Haruki Murakami etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Haruki Murakami etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

1 Ağustos 2017 Salı

Karanlıktan Sonra * Haruki Murakami


     - Şehrin iniltisi, basso continuo olarak sürüp gidiyor. Alçalıp yükselmeyen, monoton, ancak uğursuz bir şeyler meydana geleceğinin habercisi bir inilti bu.


     - Go Away Little Girl - Percy Faith


     - Burt Bacharach - The April Fools


     - More Martin Denny Exotica


     - My Ideal - Art Tatum Ben Webster


     - Alphaville filmi.


     - Sophisticated Lady - Duke Ellington


     - Pet Shop Boys - Jealousy


     - Daryl Hall & John Oates - I Can't Go For That


     - Bıçak Sırtı filmi (Blade Runner)


     - Ivo Pogorelich - Bach - English Suite No. 2 in A minor, BWV 807


     - Curtis Fuller - 'Five Spot After Dark'


     - Aşk Hikayesi filmi (Love Story)


     - Önemsiz, güçsüz biriyim. Ne bilgim yeterli ne de yeterince akıllıyım. Güzel olmadığım gibi, beni seven biri de yok. Sağlam bir benlik inşa etmekten söz ediyorsak, bunu başardığımı sanmıyorum. Kendi dar dünyamda tökezleyip duruyorum işte. Böyle birinin nesine imreniyor ki Eri?
     Senin için bu daha hazırlık aşaması gibi bir şey. Öyle kolayca sonuca ulaşamazsın. Muhtemelen zamana ihtiyacı olanlardansın.


     - Eylem düşüncenin rastlantısal sonucu mudur yoksa eylemin sonucu olarak mı düşünce gelir?


     - Üzerinde durduğumuz zemin var ya, çok sağlammış gibi görünür ama en ufak bir şey olduğunda, pat diye altımızdan kayıp gidebilir. Ve bir kez altımızdan çekilmeyegörsün, işte o zaman sonumