklarıyla etkin olmalıdır, bu ister duyarlı olup bir şeyleri algılama, isterse sadece zamanı öldürme biçiminde olsun, sevme sanatının öğrenilmesi için kaçınılmaz bir tutumdur. İnsanın, yaşamını sevgi alanında üretken, tüm öteki alanlarda üretken olmayacak biçimde düzenleyebileceğine  inanması büyük bir yanılgıdır. Üretkenlik böyle bir iş bölümüne izin vermez. Sevme yeteneği, ancak yaşamın diğer birçok alanında üretken ve etkin olmanın sonunda elde edilebilecek bir uyanık olma durumu ve canlılık gerektirir. Eğer insan diğer alanlarda üretken değilse, sevgide de üretken olamaz.

22 Ocak 2017 Pazar

Kalbin Yardımcı Fiilleri * Peter Esterhazy



     - Konuşmuyorum ama susmuyorum da; buna rağmen bu başka bir şey.

     - Dehşet duyuyorum, buna rağmen iyiyim: akıp giden zaman acı vermiyor.

     - Yalnız bende gereğinden fazla kişisellik var -nev'i şahsına münhasır "metin bozulması"yım.

     - İçimde acı yok, sadece yorgunluk, büyüyen sessizlik ve artan dehşet. Yarıklar; bunlara artık acı adını verebiliriz. Her zamanki gibi: kötü sorular karşısında susuyorum. Ne halde olduğumu tam dillendirmiyorum.

     - Üzgün değilim. Neşeli de değilim. Keyifsizim. Sadece acı kaldı; yine de. Hep aynı acı, hep aynı korku... ne azalıyor, ne çoğalıyor... böylece de ne kolaylaşıyor, ne zorlaşıyor.

     - Oğlum, ben bu ülkede korkuyorum. Belki başka ülkelerde de korkarım ama, ben şimdi tam burada korkuyorum. Çok değil, az. Güya korkunun ölçüsü olmazmış. Ama var; bu konuda bir şey de okudum. Zaten aslına bakarsan korkunun azlığı sonradan çıkar meydana: yani az olduğu. O zaman da buna sevinmek gülünç olur artık. Ama en azından korkunç.

     - Çünkü başımdan neler geçmekte olduğunu daima biliyordum. Eğer hiçbir şey geçmezse o da kabulümdü. Ama şimdi... Sanki kendi elimi bağlamışım... Önümdeki her şey kapanıveriyor, hani o akşam çiçekleri gibi, nevruzotu mudur nedir ve de özgür değilim, yazdığım istediğim değil elimden gelen, cümlenin izin verdiği. Örneğin bazen cümleyi geçmiş zaman haline getirsem ya da çoğul yapsam o da işe yarıyor. İnanılır gibi değil.

     - KAYIĞIN GÜVENİLİR OLDUĞUNU KİM GARANTİ EDİYOR?

     - "Sevgili Beatriz Elena, bu harikulade, sizin gözlerinizde ebediyet var, krallara özgü bu, siz her şeye kadir olacaksınız, göreceksiniz evladım, sizin hayatınız baştan başa sevinç dolu geçecek, şimdi henüz birçok şeyi bilmiyorsunuz, özgüveniniz bundan kaynaklanıyor, bunu da görüyorum ama olsun, siz Beatriz, yavrum, özgür, harika varlık... siz... siz evladım ışıldıyorsunuz! Ne kadar çekici ve cüretkar" ağlamaya başladı, "Ah Viterbo Küçükhanım, ne kadar isterdim, iki, hiç değilse iki hayatım olsaydı, o zaman birini size adayabilirdim, sizin olurdu, zira şimdi böyle değil, ben sizin değilim, siz de benim değilsiniz, tamam tamam, korkutmak istemiyorum, iki hayatımın birisiyle her zaman ve münhasıran sizin yanınızda olurdum... sizden öğrenirdim, hücrelerinizden öğrenirdim, gözlerinize, saçlarınıza bakardım... biliyorum, Viterbo Küçükhanım, sizin hayattan hiçbir beklentiniz olmadığını biliyorum, ben bekliyorum, sizi bekliyorum... ama siz beklemiyorsunuz... bağış istemez... çünkü siz küçükhanım, siz hayatın kendisisiniz!"

     - MEŞGUL OLDUM, ARADA HİKAYE DE BENİ SÜREKLİ MEŞGUL ETTİ. YAZI BAŞTAN SANDIĞIM GİBİ OLMADI, HAYATIMIN ARTIK KAPANMIŞ BİR DÖNEMİNİ ANIMSAMA DEĞİL, SÜREKLİ HATIRLAMA OLDU, MESAFELİ OLDUKLARINI SADECE İDDİA ETMEKLE KALAN CÜMLELER BİÇİMİNDE, ŞİMDİ BİLE HALA GECELERİ BAZEN SIÇRAYARAK UYANIYORUM, İÇİMDEN BİR ŞEY HAFİFCE DÜRTÜYOR UYANDIRMAK İÇİN, BEN İSE DUYDUĞUM DEHŞETTEN NEFESİMİ TUTARAK, HER BİR DAKİKA GEÇTİKÇE CANLI CANLI ÇÜRÜDÜĞÜMÜ DUYUMSUYORUM, KARANLIKTA HAVA ÖYLESİNE HAREKETSİZ, HER NESNE SANKİ DENGESİNİ VE SAĞLAM TEMELİNİ YİTİRMİŞ GİBİ. BİR SÜRE SALLANIYOR, ÇIT ÇIKARMADAN, SONRA AĞIRLIK NOKTASINI DA KAYBEDİYOR VE DEVRİLİYOR, ÜSTÜME YIKILIYOR, BOĞUYOR. BÖYLESİ KORKU FIRTINALARINDA İNSAN MIKNATIS OLUYOR ADETA, KOKUŞAN LEŞ GİBİ, VE SIRADAN GÜNLERİNDE, HİSLERİNİN ÖZGÜRCE OYNAŞTIĞI ZAMANLARDA OLDUĞUNDAN FARKLI HAREKET EDİYOR: KAYITSIZ NESNEL DEHŞET BASIYOR ÜSTÜNE İSTER İSTEMEZ.

     - İLHAMI DİZGİNLEMENİN, GİTTİĞİM YOLDA BİR AN DURAKLAMANIN ZAMANI GELDİ, İNSANIN BİR KADININ VAJİNASINA BAKARKEN YAPTIĞI GİBİ; ALINAN MESAFEYE GERİYE DOĞRU ŞÖYLE BİR BAKMAK YERİNDE OLUR, SONRA DİNLENMİŞ UZUVLARA FIRLAMAK VE ENGEBESİZ YOLA KOYULMAK.

     - ERKEKLER GİBİ YAŞAMAYA KARAR VERDİM, BAĞIMSIZ, SAĞLAM, RÜZGAR NASIL ESERSE AMA BUNA ÖZEL BİR ÖNEM ATFETMEDEN. HAYATIN BÜTÜN HEDİYELERİNİ, GÜZELLİKLERİNİ YA DA KÖTÜ ŞAKALARINI BUNLAR BENİM HAKKIMDIR DİYEREK KABUL EDECEĞİM. HAYATIMIN HANIMEFENDİSİ, BAŞROL OYUNCUSU, AKTRİSTİ OLACAĞIM, BUNA KARAR VERDİM.

     - Sonra zayıfladım, öylesine, eğlence olsun diye, çünkü hala birkaç kilo fazlalık vardı üstümde ama ben bunu seviyordum; biliyordum hoşlandıklarını, sevdiklerini, herhalde onun için. On gün boyunca saunalara girdim, jimnastik yaptım, günde beş altı katı yumurta yedim... Pantolonların üstümden düşmesinden büyük gurur duyuyordum.
     Ondan sonra birden fark ettim ki, örneğin tramvayda yeni güzelliğimi görsünler diye erkekleri cesaretlendiriyorum, yüzümü okşamaya korkmasınlar, tombul yanaklar kayboldu ama "kraliçe endamlı omuzlar" hala yerinde, hele sırtın biraz yağlanmış olmasından suçlu bir tavırla söz etmezsek, vesaire vesaire, içimden kendim için pazarlık edip durdum ve durmadan artırdım fiyatımı...

     - Yani ne diyeyim bilseydi onu sevdiğim zaman ne kadar çok sevdiğimi.

     - En çok yalnız uyuduğum için seviniyorum. Sert yatağıma tek başıma yatıyorum, elimi ensemin altına koyuyorum ve seni düşünüyorum evladım.

     - Bıkkın değil ama en ufak bir heyecan belirtisi de olmadan.

6 Ocak 2017 Cuma

Hayvan Çiftliği * George Orwell

     


     Merhaba,

     Bugün İzmir Adliye'de yaşanan patlama olayı yüzünden bu posta giriş bölümü yazasım bile yok; ama şunu söyleyebilirim ki bu kitap son günlerde yaşadığımız olaylara politik taşlama yapan bir kitap.

     Kitaptan altını çizdiğim yerlere gelirsek;

     - Kitapta ismi geçen yazarlar; Aldous Huxley, Jonathan Swift

     - "Tanrı bana sinekleri kovayım diye bir kuyruk vermiş; ama keşke sinekler de olmasaydı, kuyruğum da."


     - Soruların en ahmakçası ak kısrak Mollie'den gelmişti; Mollie'nin Snowball'a sorduğu ilk soru, "Ayaklanma'dan sonra da şeker bulabilecek miyiz?" olmuştu.
     Snowball, "Hayır," diye kestirip atmıştı. "Bu çiftlikte şeker meker üretemeyiz. Kaldı ki, şeker gerekmeyecek. Dilediğin kadar yulaf ve saman yiyebileceksin."
     Bu kez, "Peki, yeleme gene kurdele takabilecek miyim?" diye sormuştu Mollie.
     Snowball, "Bak, yoldaş," demişti. "Senin onsuz edemediğin kurdele, köleliğin simgesidir. Özgürlüğün kurdelelerden çok daha değerli olduğunu kafan almıyor mu?"


     - İçeride on ikisi de öfkeyle bağırıyor, on ikisi de birbirine benziyordu. Artık domuzların yüzlerine ne olduğu anlaşılmıştı. Dışarıdaki hayvanlar, bir domuzların yüzlerine, bir insanların yüzlerine bakıyor; ama onları birbirlerinden ayırt edemiyorlardı.

27 Aralık 2016 Salı

Satranç * Stefan Zweig


     Merhaba,

     Satranç, Stefan Zweig'ın okuduğum ikinci kitabı, daha önce Bilinmeyen Bir Kadının Mektubu isimli kitabını okumuştum. Zweig bu kitapta rastlantı sonucu eline geçirdiği bir kitapla satrancın inceliklerini öğrenerek bu oyunu bir tutkuya dönüştüren ve giderek bu tutkusu yüzünden beyin hummasına yakalanan Dr. B.nin öyküsünü anlatır. Stefan Zweig bu kitabı tamamladıktan birkaç ay sonra karısıyla birlikte intihar etmiştir. Yaşama veda etmeyi seçen Zweig'ın eseri, gerilimli kurgusu ve kahramanın ruhsal gelgitlerinin işlendiği dokusuyla, kısa ama her bakımdan etkileyici olağanüstü uzun bir öyküdür. Gelelim altını çizdiğim cümlelere;


     - Sabit fikirli, kafasını tek bir düşünceye takmış her türlü insan, yaşamım boyunca beni çekmiştir, çünkü bir insan kendini ne kadar sınırlarsa, öte yandan sonsuza o kadar yakın olur; işte böyle görünüşte dünyadan kopuk yaşayanlar, özel yapıları içinde karınca gibi, dünyanın tuhaf ve eşi benzeri olmayan bir maketini kurarlar.


     - İnsan sabahtan akşama kadar bir şey olmasını bekler ve hiçbir şey olmaz. Bekleyip durur insan. Hiçbir şey olmaz. İnsan bekler, bekler, bekler, şakakları zonklayana dek düşünür, düşünür, düşünür. Hiçbir şey olmaz. İnsan yalnız kalır. Yalnız. Yalnız.


     - Burada beni düşüncelerimden, kuruntularımdan, kafamda yaptığım hastalıklı tekrarlardan uzaklaştırabilecek hiçbir şey yoktu.


     - Ama bu kitapla cehennemime geri dönmek ne olağanüstü bir andı, en sonunda yalnızdım, ama hiç de yalnız sayılmazdım.


     - Goethe kitapları (kendime not)


     - Homeros kitapları (kendime not)


     - Değişiklik başarıyla uygulanmıştı.

24 Aralık 2016 Cumartesi

Bahara Kadar Bekle Bandini * John Fante





     Merhaba,

     Bahara kadar bekle Bandini John Fante'nin Toza Sor isimli kitabından sonra okuduğum ikinci kitabı oldu. Bu kitaptan da Toza Sor kadar keyif aldım, John Fante'yi okumaya devam edeceğim.  Altını çizdiğim cümlelere gelince;


     - O da üşütmüştü -ruhunu üşütmüştü. Oğlu Frederico burnunu çekmeye görsün, Maria hemen göğsünü viksle ovar, bütün gece uyumaz, sürekli Federico'nun hastalığından söz ederdi; ama Svevo Bandini tek başına acı çekerdi -bedenen değil; daha da kötü, ruhhen. İnsanın ruhunda çektiği acıdan daha büyük acı var mıydı dünyada? Maria ona yardımcı oluyor muydu? Bir kez olsun içinde bulundukları zor durumdan nasıl etkilendiğini sormuş muydu? Bir kez olsun, Svevo, canım benim, ruhun nasıl bu günlerde, diye sormuş muydu? Mutlu musun, Svevo?


     - Bir kurabiyeye saldıran karıncalar misali çiller sarmıştı bütün yüzünü.


     - Tarih yazacağım, balım. Sen beni öp, ben tarih yazayım!


     - Şöyle derdi Svevo; Tanrı her yerde ise Pazar günlerini kiliseye gitmek niye? Majestik Bilardo Salonu'nun nesi var? Tanrı orada da değil mi?

19 Aralık 2016 Pazartesi

Sınırın Güneyinde Güneşin Batısında * Haruki Murakami

                                                       

 
      Merhabalar;

     Bu postumda ikinci okuduğum Murakami kitabıyla karşınızdayım. Okuduğum ilk kitap Sputnik Sevgilim idi. her iki kitaptan da inanılmaz derecede keyif aldım, diğer Murakami kitaplarını da okuyacağım. Gelelim kitapta alıntıladığım kısımlara;


     - "Hacime" Japonca'da "başlangıç" demektir.


     - Tek çocuk olarak, ben de bu garip olanlardan biriydim. Bu konuda aşağılık kompleksine kapılmıştım, benimle ilgili bir şeyler farklıydı sanki, bütün diğer insanların sahip olduğu ve olağan karşıladığı şeyden yoksundum.
     Tek çocuk deyişinden nefret ediyordum. Onu her duyduğumda, bir şeylerimin eksik olduğunu hissediyordum -tam bir insan değilmişim gibi. Tek çocuk deyişi orada öylece durmuş, suçlayan parmağıyla beni işaret ediyordu. Bana "Eksik bir şeyler var dostum" diyordu.


     - Her şey yoluna girecek, diyordu bana. Biraz daha bekle, her şey düzelecek.


     - Dışarıdan soğuk ve çok temkinli duruyordu. Sınıftakilerden bazıları onu çok soğuk ve kibirli bulmuş olmalıydılar. Fakat ben başka bir şey bulmuştum -yüzeyin altında sıcak ve kırılgan bir taraf. Tıpkı saklambaç oynayan bir çocuk gibi, çok derinlere saklanmış ama bulunmayı umuyordu.


     Beethoven - 6th Symphony - Pastoral


     - Etrafımdaki kimsenin bilmediği bir dünya bulmuştum -sadece benim girmeme izin verilen gizli bir bahçe. Başka bir boyuta geçiş yapmış, yükselmiştim.


     Pretend - Nat King Cole


     - Pretend you're happy when you're blue
      It isn't very hard to do.


     - Konuşurken, söylemek istediğim her şey birbirine girmişti ve yaptığım açıklama sonsuza dek sürecek gibiydi. Fakat anlatmaya çalıştığım şey şuydu: şu anda burada olan ben, bir kardeşi olmadan büyümüştüm. Eğer kız veya erkek kardeşim olsaydı, o zamanki ben, şimdiki ben olmazdım. Dolayısıyla şu anda karşınızda olan bana, kardeşlerim olsa nasıl hissedeceğimin sorulması tuhaf geliyor.


     - "Bu dünyada, değiştirilebilen ve değiştirilemeyen bazı şeyler var. Ve geçen zaman geri döndürülemez. Bugüne kadar geldiysek, geriye dönemeyiz. Öyle değil mi?"
     Kafamı salladım.
     "Belli bir süre geçtikten sonra, işler sertleşiyor. Kovanın içindeki çimento gibi. Ve artık geri dönemeyiz. Demek istediğin, senin içinde büyüdüğün çimento artık sertleşti, bu nedenle şu anki sen, başka biri olamazsın."


     Nat King Cole South of the Border


     - Ama kitap ve müzikle edindiğim tecrübeleri insanlara anlatmak konusunda hiçbir istek duymuyordum. Başkası olmadığım, yalnızca kendim olduğum için mutluydum. Bu açıdan bana yalnız kovboy denilebilirdi. Bütün takım oyunlarından nefret ediyordum. Başkasına karşı sayı almam gereken yarış türlerinden nefret ediyordum. Ben daha çok durmadan yüzmek istiyordum, yalnız ve sessizlik içinde.


     - Yukarıya baktım ve bir kuşun yavaşça gökyüzünde bir çember çizdiğini gördüm. Düşündüm de, harika bir şey olmalıydı, kuş olmak. Bütün kuşların tek yapması gereken şey uçmaktı.


     - "Korkuyorum" dedi. "Bu aralar kendimi kabuksuz bir salyangoz gibi hissediyorum."
     "Ben de korkuyorum" dedim. "Kendimi perdesiz ayaklı bir kurbağa gibi hissediyorum."


     
- O zamanlar bilmiyordum. Birini tekrar düzelemeyecek kadar kötü kırabileceğimi. İnsan, sadece var olarak diğer bir insanda dönüşü olmayan yaralar açabiliyordu.


     - "Her şeyi kendi kendine düşünmeyi yeğliyorsun ve aklından ne geçtiğini kimsenin bilmesini istemiyorsun. Belki de tek çocuk olduğun içindir. Kendi başına düşünmeye ve davranmaya alışmışsın. Bir hesaplar yapıyorsun, eğer aklına yatıyorsa, senin için yeterli oluyor." 



     - Birini asla isteyerek incitmedim fakat iyi niyetlerle yola çıksam da koşullar gerektirdiğinde tamamen benmerkezci, hatta acımasız biri olabiliyordum. Birkaç akla yatkın bahaneyi kullanarak sevdiğim bir insana düzelmeyecek zararlar verebilen türden biriyim.


     - Bana verilen işi mekanik olarak yapıyor ve kalan zamanımı kitap okuyarak veya müzik dinleyerek geçiriyordum. Çalışmanın sadece sıkıcı bir zorunluluk olduğuna karar verdim ve çalışmadığım zamanlarda en iyi şekilde vakit geçirip kendi başıma eğleniyordum. Ama insanlarla iyi anlaşamadığımdan değil. Okul arkadaşlarımı yakından tanımak için çaba göstermiyordum. Boş zamanlarımı kendime ayırmaya karar vermiştim.


     Schubert-Die Winterreise D 911 (Complete)


     - Gerçek, samimi bir tebessüm. Güvende olması için bütün resmi sarmalayıp götürmek isteyeceğiniz türden bir tebessüm.


     - Hep yalnızdım. Yanımda olmanın ne kadar muhteşem olabileceğini düşündüm hep. Gerçekte yanımda olmasan bile yazışabilirdik. Her şey çok daha farklı olabilirdi. Hayata karşı daha sağlam durabilirdim.


     - Bir şey kötü gider ve bütün taşlar devrilir. Kendinizi kurtarmanın hiçbir yolu yoktur. Ta ki biri sizi çekip çıkarana kadar.


     - Sadece kitap okudum ve kendime döndüm. Ve katılaştım. Dışarıya karşı duruşumu kastediyorum. Böylece sonunda çoğu insan benim kibirli, kendini beğenmiş biri olduğum fikrine vardı. Belki de öyle biri olmuştum.


     - "Sen mutlusun, değil mi?" diye sordu.
     "Bilmiyorum. En azından mutsuz değilim, yalnız da."
     Bir dakika sonra ekledim, "Ama bazen hayatımın en mutlu günlerinin sizin evin salonunda beraber müzik dinlerken geçirdiğim fikrine kapılıyorum."


     Frank Sinatra - Embraceable You


     Arabistanlı Lawrence filmi


     - Yukiko'nun ilk erkeğiydi. İlk seferde herkes hata yapar.


     Talking Heads - "Burning Down The House"


     - "Asıl acı olan şey, geri dönemeyeceğimiz gerçeği. Bir kez ilerlemeye başladın mı, ne yaparsan yağ gittiğin yoldan geri dönemiyorsun. En ufak bir sapma her şeyi sonsuza dek değiştiriyor."


     Duke Ellington - The Star-Crossed Lovers


     - "Buradasın" diyerek devam ettim. "En azından buradaymış gibi görünüyorsun. Belki de yoksun. Belki de bu sadece gölgen. Gerçek sen başka bir yerde. Ya da çok, çok uzun zaman önce ortadan kaybolmuştun zaten. Anlamak için elimi uzatıyorum ama sen bir muhtemelen bulutunun arkasına gizlenmişsin. Sonsuza dek böyle devam edebileceğimizi mi düşünüyorsun?"


     Nat King Cole South of the Border


     Casablanca - As Time Goes By - Original Song by Sam (Dooley Wilson)


     - O müziği bir daha duymak istemememin Şimamoto'dan kalan anılarla hiçbir alakası yoktu. Şarkı, eskisi gibi hissettirmiyordu sadece. Nedenini bilmiyordum. Yıllar önce o melodide yakaladığım o özel şey artık yoktu. Hala çok güzel bir müzikti, ama o kadar. Çok güzel bir parçanın ölmüş bedenine takılıp kalmaya hiç niyetli değildim.


     - Kendimi sürekli başka biri olmaya uğraşıyormuş gibi hissediyorum. Yeni bir yer bulmaya, yeni bir hayata başlamaya, yeni bir ben olmaya çalışıyorum sanki. Bu büyümenin bir parçası sanırım, aynı zamanda kendini yeniden keşfetme çabası. Yeni bir ben olarak her şeyden kurtulabilirdim. Kendimden kaçabileceğime cidden inandım -çabalamaya devam ettiğim sürece. Ama hep sonunda dibe vurdum. Her nereye gidersem gideyim karşımda hep kendimi buldum. Eksikler olduğu gibi kaldı. Aynı eksik parçalar asla doyuramayacağım bir açlıkla üstüme geliyordu. Galiba beni tanımlayan şeyler bu noksanlıkların ta kendisiydi.


     - Şafak yaklaştığında uyumaya çalışmayı bıraktım. Pijamamın üzerine bir hırka geçirdim, mutfağa doğru giderek biraz kahve yaptım. Mutfak masasına oturdum ve her geçen dakika gökyüzünün biraz daha aydınlanışını izledim. Şafağı görmeyeli çok olmuştu. Gökyüzünün bir köşesinde mavi bir bulut çizgisi belirdi ve kağıdın üstündeki mavi mürekkep gibi yavaşça ufka doğru yayıldı. Dünyadaki bütün mavileri bir araya toplayıp en mavisini, ideal maviyi seçmek isteseydiniz seçeceğiniz mavi bu olurdu. Aklımdan hiçbir şey geçirmeyerek dirseklerimi masaya dayadım ve bu manzaraya baktım. Güneş kendini ufuktan gösterdiğinde mavi renk, güneş ışığı tarafından yutulmuştu. Mezarlığın üstünde, bembeyaz bir bulut gezinmeye başladı. Yeni bir gün başlamıştı. Bugünün ne getireceğini bilmiyordum.



14 Aralık 2016 Çarşamba

Ağır Roman * Metin Kaçan

                                                         

     Merhaba kitapseverler :)

     Bu postumda Metin Kaçan'ın kitabından alıntılar yapacağım, kitabın aynı isimli bir de filmi var. Kitaplardan uyarlanan filmlerin ilk olarak kitaplarını okumaya çalışıyorum, kitabı okurken hayal gücümün sınırlarını zorlamayı sevdiğimden ve kitabı okumanın daha uzun süreli olduğundan mütevellit bu şekilde hareket ediyorum. Tabii insanın hayal gücü sınırsız olduğundan daha sonra filmini izlediğimde aynı tadı alamıyorum, bunu kabullenerek izliyorum. Lakin ilk olarak filmi izleyip kitabını okumaya kalkarsam da sonunu bildiğim bir şeye başlamış gibi hissediyorum kendimi. İki ucu boklu değnek! Kısacası ilk olarak kitabı mı okuyacağınıza yoksa filmini mi izleyeceğinize karar vermek kişinin kitapları mı yoksa filmleri mi sevdiğiyle ilgili bir biçimde doğru orantılı olarak değişmekte diye düşünüyorum. Gelelim kitapta altını çizdiğim yerlere;


     - Zamanı kim okşayabilir ki...


     - "Manita 'Seni seviyorum, evlenelim,' ayağı yapıyorsa, önce yüz mumluk ampüle yarım metre mesafeden bakın. Sonra gözlerinizi ampulden kaçırıp manitanın gözlerine dikin. Eğer cıvırın gözlerini görüyorsanız hemen evlenin, Allah'ına kadar sizi seviyor demektir. Hadi şimdi yaylanın bakayım kese kağıtları."


     -"Getirin oradan biraz şarap; içeyim
       Şu boşluğun içerisinde gidip geleyim!"


     - Gelecekteki hayatı, geçmişteki hayatının kötü bir taklidiydi!

27 Kasım 2016 Pazar

Eski Bahçe Eski Sevgi * Tezer Özlü

     Merhaba,

     Tezer Özlü, Türk edebiyatının lirik prensesi... Bu postumda Tezer Özlü'nün Eski Bahçe Eski Sevgi isimli kitabını alıntıladım, bu kitap benim okuduğum ikinci Tezer Özlü kitabı oldu. Yazarın ilk okuduğum kitabı ise Yaşamın Ucuna Yolculuk isimli kitabıydı. Tezer Özlü'nün öykülerini ve üslubunu seviyorum, okumaya devam edeceğim.





       Gelelim kitaptan altını çizdiğim cümlelere;

     - Eğleniyorum canım. Gerçekten büyük bir eğlence. Masanın başında otururken ne eğlenceler buluyorum kendi kendime.


     - İşte gene uyumam için hiçbir neden yok. Uyanmam için de. Bunları ben mi düşünüyorum? Yoksa söylüyor muyum? Oysa bambaşka bir yerdeyim. Sana sarılıp yatarsam, çocukluğumdayım.


     - Bırak beni artık. Bu camdan çırılçıplak aşağıya atlayacağım. Sana karşı değil bu. Çocukluğuma karşı. Bu kente, bu eve, bu halılara, bu değişmeyen her şeye, bu ölmeyen herkese karşı. Yaşlı halimle ne değin mutlu olacağım genç bedenim genç bedenim ölü olarak bu dar sokaklarda yatarsa. Yarın ne olacak sanki? Sokak satıcıları bağırışacaklar. Ve bu sesleri kulağımdan uzaklaştırmaya çalışacağım. bir uğultu olacak sokağın tüm gürültüsü. Uyumaya çalışacağım.


     - uyumalıydım
     uyandığımda ihtilal bitmedi
     evden dünyayı yönettim
     insanlar mutlu günlerin önlerine geçiyorlar
     kimse
     bana ihtilal yapmadın diyemedi
     unutmam gerekiyordu


     - neyi
     ya da
     kimi
     bekliyorum
     güneş aynı güneş
     geceler aynı geceler


     - güzel değildiler filmdeki gibi
     canımın sıkıldığını yazmayacağım
     ve yazmayacağım derken yazmış oluyorum


     - Yoksa yapacak hiçbir işim yoktu da gidenlerin peşlerine mi takılmıştım.


     - Bu yaz da çok kötü geçecek, aynı geçen yaz gibi, dedi.


     - Bu günlerde sokağa çıktığımda kendimi yaşamın, çağın, kentin, insanların, her şeyin çok dışında buluyordum. Ama biliyordum. Gene ağrılar duymadan, sokaklarda güzel gezintiler yapabilecektim.


     - Ama hep günlük olaylar zamanı alıp götürüyor. Ya uyku gecikir, ya uyku çok uzar, ya da bir yerden hızla dönmek gerekir. Ya çok ya da az öfkeli olurum.


     - Her konuda sanki en doğru düşünceye ulaşmışım. Böyle anlarda insan hem güçlü hem de mutlu oluyor. Gene her ayrıntıya dek bakmak, uzakta kıyı şeritlerini, denizin yüzeyini ve bununla birlikte dünyanın tüm zamanlarını düşünmek istiyorum.
   


     -Güneşli, sıcak bir havanın insanı ısıttığı erken bir sabahında İzmir'in yeni limanına varmışız bile. Birinci Kordon'da yürüyor, kendimi yeni bir ülkeye gelmiş gibi duyuyorum. Burada zenginlik taşıyor.  Büyük yapıların altlarında dev mağazalar var. Yaya kaldırımının üzeri muhteşem Amerikan arabalarıyla dolu, Nato karargahı, Alman ve Yunan konsoloslukları da burada. Avrupa'daki gibi, yaya kaldırımlarının üzerine taşan renkli, pahalı ve güzel lokantalar dolu. Burada ayakkabı boyacılarının tezgahları bile pırıl pirinçten ve zengin boya çeşitleriyle bezeli. Her gelişimde Türkiye'nin diğer yerlerinden daha canlı, daha zengin görürüm İzmir'i. Severim de bu kenti. Ama hiçbir insanla bu kentte dostluk kurmadım, insanlar hep yabancı kaldı bana.


     - Ama ben seninim, diyor ve birbirlerine sarılıyorlar, bu büyük kentte, gecenin bu saatinde, ertesi gün işleri olmayan herkesin birbirine sarılmaya, yapmacık da olsa -ben ama seninim- dediklerine veya bu sözlerin her yerde gelişigüzel söylendiğine ve bir anda bunların tümünü düşünerek...


     Tom Jones - Delilah


     - Yaşanmış düşüncelerimde bir şey arıyorum. Acıyı bulamıyorum, yabancılık, özlem bulamıyorum. Derin bir sevgi ya da ilişki bulamıyorum.


     - Tedirginlik, güvensizlik, kuşku, zaman zaman umutsuzluk elimde olmayan nedenlerle gene gelip yüreğime, beynime, düşünceme oturdu.


     - Bunalıyorum. Burada akıl hastası olmaktan korkuyorum, dedi. Akıl hastası olmaktan korkmak, akıl hastası olmaktan daha güç bir durum. Çünkü korkular sürekli. Tedirginlikler sürekli.


     - Doyumsuz dünyamı avucumun içine alıp sıkıyorum. Her şeye hazırım. Hastalığa. Yalnızlığa. Aşka. Gitmeye. Kalmaya.


     - Hayır. Hayır. Burada bir süre yatağa uzanmak ve hiçbir şey düşünmemek olanaksız.


     - Bugüne kadar bir tek hayvana karşı gelişti duygularım: Değişim'deki Gregor Samsa'ya karşı.


     - "Hava ile doldurulmuş torbalar gibi", diyor.
     "Bir iğne batacak! Ve işte patlayacaklar", diyor.


     - Geceleri uyumadığını, bu dünyayı uykuda terk etmek istemediğini düşündüm.


     - Ben geçmişimi unutmuş, ne geri dönmek ne de ileriye gitmek isteyen bir insan olarak oturuyordum.


     - Şimdi ayışığı sonatı burada. Uyumaya çalışacağım. Moonlight Sonata

22 Kasım 2016 Salı

Sıfır Noktasındaki Kadın * Neval El Seddavi

   


     Mısırlı feminist yazar Neval El Seddavi'yi ilk kez okuyorum, bu kitabında ölüm hücresinde olan Mısırlı fahişe Firdevs'in yaşam öyküsünü ve bu hücreye nasıl geldiğini anlatıyor.

     Kitaptan alıntılara gelirsek;


     - Geçmişimde, çocukluğumda kayda değer bir şey yoktu; ne aşk ne de başka bir şey. Bu yüzden benim söylediğim her şey gelecekle ilgiliydi. Çünkü gelecek, istediğim renklerle boyamak üzere hala benimdi. Özgürce karar vermek, istersem değiştirmek üzere hala benim...


     - Bir gece Vafeya, "Hiç aşık oldun mu Firdevs?" diye sordu.
     "Hayır Vafeya, hiç aşık olmadım," yanıtını verdim.
     Bana şaşkınlıkla baktı ve "Ne tuhaf!" dedi.
     "Neden tuhaf buldun?" diye sordum.
     "Bakışlarında aşık olduğunu söyleyen bir şey var."
     "İnsanın bakışlarında aşkı ele veren ne olabilir ki?"
      Başını sallayıp, "Bilmiyorum," dedi. "Fakat özellikle senin, aşksız yaşayamayacak biri olduğunu hissediyorum."
      "Ama ben aşksız yaşıyorum."
      "O halde yaşamın bir yalan; ya da hiç yaşamıyorsun."


     - Çoğu zaman gece aysız, kapkaranlık olurdu; yat zili geride uzun bir sessizlik bırakarak son notasını çalardı. Çevremdeki tüm pencereler kapanır, tüm ışıklar sönerdi; bense birçok şeyi merak ederek, tek başıma karanlıkta oturmayı sürdürürdüm. Gelecek yıllarda nasıl olacağım?


     - Irak bir hazdı bu; yaşam yolculuğunun anımsanan yıllarından daha eski, belleğin uzunluğundan daha uzun, çok uzak yıllar önce ortaya çıkmış, derinliklere gömülmüş gibi gelen bir haz. Anımsar anımsamaz unutulan, bir kez olmuş ve yitip gitmiş ya da hiç olmamış bir şey gibi.


     - Daha önce de çok defa yaptığım gibi, sokakta yürüyordum. Ama bu kez belirli bir hedefim olmadığı için kendimi farklı hissediyordum. Ayaklarımın beni nereye sürüklediğini hiç bilmiyordum. Sokaklara ilk kez görüyormuşcasına baktım. Gözlerimin önünde yeni bir dünya açılıyordu; benim için daha önceleri var olmayan bir dünya. Belki hep oradaydı, hep var olmuştu, ama ben onu hiç görmemiştim; hep orada olduğunu fark etmemiştim. Bütün bu yıllar boyunca nasıl da kör kalmıştım? Sanki kafamda üçüncü bir göz açılmış gibiydi. Sokaklarda insanların, kimi yürüyerek, kimi araba ve otobüslerin içinde, ardı arkası kesilmez bir akışla hareket ettiklerini görüyordum. Hepsinin acelesi vardı, çevrelerine bakmadan hızla gidiyorlardı. Orada tek başıma, öylece duran bana kimse aldırış etmiyordu. Bana dikkat etmedikleri için de onları rahat rahat gözleyebiliyordum.


     - Sulara fırlatılmış bir çakıl taşı gibiydim; dalgaların dövdüğü, oraya buraya attığı, kıyıda bir yere bırakılmak üzere yuvarlanıp duran bir çakıl taşı...


     - "Herkes bir gün ölecek Firdevs. Sen de, ben de. Önemli olan ölene kadar nasıl yaşadığımız."
     "Nasıl yaşayacağız? Yaşam çok zor."
     "Yaşamdan daha sert olmalısın Firdevs. Yaşam çok sert. Gerçekten yaşayanlar yalnızca ondan daha sert olanlardır."
     "Halbuki sen sert değilsin Şerife; peki yaşamayı nasıl beceriyorsun?"
     "Ben sertim, çok sertim Firdevs."
     "Hayır, sen kibar ve yumuşaksın."
     "Tenim yumuşak, ama yüreğim zalim; ben soktum mu öldürürüm."
     "Yılan gibi mi?"
     "Evet, tıpkı yılan gibi. Yaşam bir yılandır. Onlar da aynı Firdevs, Yılan, senin yılan olmadığını anlarsa sokar. Zehirli iğnelerin olmadığını bilirse hayat seni bir lokmada yutar."


     - "Ne Beyumi, ne de avanesi senin değerinin farkına varamamış. Çünkü sen kendini yeterince satmayı becerememişsin. Erkekler kadının değerini bilemez, Firdevs. Kendi değerini belirleyen kadındır. Fiyatın yükseldikçe, erkek senin gerçekten değerli olduğunu daha çok kavrar, elindekini avucundakini sana vermeye razı olur. Kendi olanağı yoksa sana zarar vermek için başkasından çalar," dedi.
     Merakla, "Ben gerçekten değerli miyim Şerife?" diye sordum.
     "Güzel ve kültürlüsün."


     - İnce uzun parmaklar. Bir keresinde adamlardan biri, daha önce hiç böyle parmak görmediğini, ellerimin güçlü ve kurnaz göründüğünü söylemişti. Kendilerine özgü bir dilleri varmış. Öptüğü zaman, belli belirsiz bir sesle konuşuyorlarmış gibi gelmiş ona.


     - Beynimdeki bir kurşunu çıkarır ya da bir uru çıkarıp atarcasına onu kafamdan çıkarabilecek bir şey yok muydu?


     - Geceyarısı olmuştu ve sokaklar sakindi. Nil Nehri'nden hafif bir esinti geliyordu. Gecenin verdiği huzurdan hoşlanarak nehir boyunca yürüdüm. Artık acı hissetmiyordum. Çevremdeki her şey bana huzur veriyor gibiydi: yüzümü okşayan hafif esinti; boş sokaklarla, kapalı kapılar ve pencereler, insanlar tarafından dışlanma, aynı zamanda onları dışlayabilme duygusu; her şeye, yeryüzüne, gökyüzüne hatta ağaçlara bile yabancılaşma. Ait olmadığı büyülü bir dünyada yürüyen bir kadın gibiydim. Bu kadının canının istediğini yapma, istemediğini yapmama özgürlüğü vardı. Ender rastlanan o kimseye bağlı olmama, her şeyden vazgeçme, çevredeki dünyayla bütün ilişkilerini kesme, tamamen bağımsız olma ve bağımsızlığının hakkını vererek yaşama; bir erkeğe, evliliğe, ya da aşka bağlanmadan özgür olma; tüm kural ve yasaların sınırlandırılmasından kopma hazzını yaşıyordu bu kadın. Önüne ilk çıkan erkek onu istemezse, ikincisi, üçüncüsü gelecektir. Tek bir adamı bekleme gereksinimi duymayacaktır. O dönmediği zaman üzülmeyecek, bir şey beklemeyecek, umutları suya düştüğünde acı çekmeyecektir. Hiçbir şey umut etmeyecektir artık, hiç bir şey arzulamayacaktır. Hiçbir şeyden korkmayacaktır, çünkü onu incitebilecek her şeyi zaten yaşamıştır.


     - Hiçbir şey beklemiyorum
     Hiçbir şey istemiyorum
     Hiçbir şeyden korkmuyorum
     Özgürüm ben.


     - "Sen aşkı bilir misin?"
     "Aşkı bilmeyen var mı? Sen hiç aşık olmadın mı?"
     "Oldum."
     "Ya şimdi?"
     "Bitti, geriye hiçbir şey kalmadı. Ya sen?"
     "Benimki daha bitmedi."
     "Zavallı. Çok mutsuz olmalısın."
     "Etkisinden kurtulmaya çalıştım, ama yapamadım."


     - "Zavallı."
     "Aşk söz konusu olduğunda, herkes aynıdır."
     Gözlerimin içine bakıp, "Bir yanılsama içindesin. Gözlerinde aşkın, bir zamanlar parıldayan ruhunu nasıl öldürdüğünü görebiliyorum," dedi.
     "Aşk gözleri ışıldatır, parlaklığını öldürmez."
     "Zavallı. Aşkın ne demek olduğunu hiç öğrenmemişsin. Ben sana öğreteceğim."


     - Yaşamı da, ölümü de aşmıştım; çünkü artık ne yaşama arzusu duyuyor, ne de ölümden korkuyordum. Hiçbir şey istemiyor, hiçbir şey ummuyordum. Hiçbir şeyden korkmuyordum. Bu yüzden özgürdüm. Çünkü yaşamımız boyunca bizi köleleştiren isteklerimiz, umutlarımız, korkularımızdır. Özgürlüğüm onları öfkelendiriyordu. Hala istediğim, hala korktuğum ya da hala özlediğim bir şey kalmış olması hoşlarına giderdi. O zaman beni bir kez daha köleleştirebilirlerdi.
   


     - Bir süre önce onlardan biri gelip "Devlet Başkanı'na suçunu affetmesi için dilekçe yazarsan kurtulma şansın olabilir." dedi.
     "Ama ben kurtulmak istemiyorum," dedim, "affedilmek de istemiyorum. Çünkü senin suç dediğin şey bence suç değildir."


     - Şimdi de gerçeği hiç zorluk çekmeden anlatıyorum. Çünkü gerçek kolay ve yalındır. Bu yalınlığın içinde de vahşi bir güç yatar. Yaşamın vahşi, ilkel gerçeklerine ancak yıllar süren bir savaşımın sonunda varabildim. Çünkü insanlar yaşamın yalın ama çirkin ve güçlü olan gerçeklerine birkaç yıl içinde varamazlar pek. Gerçeğe ulaşmak, artık ölümden korkmamak demektir. Her ikisiyle de yüz yüze gelmek büyük bir cesaret gerektirdiğinden, ölümle gerçek birbirlerine benzer. Gerçekler de insanı öldürdüğü için, ölüm gibidir.
     

29 Ekim 2016 Cumartesi

Casus * Paulo Coelho

                                                    


     Merhaba :)

     Bugün yine bir Paulo Coelho kitabı ile karşınızdayım. Bu okuduğum beşinci Paulo Coelho kitabı, diğerleri için; SimyacıPortobello Cadısı, Veronika Ölmek İstiyorZahir


     Paulo Coelho; Casus isimli kitabında casuslukla suçlanarak idama mahkum edilen Mata Hari ile avukatı arasındaki yazışmalardan yola çıkarak mükemmel bir kurgu oluşturuyor. Okumanızı tavsiye ederim. Gelelim kitapta altını çizdiğim yerlere;


     - Hep iyimser bir insandım ama zaman beni buruk, yalnız ve üzgün bir kadına dönüştürmekte ısrar ediyor.


     - İşlediğim suçlardan sıyrılmayı becerdim ki bu suçların en büyüğü erkek egemenliğindeki bir dünyada özgür ve bağımsız bir kadın olmaktı.


     - Hatıralar kaprislerle ve hala küçücük bir ayrıntısı, anlamsız bir gürültüsüyle bize eziyet eden yaşanmışlıkların görüntüleriyle dolu. Pişen ekmeklerin kokusu hücreme kadar geliyor ve bana kafeden kafeye gezindiğim günleri hatırlatıyor; ölüm korkusundan da, içinde bulunduğum yalnızlıktan da daha fazla yıpratıyor beni.
     Hatıralar melankoli denen iblisi de beraberlerinde getiriyor ve bu gaddar iblisten kaçış yok benim için. Kadın mahkümlardan birinin şarkı söylediğini duymak, bana bir kez olsun gül ya da yasemin getirmemiş hayranlarımdan tek tük mektuplar almak, vaktiyle şehrin birinde yaşadığım ve gerçekleştiği sırada hiç dikkatimi çekmeyen bir olayı hatırlamak; gittiğim onca ülkeden geriye sadece bunlar kaldı işte.
     Hatıralar daima galip geliyor, yetmezmiş gibi peşlerine melankoliden de beter zebaniler takıyorlar: Pişmanlıklar...


     - Ağzımdan hatıraların dökülmesi için, çoğunlukla birkaç sözcük söylemeleri yetiyor, zamanda geriye dönmek istiyorum, tersinden akan nehre dalıp...
     Rahibelerden biri bana sordu:
     "Tanrı sana bir şans daha tanısaydı yaptığın her şeyi değiştirir miydin?"
     Evet diye karşılık verdim ama aslında emin değilim. Tek bildiğim, bugün yüreğimin sakinleri tutkular, hevesler, gururlar, ihanetler, üzüntüler, yalnızlıklar, utançlar olan bir hayalet şehirden farksız olduğu. Bir türlü kurtulamıyorum bunlardan, kendime acıyıp ses çıkarmadan ağladığım anlarda bile.
     Yanlış devirde doğmuş bir kadınım ben, hiçbir şey düzeltemez bunu. Gelecekte hatırlanacak mıyım, bilmiyorum ama şayet hatırlanırsam mağdur bir kadın olarak değil, cesur adımlar atmış ve ödemesi gereken bedeli korkmadan ödemiş biri olarak görülmek istiyorum.


     - Evden ayrıldığım gün annem beni yanına çağırdı ve elime bir kese tutuşturdu.
     "Bunu yanında götür, Margaretha."
     Margaretha - Margaretha Zelle - idi adım, nefret ederdim bu isimden. O devirdeki meşhur ve saygıdeğer bir oyuncunun ismi bir sürü kız çocuğuna verilmiş.
     Keseyle ne yapacağımı sordum anneme.
     "İçinde lale tohumları var, ülkemizin sembolüdür. Ama daha da önemlisi, sana verecekleri bir ders var; onlar görünüşte başka çiçeklerden ayırt edemediğin anlarda bile hep lale kalacaklar. Ne kadar isteseler de güllere veya ayçiçeklerine dönüşemeyecekler. Kendi varlıklarını inkar etmek istedikleri taktirde hayata küskün ölecekler.
     İşte bu yüzden, kaderin ne olursa olsun onu mutlulukla yaşa. Çiçekler büyüdükçe güzelliklerini sergiler ve herkes tarafından beğenilirler, ölürler ve geriye tohumlarını bırakırlar ki Tanrı'nın işini başkaları devam ettirsin."
     "Çiçekler hiçbir şeyin kalıcı olmadığını öğretir bize; ne güzellikleri kalıcıdır ne de solgunlukları; çünkü sonradan yeni tohumlar verirler. Mutluyken de üzgünken de hatırla bunu. Her şey geçip gider, yaşlanır, ölür ve yeniden doğar."


     - "En uzun ağaçlar dahi böyle küçücük tohumlardan çıkar. Bunu unutma ve hayatta sakın aceleci davranma."


     - Değişmek ve iyileşmek için değişmek birbirinden tamamen farklı şeyler.


     - Geçmişten taşıveren bir anı insanın aklında yara açmayagörsün, hemen başkaları da sökün eder, böylece ruh daha derin kanar ve sonunda insan dizüstü çöküp gözyaşlarına boğulur.


     - Verdiğim karar şuydu: Dertlerimi biriktirip herhangi bir insanın katlanamayacağı acılar içinde yaşamayacaktım artık.


     - "Bu aşk için var gücümle mücadele ettim ama bugün gücüm tükendi. Yüreğimi ezen taş koskoca bir kayaya dönüştü ve artık kalbimin atmasına izin vermiyor. Yüreğim, son nefesinde, içinde bulunduğumuzun ötesinde, boş günlerimi ve gecelerimi dolduracak bir erkeğin dostluğu için yalvarmam gerekmeyeceği başka dünyaların da olduğunu söyledi bana."


     - "Tüm bu karmaşaya ancak aşk anlam katabilir. Ama ben böyle bir aşka sahip değilim. Öyleyse ne anlamı var yaşamayı sürdürmemin?"


     - Mutlu olayım diye ısrar etmiyordum; tek istediğim çok mutsuz olmamaktı, perişan haldeydim.


     - "En zoru ilk tavsiyem, gösterinizle de hiçbir alakası yok: Asla aşık olmayın.
     Aşk bir zehirdir. İnsan aşık olduğu anda hayatının dizginlerini kaptırır, varlığı tehdit altındadır artık; çünkü gönlü ve aklı bir başkasının olur.
     Sevdiği kişiyi elinde tutmak için her şeyi yapmaya hazır hale gelir, tehlike algısını kaybeder. Aşk denen açıklanamaz ve tehlikeli şey benliğini yeryüzünden süpürüp yerine sevdiği kişinin arzuladığı türde bir insan bırakır."


     - Aşk bizi aniden öldürür ve geride hiç delil bırakmaz.


     - "Bu dünyada her şeyin iki yüzü var. Aşk denen gaddar tanrının terk ettiği insanlar suçlular; çünkü geçmişlerine bakıp neden geleceklerine dair onca plan yaptıklarını sorguluyorlar. Oysa hafızalarını biraz daha kurcalasalar, aşk tohumunun toprağa atıldığı günü hatırlayacaklar, onu kendileri sulayıp büyüttüler, derken bir gün öyle serpildi ki topraktan sökülmesi imkansız bir ağaca dönüştü."
     Elim içgüdüsel olarak çantama gitti, annemin vedalaşırken bana verdiği tohumlar oradaydı. Yanımdan hiç ayırmamıştım.
     "Sevdikleri tarafından terk edilen kadınlar ya da erkekler yalnızca kendi ıstıraplarına odaklanırlar. Kimse ötekine ne olduğunu merak etmez. Yüreğine kulak asmayıp toplum baskısı yüzünden ailesiyle birlikte kalmayı seçtiği için suçluluk duyuyor mudur acaba? Her gece başını yastığa koyduğunda kolay kolay uyku tutmuyordur herhalde, kafası karışıktır, yolunu kaybetmiştir, verdiği kararın yanlış olduğunu düşünüyordur bazen, bazen de asıl görevinin ailesini ve çocuklarını korumak olduğunu. Ama zaman ondan yana değildir; ayrılık anından uzaklaşıldıkça zor günlerin hatıraları da seyrelir ve yitirilmiş bir cennete duyulan tatlı bir özlemden farkı kalmaz.
     Adam ne yapacağını bilemez hale gelir. Mesafeli bir insana dönüşür, hafta içinde meşguldür, hafta sonundaysa Champ de Mars'a gelip arkadaşlarıyla oyun oynar, oğlu babasının aldığı dondurmayla yetinir, karısıysa dalgın gözlerini etrafta gezinen hanımların şık giysilerine diker. Rüzgar geminin yönünü değiştirecek kadar kuvvetli değildir; adam limanın durgun sularında kalmayı seçmiştir. Herkes acı çeker; gidenler, kalanlar, aileler, çocuklar. Ama artık kimsenin elinden bir şey gelmez."


     - Hayatın bizi nereye götürdüğünü bilmediğimiz anlarda aslında kaybolmuş değiliz.


     - Ben sadece güneşe bakıp fırtınaları unuttum. İzin verin, dikenlerine boş verip güllerin güzelliğinin keyfini çıkarayım.


     - "Çakıltaşı, uzaklara git ve geçmişimi de beraberinde götür. Bütün ayıplarımı, günahlarımı, hatalarımı..."


     - İşte oradaydım, zifiri karanlığın ortasında ilerleyen bir salın üstündeyim; uzakta, ufuk çizgisinde, bir deniz fenerinin ışığını görebiliyordum, onu takip edersem karaya ayak basacaktım, azgın deniz izin verirse, çok geç kalmadıysam...


     - Beni samimiyetle sevebilecek birini bulma hayalini çoktan yitirmiştim, erkeklerin verdiği çiçekleri, hediyeleri ve paraları artık hiç vicdanım sızlamadan kabul ediyor, egomu ve sahte kimliğimi böyle besliyordum. Ömrümün sonuna dek aşkı tadamayacağıma emindim, zaten ne fark ederdi ki? Bana göre aşk ve güç aynı şeydi.


     - Bir çok aşk teklifini geri çevirdiğim doğruydu; bu konuda tecrübeliydim ve aynı şeyi tekrarlayıp sırf bir yuvanın sağladığı sözüm ona güven hissi uğruna hak etmeyen biri için ıstırap çekmek, vücudumu çok daha ucuza satmak istemiyordum.


     - Hayat bana neden bu kadar kısa zamanda bu kadar çok şey yaşattı, bilmiyorum.
     Zor anlara dayanıp dayanamayacağımı görmek için.
     Özümün sağlam olup olmadığını görmek için.
     Bana tecrübe kazandırmak için.


     - Tek bildiğim, ne kadar ürkütücü olsa da bu ormanın bir sonu olduğu; benim niyetim oraya ulaşmak.


     - Yılanı henüz küçükken, güçlenip bizi boğazlamadan önce öldürmek lazım.


     - Tellerin akordu bozuksa dünyanın en güzel melodisi bile bir faciaya dönüşür.


     - Kafesteki kuş özgürlük şarkıları söylese de tutsaktır.


     - Ne biçim bir cennetti bu, ilginç hiçbir şey gerçekleşmiyordu ki. Mutluluğun peşinde değildim ben, Fransızların la vraie vie yani hakiki hayat dedikleri şeyin peşindeydim; tarif edilmesi zor güzellikler ve derin bunalımlar, sadakatle ihanet, korku ve huzur arasında gidip gelen bir yaşam.


     - Geceleyin yatağımda aradım ruhumu seveni; aradım ve bulamadım. Kalktım ve şehirde gezinmeye başladım; sokaklarda ve meydanlarda aradım ruhumu seveni; aradım ve bulamadım.
     Muhafızlarla karşılaştım, şehirde devriye gezen; sordum onlara: Gördünüz mü ruhumu seveni?
     Yanlarından ayrıldım ve çok geçmeden buldum ruhumu seveni; sımsıkı sarıldım ona, bir daha da bırakmadım.


     - Yeter artık. Hayatım boyunca yakamı bırakmayacağına emin olduğum bir konuya daha fazla kafa yormanın bir anlamı yok.


     - Açık bir yarayı iyileştirmenin yolu yarayı kaşımayı hemen bırakmaktan geçiyor.


     - Bana kalırsa, sevgili Mata Hari, sizin hatanız da buydu. Senelerinizi dağın buz tutmuş tepesinde geçirince aşka olan inancınızı tamamen kaybettiniz ve onu kendinize köle etmeye kalktınız. Aşk kimseye itaat etmez ve sadece gizemini çözmeye çalışanlara ihanet eder.


     - Metanoia: Bazen pişmanlık ve nedamet anlamına gelir; yaptığımız hataları tekrarlamayacağımıza dair verdiğimiz söz, bir tövbe gibidir. Bazense bildiğimizin ötesine gitmeyi ifade eder, bilinmezle yüzleşmeyi simgeler, hatıralardan arınmış bir halde, sonraki adımı tahmin edemeden...


25 Ekim 2016 Salı

Deli Çocuğun Güncesi * Özgür Bacaksız

                                                    

     Merhaba kitap okuyan güzel insanlar :)

     Özgür Bacaksız'ın Deli Çocuğun Güncesi isimli kitabı uzun zamandır okumak istediklerim arasındaydı. Sayfa sayısı az olduğu için sıkmıyor, okumanızı tavsiye ederim. Gelelim kitapta altını çizdiğim kısımlara;


     - Bir tutam delilikti benimkisi, tüm yaşanmışlıklara inat.


     - Başına gelen onlarca şeye, kabuk tutmuş tarifi edilemeyen derin acılara ve hükmü kalmış bir geçmişe sürekli sövebilirsin, sitem edebilirsin. Ama görüyoruz ki küçük bir güzellik altında her şeye yeniliyoruz. Bir bebeğin bakışına, başka birisinin gülüşüne, vapurdan esen rüzgara, bir dokunuşa… Bunca varoluş nedeni varken bazı şeylere kızgın kalmak oldukça zor. Kalbin patlamaya hazırken ve kendini bir intihar notu gibi bırakmak isterken sevenlerinin o tatlı tılsımına yeniliyorsun. Sakinleşmeyi, tutunmayı özüne kazıyorsun… Sonrasında yağmur gibi akıp gidiyor her şey.. Gök gürültülü, sağanak… Ve sonrasında temiz bir sokak gibi.
     Sonsuz minnet duyuyorsun acılarına, salaklıklarına, deliliklerine, yaşanmışlıklara. Her an için...


     - Kötü bir şey midir duygu yoğunluğu? Kötü bir şey midir insanın her şeye alışması? Kötü bir şey midir gidenlerin arkasından bakmak?
     İnsan aldıklarıyla, çektikleriyle, yaşadıklarıyla deneyimli olur, gürültülü tepkileri zamanla yerini tepkisizliğe bırakır. Dinginleşir, alışır insan. Vakti zamanında bünyede “Yuh!” tepkisi yaratan bir olay, ileride gayet normal olarak karşılanır. İnsanın beyninde unutmak gibi bir kavram olduğu sürece insan her duygunun altından kalkar, her duygunun boyun­duruğundan kurtulur, her duygunun boşluğuna alışır. Kendisi buna alışamadım dese de kalp ve beyinde o artık her şeye alışmıştır. Bu bir bağışıklık gibi hayat boyu devam eder.
     Dostoyevski’nin de dediği gibi, “İnsan, her şeye alışan bir yaratıktır.”


     - Bir düşün başlangıcı, bir düşün bitişidir.


     - Bilinmeyen müzikler, bilinmeyen insanlar, bilinmeyen rüyalar lazım bazen insanoğluna...


     - Azizim, deli söylüyor diye değil ama bil ki; en büyük delilik, insanın kendi tımarhanesinden kaçmasıdır.


     - Kendimi yalnız hissettiğimde güvende olduğumu hissetmişimdir hep. Yalnız adamlar yalnızken düşünür, bu anlar hep hoşuma gider. Bu anlarda daha özgür oldugumu, daha özgüven sahibi oldugumu kendi kendime hatırlamışımdır hep. İnsanın kendinden kaçma sendromu tuhaf geliyordu bana Gerçekte hiç birşeyden kaçmayacak olan insan neden yerini ve kendisini terk ederki?
     Neticede her kaçış kendini yakalamaz mı? Her yol kendine çıkmaz mı?
     Yeter ki bir gece vaktı kendinle yüzleşmeyi göze al. Kendinden kaçmak daha çok acı verir, bazı şeyleri geciktirir yine de yol sana çıkar düşündügün şeye çıkar.
     Artan dürtüler sel olur. Daha çok akıntı verir modern dünyadaki ilk ruhsal ilaç insanın aynaya ve kendine bakmasıdır. Kendi yerini ve tımarhanesini, yalnızlığını, gerçeklerini bilmesidir, deli olduğunu kabullenmesidir. Bunun dışındaki her kaçış yine kendini arayıştır.


     - Bazen insanın itiraf edemeyeceği şeyler vardır, ya da yüzleşemeyeceği şeyler. Nereden geldiğini, ne zaman gittiklerini kendimiz bilemeyiz. Unutmak isteyip de unutamadıklarımız, yaşamış olup da yaşadığımızı hissetmediğimiz, mantığımızın kabul etmediği, yaşamamış olmayı istediğimiz şeyler bunlar. İnsanı durduk yere pişman eden şeyler.


     - Artık kısır döngü halini alır bu olay, yaptıkça kötü olur, kötü olduğunu gördükçe yaparsın. Onu ortadan kaldırmak istersin, ama yapamazsın. Her şeyiyle seni hissetmediğini düşünmek seni daha kötü yapar. Yapsan da yapmasanda işin içinden çıkılmaz bir sonuç ortaya çıkar.
     Son anda kazandığın şey, sana boyun eğmiş bir sevgili ya da sana veda etmiş bir sevgili olur.
     Şairde söylemiş zamanında: Çok sevmeyeceksin mesela. O daha az severse kırılırsın.


     - Acıtan kısım da bundan sonra başlar...
     Ne kadar sert ve agresif bir hayat sürersen sür, bir gün ılımlı ve sabırlı yaşamayı öğrenirsin.
     Ne kadar kızgın ve sinirli bir hayat sürersen sür, bir gün soğukkanlılıkla yaşamayı öğrenirsin.
     Bazı şeylere sabretmeyi bazı şeyleri kafaya takmamayı öğrenirsin.
     Hayat öğretir, hayat bekletir, hayat uslandırır.


     - Shakespeare'nin dediği gibi: "Yiğitçe alınmış bir yara, soylu bir yara, onurun ve soyluluğun nişanıdır."


     - Tüm düzeninize, aklınıza, hoşgörünüze, duygularınıza suskunluğumla haykırıyorum. Ama biliyorum bu da yetmeyecek. Nasılsa her gittiğim yerde kendimim. Siz olmayacağım.
     Sakinim, durgunum. Geçiyorum tüm şehirlerden, istasyonlara gidip ağıt yakıyorum. Çocukluk gülüşlerimden geçiyorum., sınırlarımı ziyaret ediyorum, içimdeki anlamsız konuşmaları dinliyorum.
     Ama biliyorum bu da yetmeyecek, niye ben de bilmiyorum?
     Yeryüzünde gözyaşı sınırsızdır, biliyorum. Ağlayacağım, bu bana yetecek. Ama niye ben de bilmiyorum?


     - Herkes kendi sihirbazlığını hayatının belirli anlarında gösterir, kimi kendisini kaybeder, kimi bir şapkaya saklanır, kimi düşlerine. İyi bir sihirbaz olma yolunda günden güne yeni numaraları öğrenirler... Ama  en iyi numaralarını asla açıklamazlar.
     Bir de saklanamayanlar vardır, ulu orta açıktadırlar, kalabalıklar arasında hemen kendilerini belli ederler. Rezil ederler kendilerini, şovlarını hiçbir zaman gerçekleştiremezler. Suçlu değiller, sadece şanssızlar.
     Hayatta nelerin yıkılmasına dayanabileceğinize ve neleri muhafaza etmeniz gerektiğine karar vermelisiniz. Bunun için yeri geldiğinde sihirbaz da olmalısınız...


     - Her şey en ufak farklılıkla gelir, sıradan olmak, sıradan seslere aldırmak sıradan insanların durumudur. Senin özünü ortaya çıkarmayan, özünü engelleyen her mekandan kaç. Kafanda ve hayalinde inşa ettiğin kuleyi yıkmak isteyenlerden uzaklaş.
     Başkaları kendi yaşadıkları korkulardan senin de korkmanı bekler. Uzaklaş tüm korkulardan, insanın hayatı yaptığı seçimle belirlenir. Hırs yapmadan yavaş yavaş süzül...
     Kimse, senin sorularını cevaplayamaz, cevaplamamalı. Eğer biri bunu yapmaya kalkarsa, oradan hızla kaç. Bu soruları sen cevaplamalısın.
     Arada bir vites değiştir, özünü bul.


     - Bazen uygun bir kelimeyi bulmak için aylarca bekleyebilirsin.
     Bazen ufak bir şans için tüm şanssızlıkları görebilirsin.
     Bazen mutlu olmak için tüm mutsuzlukların tadına bakabilirsin.
     Bazen iyi bir an için kötü anlara razı olabilirsin.
     Bazen bir kişi için yüzlercesine inanabilirsin.


     - Karanlıkta batıp giden tayfalar gördüm, hazin hikayerlere daldım, sert dalgalar altında kaldım. Sebepsiz gidişler gördüm. Fırtınaların hükmettiği gecelerde usanmadım yalnızlıktan. Gözlerimi örttüm, her siyah gölgelerde yansımalarla can çekiştim. Kalbimin ve zihnimin küllerini hatıra bıraktım. Kimse bilmez aslında...
     Kimse bilmez o gecelerde ne oldu, ağır taşlara çarptığımız geceleri kimse bilmez. İliklerimize kadar çektiğimiz o taze acıyı. Engin karanlıklarda yuvarlanıp giderken durduramazdı kimse. Kitapların sayfalarını koparıp güzyaşlarımızı sildiğimiz günleri kimse bilmez. Kayığı düştüğünde her yavan dalganın ağzında bir lokma olmak, uçurum ikliminde yaşamak ah!
     Ah! Hepsi gitti. Şu kasvetli hikaye benimdi, ama helak oldu hepsi.
     O dipsiz nehirlerden durgun denizlere çıktık sevgili anacığım! Seferlere çıkıyorum gülerek, okyanuslara başkaldırıyorum. Tüm kaybolmuşlar adına, tüm yaşamamışlar adına!


     - Sorun etmezdim uzaklığı da, ilham verirdi bana insanlara uzak olmak. Daha çok vaktim olurdu, daha çok ağlardım, daha çok öğrenirdim, okurdum. Daha çok görürdüm dünyayı. Beni iyileştirecek bir şeyler bulmaya çalışırdım, yalnızlık ahtapot gibi ellerini açıp çekse de içine, hiç pes etmezdim.Yirmili yaşlarımdan sonra herhangi bir şey yazmaya veya yapmaya karar verdiğimde içimde bir güvensizlik hissi oluşurdu, zamanla anlardım ki güvenecek tek gerçek, kendi gerçeğim. Şimdi öğrendiklerim güven vermese de kendi gerçeklerim tek avuntum...
     Tuttuğum kalem boş sayfaları tek tek dolduruyor, zamanında yakılmış, yıkılmış tüm gerçekleri, boş kalmış tüm hüzün tarlalarını, yarım kalmış sayfaları...
     Artık yüreğim hassas, yazıların üzerine damlalar da düşebiliyor. Sorun etmiyorum, bir şey uğruna çaba harcıyorsan bazı şeylerin gözden akması iyidir. Teşvik edilmeye ihtiyaç duyar insan, damlalar ilaçtır, ihtiyaçtır.


     - Belki de iyi biz huzur için, şimdilik kırıp-döküp, ağzına sıçmak lazım hayatın. Daha kötüye gide gide, en iyisi ortaya çıkar. Defans yapmayın Tsubasalar! Apansız kontraya çıkmalı!


     - Görülecek, işitilecek, tadılacak, okunacak, yazılacak, yapılacak o kadar çok şey birikiyor ki içimde, bundan sonra hayatımın bütün bunlara yetişmeyeceğinden korkuyordum, insanların iç sesime ve kalbime zarar vermesinden, kabuğumu kanatmalarından duyduğum korkuyu unutmak için verdiğim bu savaş bu acı kanıma karışmıştı, hissediyordum.
     Sonra La Bruyere'nin bir sözü geldi aklıma: Yaşam boyunca bazen bizden saklanan öyle değerli zevkler, öyle tatlı verilmiş sözler vardır ki, bunların bize bağışlanmasını en azından dilemek bile çok doğaldır. Ancak erdem yoluyla bunlardan vazgeçildiğini bilmekle geride bırakılabilir bu büyük çekicilik.
     Kalbimin bunca acısına ve nefes darlığıma, içimde akan kana, beynimdeki prangaya, çektiğim bunca kedere ve tüm sevdiklerime, iki damla gözyaşıma rağmen ben erdemi seçmiştim.
     Ve tüm erdemimle her şeyden vazgeçmiştim.
     Her canlı huzurlu olma yeteneğine az ya da çok sahipti, her canlı huzura doğru ilerlemeliydi.
     Ve tüm erdemimle ilerledim...


     - Hayat, mutsuzlukların ardından açan gökkuşağından ibaret.


     - En iyi sevgi, insanın eski mutsuzluklardan kaçmak için değil de, yeni mutluluklara kavuşma umuduyla beslediği sevgidir.


     - Bazen gerçekler yalandan daha çok acıtırdı canımı. Basit gerçeklerdi hep hayatımı karıştıran, acı veren. Bunları bilmek, bunları düşünmek, bunlarla yaşamak narkozu olmayan dünyama zarar veriyordu. İçimde Kafka'nın ruhunu taşımak, paragraflarıma bir palyaçonun boyalı gözyaşlarını döküyordu.
     Bu anlar geçip gidiyor ve hemen köşede acımasız, adi gerçekler sinsice yeniden ruhuma yapışıyordu. Hiç kimsenin gerçeğimi öğrenecek kadar yakınıma sokulmasına izin vermiyordum. Süslü yalanlarla güçlü gerçekler arasında doğru ayrımı yapan ruhum sefilleri oynuyordu.
     Bazen seçme şansım bile olmuyordu bu gerçekleri, birleşip bir hortum gibi içlerine alıyorlardı beni. Hiçbir şey zaman kadar gerçek değildi. Kurduğum düşler, sevinçlerim, duygularım hiçbir zaman gerçek değildi. Daha derinlere saklanıyordum.
     Biliyordum, korkmak istediğim, kurtulmak istediğim şeyin adını tam olarak bilsem kurtulacaktım bundan, ama hep böyleydi işte, gerçekler isimsiz dolaşırlardı, kalbime, düşüncelerime, ruhuma konarlardı. En beklenmedik anda ağlatırdı bu gerçekler beni, apansız bir gecede şizofreniyi oynatırlardı. Varlıklı oldukça, düşündükçe ruhumun öfkesini körüklerdi.
     Düş kırıklığımın temelinde aslında hep aynı şey vardı: İsteklerim gerçekliğin o yıkılmaz duvarına çarpıp, parçalanıyordu. (İçimdeki Kafka)


     - "Yarından korkmamızın nedeni; şimdiki zamana sadık kalamama ve eylemsiz geçirdiğimiz davranışlardır. Oysa gününde bir şeyler diken, gelecekte meyvesiz kalmaz. Gelecek beklentisinin duygusal ve normatif olarak iki ideal tipi vardır. Pozitif beklentiden iyi duygularla güvenle iyi bir gelecek hedeflenir. Negatif beklenti ise önemli bir gelecek kaygısı ile, cesaretsizliğe bağlı olarak endişe ve kuşkunun artmasıdır." Höffe


     - Ne anlatsak bizi anlamazlardı, karamsarsınız derlerdi.
     "Bağışlayın!" derdik. "Gerçeklik ve ona giden yollarla hiç işimiz olmadı."
     Sonra susardık hep beraber, yıldızlara bakardık. Son kez Dostoyevski'ye hak verir gibi:
     "Ah Sonya!... Aşağılık insanoğlu her şeye alışır merak etme!"


     - O iyi insanlar gibi atıma binip gidesim vardı... Gidemedim...


     - Jimi Hendrix'in dediği gibi: "Ben özgür?! Pekala, ben özgürsem, bu hep koştuğumdandır.  Kendimi, toplumun değer yargılarından kaçan biri olarak görmek istemişimdir. İnsanlara imza atmaları için güç kullanan, onlara hoşça vakit geçiren kızlarla tanışmak isteyen bir toplum onlar. Saçlarımı kestiğimde, saçlarını neden kestirdin diye sorarlar. İşte bunlar insanı çıldırtan şeyler. Sonra kendi kendime sorular sormaya başladım: Çok fazla mı solo söyledim? O kıza teşekkür mü etseydim? Yorgunum. Fiziksel olarak değil, zihinsel olarak. Saçlarımı arkaya doğru uzatacağım. Arkada saklanacak bir şeyler var.”


     - Tepenin üstünde bir taş düşünün, bin bir şartta, zorlukta, doğal olaylarla o tepeye vardı, çıktı. Ama bir anda yuvarlanıp gidebilir değil mi? Duygularınızdaki işçilik de böyledir. Siz en zor olanı en tepeye çıkarırsınız, bir gün yuvarlanır gider.


     - "Bir insan bütün dünyayı kazanıp kendi ruhunu kaybederse ne kazancı olur?" Lev Tolstoy


     - Bazı insanlar tektir, tek yaşar, tek görmek ister hayatı.
     Bazen gruplardan, kalabalıklardan daha tehlikelidir, etkilidir bu insan tipi. Kimseye verecek hesabı yoktur, riskleri sever, hatta sonucunu üstlenir, bedelini de kendi öder.
     Kimseye bağımlı değildir, onu anlamak zordur, kimliğini bilmek daha zordur.
     Gizeminden ve sırlarından tesadüf sonucu yakalanmadıkça kimsenin onu ele geçirmesi söz konusu değildir. Öyle amaçları ve arayışları vardır ki, bunlarda biraz değişikliğe gitse tüm kişiliğini yerlere atar. Etkisini ve karar gücünü yalnızlığından aldıkça tekdüzelikten her zaman kurtulur.


     - Hiçbir şey umut etmiyorum
     hiçbir şeyden korkmuyorum
     ben özgürüm... Nikos Kazancakis


     - Zordu gerçekçi insanlarla anlaşmak, sırf bu yüzden zor anlaşırlardı bizimle.


     - Ve gitmek
     Daima bir cevaptır bu dünyaya...                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                        

16 Ekim 2016 Pazar

Bir İdam Mahkumunun Son Günü * Victor Hugo



     - Manevi acının yanında fiziksel acı nedir ki!


     - Acaba affedilir miyim? Affedilmek mi? Kim tarafından ve neden? Nasıl? Bana acınması imkansız, tersine "İbret olsun!" diyecekler.


     - Ah! Zavallı hayalperest, önce seni hapseden üçayaklık kalın duvarı yık! Ölüm! Ölüm!


     - Şimdi sakinim. Her şey bitti, iyi bitti. Müdürün ziyaretinin beni soktuğu korkunç endişeden kurtulmuştum. Çünkü itiraf ediyorum, hala ümit ediyordum.
     Şimdi, çok şükür ki, artık ümit etmiyorum.


     - Bir kaçma şansı! Tanrım! Herhangi bir yol! Kaçmam gerekiyor! Bu şart! Hemen! Kapılardan, pencerelerden, çatıdan! Nereden olursa olsun!
     Ah! Şeytanlar! Lanet! Bu duvarı en iyi aletlerle bile oymak için aylar gerekirdi, benim ne bir çivim, ne de bir saatim var.


     - Belki onu bu şekilde reddetmekte haksızım, belki o iyi, ben kötüyüm. Ne yazık! Bu benim hatam değil. Bu benim çürümüş ve zayıf düşmüş, tamamen mahkum soluğum.


     - Ben sessizliğimi koruyordum.
     Annem bana:
     -Hiçbir şey söylemiyorsun, üzgün görünüyorsun, dedi.
     Oysa kalbimde cenneti hissediyordum.
     Bütün hayatım boyunca hatırlayacağım bir akşam...
     Bütün hayatım boyunca!

15 Ekim 2016 Cumartesi

Sputnik Sevgilim * Haruki Murakami

   


     Kısa bir aradan sonra tekrar Merhaba.

     Uzun zamandır aklımda olup da bir türlü okuyamadığım yazarlardan biri olan Haruki Murakami'yi sonunda okudum, ve çok sevdim. Severek okuyacağım yazarlar listesine hızlı bir giriş yaptı.

     Sputnik Sevgilim de kurgusu ve anlatımıyla sıkmıyor, keyifle okunuyor.

     Franz Kafka'yı çok sevdiğim için sırf adından ötürü Murakami'nin Sahilde Kafka'sını okumak istiyorum. Bu kitaptan sonra okuyacağım ikinci kitabı Sahilde Kafka olacak.

     Gelelim Sputnik Sevgilim kitabında altını çizdiğim beni etkileyen cümlelere;

     - Hayat ne denli çok seçenek sunacak olursa olsun onun gitmek istediği tek bir yol vardı: yazar olmaya giden yol. Edebiyat tutkusu ile arasına hiçbir şey giremezdi.


     - Yine de sıradan bir genelleme yapacak olursam, mükemmel olmayan yaşamlarımızda boşa harcanmış zamanların da yeri önemli değil midir? Eğer bu mükemmel olmayan yaşamlarımızdan bu tür boşa harcanmışlıkları çıkaracak olursak, yaşamlarımız mükemmel olmama özelliğini bile yitiriverir.


     - Bir kez konuşmaya başladı mı susmak bilmezdi, ama aklının uyuşmadığı kişilerin yanında (diğer bir deyişle dünyadaki insanların tamamına yakını karşısında) ağzını bıçak açmazdı. Aşırı miktarda sigara içer, ne zaman trene binecek olsa biletini kaybederdi. Aklına bir şeyler takılmayagörsün yemek yemeyi bile unuturdu.


     - “İnsan yaşamında bir kez olsun vahşi tabiatın içine karışmalı, ne kadar sıkıcı olursa olsun sağlıklı bir tek başınalığı deneyimlemeli. Tamamıyla kendine bel bağlamak zorunda olduğunu keşfedip, sonrasında kendi içindeki gerçeği, içinde gizlenmiş gücü öğrenmeli.” Kerouac - Yalnız Gezgin


     - Bach - Kahve kantatı


     - Orada derin bir sessizlik ve yalnızlık vardı. Zihni, bir kış gecesindeki gök kadar berraktı. Büyükayı ve Kutupyıldızı da kendi yerlerinde sabit halde parlamaktaydı.
     Yazması gereken pek çok şey vardı. Anlatması gereken bir sürü öyküsü. Tek bir doğru çıkış kapısı bulabilse, tutkulu hisleri ve düşünceleri lav gibi fışkıracak, oradan da entellektüel açıdan dolu dolu, orijinal eserler ardı ardına doğacaktı. İnsanların dikkati ansızın ortaya çıkan bu “alışılmadık yeteneğe sahip yeni yazar” üzerine çekilecekti. Gazetelerin kültür sayfalarında yüzünde havalı gülümsemesiyle fotoğrafları basılacak, editörler onu dairesinde ziyaret etmek için yarışacaklardı. Ancak ne yazık ki, bunların hiçbiri olmuyordu. Gerçekte olan, sadece başını ya da sonunu yazdığı yazılarıydı ama henüz bunlardan bütün bir eser çıkaramamıştı.


     - Puccini - La bohème


     - Atasözünde dendiği gibi, iyi şeylerin yetişmesi zaman alır.


     - “ Biliyor musun, kafamın içi yazmak istediklerimle dolu. Akıl almaz büyüklükte bir ambar orası” demişti Sumire. “Bir sürü imge, manzara, parça parça sözcükler, insan suretleri… hepsi beynimin içinde göz kamaştırıcı şekilde parlıyorlar, capcanlılar. Bana ‘Yaz hadi!’ diye bağırdıklarını duyup, oradan mükemmel bir hikaye çıkacak diye düşünüyorum. Yeni bir yere gidiyormuş duygusuna kapılıyorum. Ama masa başına geçip yazmaya kalkışınca önemli bir şeylerin yitip gittiğini anlıyorum. Kristalleşemiyorlar sanki, çakıl taşları gibi öylece kalakalıyorlar. Ve ben de hiçbir yere gidemiyorum.”


     - “Bende temelde bir şeyler eksik demek ki, yazar olmak için sahip olmam gereken, çok önemli bir şeyler.”


     - “Senin cinsel isteksizlik durumunla ilgili bir şey diyemem tabii” dedim. “ “O kıyıda köşede bir yerde gizleniyor da olabilir. Ama aşık olmak akıl almaz bir şeydir. Aşk bir anda seni ele geçiriverir. Belki de yarın olur bu.”
     Sumire, bakışlarını gökyüzünden bana doğru çevirdi. “Kasırga gibi mi?”
     “Öyle de denebilir.”


     - Beethoven Sonata N° 32 Daniel Barenboim


     - Myu güldü. “Sakıncası yoksa kendinden söz eder misin bana? Demek istediğim, ne tür becerilerin var? Çokca roman okuyup bolca müzik dinliyor olmanın dışında?”
     Sumire, bıçakla çatalı sessizce tabağa bıraktı, masanın üzerindeki boşluğa bakarken kendini düşündü.
     “ Becerikli olduğum şeylerden ziyade, yapamadıklarımı sıralasam daha hızlı olabilir. Yemek yapamadığım gibi temizlik yapmak da gelmez elimden. Evim dağınıktır, sık sık eşyalarımı kaybederim. Müziği severim ama müzik kulağım hiç yoktur, şarkı söyleyemem. Çok beceriksizim, bir çivi bile çakamam. Yön duygum felakettir, sağımı solumu bile sık sık birbirine karıştırırım. Çok sinirlenince bir şeyleri kırma eğilimim vardır. Bu bir tabak, kurşunkalem ya da çalar saat olabilir. Sonra pişmanlık duysam da o an bunu yapmaktan kendimi alamam. Tek kuruş birikimim yok. Sebepsiz yere sıkılganım ve neredeyse hiç arkadaşım yok.”


     - Ben bu kadına aşık oldum. Bir anda farkına vardı Sumire. Şüphe yok (buz soğuktur, gül kırmızı). Ve bu aşk beni sürükleyip bir yerlere götürmeye çalışıyor; öyle güçlü bir akıntı ki ondan kendimi korumam neredeyse olanaksız. Bana tek bir seçme hakkı bile verilmiş değil çünkü. Sürüklenip götürüldüğüm yer bugüne değin hiç görmediğim özel bir dünya olabilir. Belki de çok tehlikelidir. Orada gizlenmiş olan şeyler beni derinden, öldürücü şekilde yaralayabilir. Şimdi sahip olduğum her şey elimden çıkıp gidebilir. Ama artık dönüş yok. Kendimi bu akıntıya bırakmak dışında bir şey yapamam. Yanıp kül olsam da, yok olup gitsem de.


     - “Sen göründüğünden de tuhafmışsın.”
     “Her insan biraz tuhaftır.”
dedim.


     - “Saçma esprilerin yakıt olarak kullanıldığı bir araba icat edilirse, sen çok uzaklara gidebilirsin.”


     - “Her konuda böyledir; en faydalı bilgi, deneyimleyerek ve bedelini ödeyerek edindiğindir. Kitaptan edindiklerin değil.”

     - “Aklına estiği gibi yaşayan, bencil biri olduğumun farkındayım. Ama aklım karışmazdı. Bazı yanlışlar yapsam da, genel söyleyişle ifade edersem, doğru yolu bulacağıma inanıyordum.”


     - “Bazen çok tatlı olabiliyorsun. Noel, yaz tatili ve yeni doğmuş yavru köpeklerin toplamı gibi.”


     - “Onun yanında kulağımın içindeki o kemik çın çın çınlıyor. İnce deniz kabuklarından yapılmış
bir rüzgar çanı gibi. Bunun cinsel arzu olmadığını söylüyorsan, benim damarlarımda dolaşan
da domates suyudur o zaman.”


     - Ancak ben “hassas” insanların başkalarını incittiklerini defalarca gördüm. “Dürüst ve açık” insanların, istediklerini almak için işlerine geldiği gibi davrandıklarını gördüm. “Karşısındakinin yüreğindekileri anlamakta becerikli” olan kişilerin hiç de işten olmayan övgülere kolayca kandırıldıklarını gördüm. Bu durumda bizler kendimiz hakkında gerçekte ne biliyor olabiliriz ki?


     - Belki de bu yüzden, gençliğimin ortalarında, bir noktada, kendimle diğerleri arasında gözle görünmeyen bir sınır çekmiştim. Fark gözetmeksizin herkesle arama bir mesafe koyup, bu mesafenin kısalmamasına dikkat ederek karşımdakinin tavırlarını gözledim. Söylenenleri olduğu gibi almadım. Bu dünyada sınırsız bir tutku duyduğum şeyler sadece kitaplar ve müzikti. Ve doğal olarak da yalnız bir insana dönüşmüştüm.


     - Yoktu isteği
     Zamanın yığdığı
     Çöp dağının altında
     Gömülü olanları eşelemeye
- Yevgeni Onegin


     - Ne kadar konuşursak konuşalım hiç bıkmazdık. Konuşacak konu sıkıntısı çekmezdik. Sevgililerden bile daha tutkulu ve içtendi sohbetlerimiz. Romanlardan konuşurduk, dünyadan, etraftaki manzaradan, lisandan.
     Onunla sevgili olmanın ne harika bir şey olacağını düşünmüşümdür hep. Tenimde onun teninin sıcaklığını hissetmek isterdim. Mümkün olsa onunla evlenip birlikte yaşamayı bile isterdim.


     - “Birinci sorun, bunun ne tür bir kurmaca olduğunu henüz bilmiyor olman. Henüz konuyu bilmediğin gibi, tarzın da belirsiz daha. Bildiğin tek şey, ana karakterin adı. Buna rağmen, ben dediğin kişiyi gerçekçi bir halde oluşturmaya çalışıyorsun. Biraz zaman geçince, bu yeni kurmaca seni korumak için harekete geçecek ve sen yeni dünyanın görüntüsünü görebilir hale geleceksin. Ama henüz bu durumda değilsin. Doğal olarak tehlikeli bir noktadasın.”
     “ Demek istediğin, benim eski şanzımanımın çıkarıldığı ve yenisinin henüz yerine tam olarak oturtulmadığı. Ancak motor tıkır tıkır çalışmakta. Bunu mu kastediyorsun?”

     “Böyle de diyebilirsin.”


     - “ Bir tehlike olduğunu ben de biliyorum. Nasıl ifade edebilirim acaba? Bazen çok daralıyorum. Sanki bütün yapı darmadağın olmuş. Çekim gücüyle artık bağın kalmamış, uzayın kapkara boşluğunda tek başına savruluyormuşsun gibi bir duygu. Hangi yöne gittiğimi bile bilmiyormuşum gibi.”


     - Mack the Knife-Bobby Darin


     - “Groucho Marx’ın harika bir şarkı sözü var” dedim. “She’s in so love with me she doesn’t know anything. That’s why she’s in love with me.”


     - İdeal bir yaz tatili geçirme biçimiydi bu benim için. Sıcak, tek başına ve özgür; kimseyi rahatsız etmeden, kimseye rahatsızlık vermeden.


     - Hani sen deliksiz uyurken birisi çıkıp gelmiş, seni önce parçalara ayırmış, sonra da hızlı bir şekilde parçaları birleştirmiş gibi bir duygu desem anlaşılır olur mu? Anlıyor musun beni?
     Ne kadar bakarsam bakayım ben kesinlikle kendimim ama her zaman olduğum halimden
farklı duyumsuyorum kendimi. Ama “her zaman” nasıldım, bunu hatırlamakta güçlük
çekiyorum. Uçaktan indiğimden beridir, bu son derece gerçekçi, parçalara ayrılıp
birleştirilmiş olma yanılsamasından -muhtemelen bu bir yanılsama değil mi? -
kurtaramıyorum kendimi.


     - Ama emin olduğum bir şey var; sen burada olsaydın her şey daha iyi olurdu. Senden uzaklara gidince - Myu ile birlikte olsam dahi - kendimi yalnız hissediyorum. Daha da uzaklaşırsam, çok daha yalnız hissederim mutlaka. Umarım sen de aynısını hissediyorsundur.


     - “Ben olsam o pası vermezdim” diyeceğim tarzda pasları gördükçe başımı sağa sola sallayıp iç çektim. İnsanın, hiç tanımadığı birinin hatasını eleştirmesi çok kolay bir şeydi ve kendini iyi hissettiriyordu.


     - O çok ama çok uzaklardaydı. Bundan sonra da benden uzaklaştıkça uzaklaşacaktı. Böyle düşünmek beni hüzünlendirdi. Rüzgarın delice estiği bir gecede, yüksek bir taş duvara nedensizce, ne yapacağını bilmez bir şekilde, öylece tutunan anlamsız bir böcek gibi hissettim kendimi. Sumire benden uzaklaşıp, “Yalnızım” diyor. Ama onun yanında Myu var. Benim kimsem yok. Benim, kendimden başka kimsem yok. Her daim olduğu gibi.


     - Böyle zamanlarda hep duyumsadığım bir şeydi; dünyada benden daha acınası biri yoktur diye düşündüm.


     - Eski günleri hatırladım. Gençliğim (diye adlandırılması gereken dönemim) acaba bittiğini ne zaman haber vermişti bana? Peki, bitmiş miydi gerçekten? Daha kısa bir süre öncesine değin, hiç kuşkusuz tam bir yetişkin de sayılmazdım. Huey Lewis and the News’un birkaç parçası hit olmuştu.Bir kaç yıl öncesinin olaylarıydı bunlar. Ve ben şimdi buradaydım işte, kapalı bir çember içindeydim. Aynı yerde dönüp durmaya devam ediyordum. Hiçbir yere varamayacağımı biliyor ve buna engel olamıyordum. Ama devam etmek zorundaydım. Devam etmezsem hayatta kalmayı başaramazdım ki.


     - Ancak bunun arzu edilen türde bir şey olmadığı kesindi. Ne kadar arzu edilmeyen bir şeydi, işte asıl sorun buydu. Ne var ki, sabah olana değin elimden bir şey de gelmezdi. Sandalyeye oturup masaya iki ayağımı uzattım, kitap okuyarak gündoğumunu bekledim. Gün, doğmak bilmedi.


     - Onunla birlikte geçirdiğimiz zamanlar, bulunduğumuz çeşitli mekanlar, eski dönem belgesel filmleri gibi bölük pörçük canlandı zihnimde.


     - Her ikimiz de bilgelik denen şeye sahip değildik ve bunu telafi edebilecek bir yeteneğimiz de yoktu. Kendimizi dayandırabileceğimiz bir temel de yoktu. Bizler sonsuz sıfırlar gibiydik. Bir hiçlikten bir diğerine sürüklenen zavallı varlıklardık.


     - Gençliğimden beri tek başıma yolculuk etmeye alışkınım, ne kadar yakın olsak da, her gün sabahtan akşama dek bir başkasıyla burun buruna olmak benim için oldukça zor bir şey.


     - Dünyanın bir ucundayım, sessizce oturuyorum ve beni kimse görmüyor.


     - Buradan hiçbir yere kımıldamak istemiyorum, diye düşünüyordum. Hiç bir yere gitmek istemiyorum. Hep böyle kalmak istiyorum.


     - Arılar önceki müşterinin masaya döktüğü reçeli yalamakla meşguldüler.


     - Bütün güzel şeyler bir gün mutlaka biter.


     - O hala bir çocuk, diye düşündü. Yalnız ve korkmuş; birinin sıcaklığını istiyor. Tıpkı çam ağacının dalına tutunmuş yavru kedi gibi.


     - O zaman anladım; biz harika yol arkadaşlarıydık, ancak sonunda her birimiz kendi rotasında gidecek yalnız bir metal kütlesinden başka bir şey değildik. Uzaktan bakınca kayan yıldızlar kadar güzel görünüyorduk. Gerçekte ise, tek başımıza uzaya hapsolmuş, hiçbir yere gidemeyen tutsaklar gibiydik. Ancak iki uydunun yörüngeleri tesadüfen kesişince bir araya gelebiliyorduk. Hatta birbirimize duygularımızı bile açabilirdik. Sadece bir anlığına. Hemen sonraki an ise mutlak bir tek başınalığa doğru savrulacaktık. Günün birinde yanıp yok oluncaya dek.


     - Sumire ağlaya ağlaya iyice içini boşalttıktan sonra hiç tereddüt etmeden doğruldu yatakta, yere düşmüş pijamasını alıp giydi. Sonra, bir süre tek başına kalmak istediğini söyledi ve kendi odasına döndü. Düşünürken çok derinlere dalma e mi? Yarın yeni bir gün başlayacak ve her şey eskisi gibi devam edecek, dedim ona. Öyle tabii, dedi Sumire.


     - Yarının bugünden daha iyi olacağı umudu, ne yazık ki pek yoktu. Ancak durum ne olursa olsun, şimdi bunları düşünmenin de hiçbir yararı yoktu. Gözlerimi kapattım, derin bir uykuya dalmışım.


     - Bu sahil tek başına gelmek için aşırı sessiz ve aşırı güzeldi. Bu da bana ölümü çağrıştırdı.


     - Bir beklenti içine giriyor; heyecan, vazgeçiş, kararsızlık, kargaşa, korku hissediyor. Duyguları kabarıyor, sonra yatışıyor. Bir an her şey iyi gidecek diye düşünürken, bir sonraki an ne var ne yoksa mahvolacak gibi bir duyguya kapılıyor. Ama sonuç olarak, işler iyi gitmemişti işte.


     - “Birisi vurulunca kanı akar.”


     - Saat… sabahın dördünü biraz geçiyor. Gün henüz aydınlanmadı. Masum keçiler huzurla, bir arada uyumaktalar. Pencerenin dışında sıralanmış zeytin ağaçları bir süre daha karanlıktan besinlerini içmeye devam edecekler. Ve her zamanki gibi ay var. Ay, soğuk çatıların üzerinde asılı, kasvetli bir rahip gibi, iki avucunu uçsuz bucaksız denize doğru uzatmış.
     Dünyanın neresinde olursam olayım, günün bu zamanını, diğer tüm zamanlardan daha çok seviyorum. Bu sadece bana ait bir zaman. Ve ben, bu masada oturmuş, yazıyorum.
     Birazdan gün doğacak. Annesinin koltukaltından (sağ kolu muydu, yoksa sol kolu muydu acaba?) doğan Buda gibi, güneş yeniden dağın köşesinden yüzünü gösterecek.


     - Bu beni yabancılaştıran rahatsızlık, ilkokuldan mezun olduğumda epey azalmıştı. Etrafımdaki dünyanın düzenine ayak uydurmayı bir nebze öğrenmiştim. Ama bu uçurumu üniversiteyi bir yarıda bırakıp dünyayla resmi ilişkilerimi kesinceye dek hep içimde hissettim. Çalıların arasındaki sessiz bir yılan gibi.
     Burada beyan ediyorum:
     Ben bir günden diğerine sözcüklerle kendimi onaylıyorum.
     Öyle değil mi?
     Aynen öyle!


     - Ben, diğer bir deyişle, düşünmek denen şeyi - bu elbette benim kişisel olarak tanımladığım haliyle düşünmek- bıraktım.


     - Otlaktaki otlar ne denli uzarsa uzasın artık umurumda değil. Ot kümelerinin üzerine sırtüstü yatarak gökte sürüklenen beyaz bulutları izliyorum. Kaderimi o bulutların sürüklenip gidişine bırakıyorum. Keskin ot kokusuna, esen rüzgarın fısıltısına teslim ediyorum yüreğimi. Ne bilip ne bilmediğimi -hatta bunların arasındaki farkı bile- artık hiç mi hiç umursamıyorum.


     - Şimdi konumuza dönelim. Fazla zaman yok, durup kaybedecek vakit de. Lotte Lenya’yı bir kenara bırakalım. Metafor kullanacak zaman da yok. Daha önce de yazdığım gibi, içimizde “bildiğimiz” ile “bilmediğimiz" (bildiğimizi düşündüğümüz) şeyler önlenemez biçimde bir arada bulunuyor. Ve insanların çoğu bu ikisi arasına kullanışlı bir set çekip yaşıyorlar. Böyle yaşamak daha rahat ve elverişli oluyor. Ama ben bu seti yıkıyorum; bunu yapmak zorundayım. Setlerden nefret ediyorum; ben bu tür bir insanım!
     Bir kez daha Siyam ikizlerini örnek vereceğim; onların her zaman birbirleriyle uyumlu oldukları söylenemez. Sürekli birbirlerini anlamaya çalışıyor olamazlar. Hatta aksi durumlar çok olmalı. Sağ elin sol elin yapmaya kalkıştığı şeyden haberi olmadığı gibi, sol elin de sağ elden haberi olmaz.
     Aklım karışıyor, bakış açımı kaybediyorum. Sonra bir şeye çarpıyorum. Pat diye.
     Bir başka deyişle, söylemek istediğim, insan “bildiği (ya da bildiğini düşündüğü) şeyler” ve “bilmediği” şeyler arasında bir uyum sağlamaya çalışacaksa, duruma göre etkili bir önlem alması gerekir. Bu önlem -evet, aynen öyle- tam da düşünmektir işte. Eğer böyle yapılmazsa, her şeyden önce lanetli bir “çarpışma”ya doğru gidiyoruz demektir.
     Soru.
     Peki o halde insan hem ciddi bir şekilde düşünmemek (çimlere uzanmış, onların boy atma sesini dinleyip gökteki beyaz bulutları izlerken), hem de çarpışmadan (küt!) kaçınmak için ne yapsa iyi olur? Bu zor mudur? Hiç de değil; Teorik olarak söylersem, bu basit bir şeydir. C’est simple. Yanıt, rüya görmek. Rüya görmeye devam etmek. Rüya alemine girip oradan çıkmamak. Sonsuza dek rüya aleminde yaşamak.
     Rüyadayken, bir şey ile diğeri arasında ayırım yapma gereği duyulmaz. Hem de hiç. Zaten baştan itibaren orada bir sınır çizgisi yoktur. Bu yüzden rüyada çarpışma diye bir şey neredeyse hiç olmaz, hadi oldu diyelim, bu durumda acı duyulmaz. Ama gerçek, farklıdır. Gerçek, dişini geçirir sana.
     Gerçek. Gerçek.
     Sam Peckinpah’ın yönettiği Vahşi Belde adlı film gösterime girdiğinde bir kadın gazeteci, basın toplantısında elini kaldırıp bir soru sormuştu, “Filminizde neden o kadar çok miktarda kan gösterme gereği duymuştunuz?” diye; kadın kızmış gibiydi. Filmde oynayan aktörlerden Ernest Borgnine sıkıntılı bir yüz ifadesiyle yanıtlamıştı: “Hanımefendi, birisi vurulunca kanı akar.” Bu film, Vietnam Savaşı’nın en sıcak zamanında çekilmişti.
     Ben bu repliği seviyorum. Muhtemelen gerçekliğe dayandığı için. Anlaşılması güç bir şeyi, anlaşılması güç bir şey olarak kabul etmek. Sonra kan akması. Ateşli silah ve akan kan.
     Birisi vurulunca kanı akar.


     - 
Benim sesli olarak düşünme yöntemim bu işte. Burada hiçbir etik sorumluluğum yok. Ben… hımm, düşünüyorum sadece. Uzun bir süredir hiçbir şey düşünmemiştim. Ama şimdi düşünüyorum. Sabaha dek düşüneceğim.
     Her ne kadar bunları söylesem de, her seferinde o tanıdık, sıkıntı veren şüpheden kurtaramıyorum kendimi. Tüm zaman ve enerjimi tam anlamıyla işe yaramaz bir şey için mi kullanıyordum yoksa?
     Yağmurdan sellerin bastığı, herkesin sıkıntıya düştüğü bir yere, ben ağzına kadar dolu bir su kovası mı taşıyordum acaba? Delice gayret etme çabasından vazgeçip kendimi doğal akışa öylece bırakmalıydım belki de, öyle değil mi ama? Çarpışma. Çarpışma da neymiş?


     - Gün doğmadan önceki bu değerli zamanı daha yararlı bir şekilde kullanmak istiyorum. Ne kullanışlı ne değil buna karar vermek, başka bir yerlerdeki başka birinin işi. Şimdi o kişi bir bardak arpa çayı kadar bile umurumda değil.
     Öyle değil mi?
     Aynen öyle.
     O halde devam edelim.


     - Gerçeği söylemek gerekirse, benzer rüyaları defalarca görmüşlüğüm oldu. Her birinin farklı detayları olsa da. Mekanlar farklıydı. Ancak rüyanın akışı hep aynıydı. Rüyadan uyandığımda hissettiğim acının türü (yoğunluğu ve süresi de) yaklaşık olarak aynıydı. Aynı şey tekrar tekrar yaşanıyordu. Kör bir virajdan önce buharlı gece treninin her seferinde düdük çalışı gibi.


     - Kendimce gayretli kazı faaliyetlerimin sonunda sert bir kayalığa denk gelmiştim. Çat!… Havada asılı kalmış bu durum, böyle sürüp gidemez.


     - Duygularımı gizlemeye devam edersem, böyle silinip ortadan yok olacağım. Tüm gündoğumları ve günbatımları, parça parça alıp götürecek görüntümü. Ve bir süre sonra da ben denen bu varlık silinip gidecek, sonunda “bir hiç” olacak.


     - Her şey kristal kadar berrak. Kristal. Kristal.


     - Myu’yla birlikte olmak istiyorum. Benim için önemli olan pek çok şeyden vazgeçe geçe yaşayıp geldim bugüne. Bundan böyle artık hiçbir şeyi feda etmeyeceğim. Henüz çok geç değil. Bu yüzden Myu ile sevişmeliyim. Onun içine girmek zorundayım. O da benim içime girmeli. İki doyumsuz, kaygan yılan gibi.
     Peki Myu beni kabul etmezse, o zaman ne yaparım?
     Bu durumda bir kez daha gerçeği kabullenmekten başka çare yok.
     “Hanımefendi, birisi vurulunca kanı akar.”
     Kan akmak zorunda! Bıçağı bileyip, bir köpeğin boğazını bir yerde kesmek zorundayım.
     Öyle değil mi?
     Aynen öyle.


     - Bu yazı kendime yazdığım bir mesaj aslında. Bumerang gibi. Havaya fırlatıyorum. Uzaklardaki karanlığı yarıyor, zavallı bir yavru kangurunun canını alıyor, nihayetinde dönüp benim elime geliyor. Ama geri dönen bumerang ile aynı değil. Bunu biliyorum. Bumerang, bumerang.


     - Johann Strauss II - The Blue Danube Waltz


     - Mozart - Piano Sonata No. 8 in A minor, K. 310 [complete]


     - Myu kendi yüzüne bakar uzun bir süre. “Bu da geçecek” der kendi kendine. “Dayan. Geçip gittikten sonra mutlaka komik bir hikaye halini alacak.”


     - “ ‘Asla’ fazla güçlü bir sözcük oldu galiba. Öyle değil mi ama; bir gün bir yerde karşılaşıp yeniden birlikte oluruz belki de. Ancak yine de hala önemli bir soru var yanıtlanmayan. Aynanın hangi tarafındaki imge, ben dediğim kişinin gerçek görüntüsü? Artık bunun kararını veremeyecek haldeyim. Sözgelimi, gerçek ben, Ferdinando’yu kabul eden ben mi, yoksa Ferdinando’dan nefret eden ben mi? Bu karmaşayı çözecek gücü bulamıyorum kendimde.”


     - Denizanaları gibi, sürüklenen ruhlar gibi. Ama başımı çevirip bakmadım bile onlara. Onları fark ettiğimi birazcık da olsa belli etseydim, her biri hiç vakit kaybetmeden bir anlam yüklenmeye başlayacaktı şüphesiz. Anlam, olduğu haliyle istemesem de yüzeye itecekti. Zihnimi onlara sımsıkı kapattım ve geçip gitmelerini bekledim.


     - Ama orada hissettiğim şey, hiçbir şeye benzemeyen bir yalnızlıktı. Bunu fark ettiğim anda, beni çevreleyen dünyadan birkaç renk daha sonsuza dek silinip gidiverdi. Bu boşluk duygusunun enkazı içinden, yıkık dökük dağın tepesinden, kendi yaşamımı çok ilerisine kadar görebildim.
     Çocukluğumda bilimkurgu çizgi romanlarında gördüğüm, insansız gezegenlerdeki ıssız manzaraya benziyordu. Orada hiçbir yaşam belirtisi yoktu. Günler öyle uzundu ki geçmek bilmiyordu, hava ya aşırı soğuk ya da aşırı sıcaktı. Beni oraya götürmüş olan uzay aracı, bir anda ortadan kayboluvermişti. Artık hiçbir yere gidemezdim. Bir şekilde, kendi çabamla hayatta kalmak zorundaydım.


     - Ama bu, suların yükselip alçalması,mevsimlerin değişimi gibi, elimizde olmayan, değiştiremeyeceğimiz bir şeydi. Bu anlamda, bizimki değiştirilemeyecek bir kaderdi denebilir. Onunla aramızdaki tuhaf dostluk, ilişkimizde ne denli tedbirli davranırsak davranalım, ne kadar serinkanlılıkla hareket edersek edelim sonsuza dek sürmeyecekti. En sonunda bir çıkmaz sokağa ulaşmamız kaçınılmazdı. Acı verici biçimde kesindi bu.


     - Sumire’yi yitirine, içimde de pek çok şeyin kaybolduğunu anladım. Sanki dalgaların çekilmesiyle sahildeki bazı şeylerin sürüklenip gitmesi gibi. Geride kalan, benim için artık doğru düzgün bir anlamı olmayan, rayından çıkmış ve boş bir dünyaydı. Karanlık, soğuk bir dünyaydı bu. Benimle Sumire arasında geçenler, bu yeni dünyada artık yaşanmayacaktı. Bunu anlamıştım.
     Her insanın, hayatının özel bir zamanında elde etme şansına sahip olduğu birtakım özel şeyler vardır. Bunlar, küçük birer kıvılcım gibidirler. Dikkatli ve şanslı olanlar, bunları özenle korur, büyütür meşale olarak kullanır. Ancak bir kez kaybedince o kıvılcım bir daha geri gelmez. Benim tek kaybettiğim Sumire değildi. Onunla birlikte, o değerli kıvılcım da dahil, her şeyi yitirmiştim.


     - Ben dediğim kişi, istesem de istemesem de, o zamansallığın devamında kısılı kalmıştı. Oradan çıkamıyordu. Hayır, bu doğru değildi. Oradan çıkmayı istemeyen aslında bendim.


     - Bunlara rağmen, bir daha asla eski ben olmayacağım. Yarın başka bir insan olacağım. Ancak etrafımdaki hiç kimse Japonya’ya dönenin eskisinden farklı bir kişi olduğunu fark edemeyecek. Dışarıdan bakıldığında, tek bir şeyin bile değiştiği anlaşılmayacak çünkü. Fakat, içimde bir şeyler yanıp kül olmuş, yok olmuş olacak. Bir yerlerde kan akmış, içimden bir şeyler kopmuş olacak. Yüzüm düşecek, dilim tutulacak. Kapılar açılıp kapılar kapanacak. Işıklar sönecek. Bugün bu benim için son gün. Bu son günbatımım. Şafak sökünce ben artık burada olmayacağım. Bu bedene başka bir insan girmiş olacak.
     Neden insanlar bu denli yalnız olmak zorundalar? Neden bu denli yalnız olunmak zorunda? Bu dünyada bu kadar çok insan yaşarken, her birimiz bir başkasından bir şeyler beklerken, neden bu kadar yalnızız? Ne için? Yoksa gezegenimiz, insanların yalnızlığından beslenerek mi sağlıyor dönüşünü?


     - Kitaplardaki dünyanın etrafımdaki yaşamdan daha canlı olduğunu hissediyordum. Orada hiç görmediğim bir manzara genişleyip uzuyordu. Kitaplar ve müzik benim en iyi arkadaşlarım olmuştu.


     - Düşüncelerimi kimseyle paylaşmıyor, tek başıma hareket ediyordum. Ama kendimi yalnız da hissetmiyordum. Bunun olağan bir şey olduğunu düşünüyordum çünkü. Bana göre insanlar nihayetinde tek başlarına hayatta kalmak zorundaydı.


     - Çok uzun bir süre düşünceler kimseyle paylaşılmayınca, sonunda tek kişilik bir bakış açısının dışına çıkılamadığını anladım. Tamamen tek başına olmanın korkunç bir yalnızlık olduğunu düşünmeye başladım.


     - Bu durum hem benim, hem de onun için iyi olmuştu. Her şey geçmişte kalmıştı artık. Yine de bazen onun teninin sıcaklığını özlemiyor değildim, kaç kez ona telefon etmekten son anda alıkoydum kendimi.


     - Geriye kalan, birinci derecede önemli anlam ise varlık değil, yokluktu. Yaşamın sıcaklığı değil, belleğin suskunluğuydu.


     - Bach - The Art of Fugue, BWV 1080 [complete on Organ]


     - Bir şekilde her birimiz hayatımıza devam ediyoruz, diye düşündüm. Ne kadar büyük ve ciddi kayıplar yaşasak da, ne denli önemli bir şey elimizden alınmış olsa da ya da sadece üzerimizdeki deri aynı kalıp kendimiz tamamıyla farklı bir insana dönüşmüş olsak da, sessizce yaşamımızı sürdürüyoruz. Bizim için belirlenmiş zamanının sonuna gittikçe yaklaşıyor, ardımızda bıraktığımız zaman dilimi uzaklaşıp kaybolurken ona veda ediyoruz. Gündelik hayatın sonu gelmez işini gücünü tekrar tekrar - bazı durumlarda büyük bir beceriyle - yaparak. Böyle düşününce büyük bir boşluk duygusuna kapıldım.


     - “Seni çok özledim.” diyorum.
     “Ben de seni çok özledim” diyor. “Seni göremeyince çok daha iyi anladım. Sanki bütün gezegenler önümde tek bir sıra halinde dizilmişler gibi açık bir şekilde anladım. Sana gerçekten ihtiyacım var. Sen benim bir parçamsın. Ben senin bir parçanım. Bir yerlerde -neresi olduğunu hatırlamadığım bir yerde- bir şeyin boğazını kestim sanırım. Bıçağımı bileyip taş gibi bir kalple..."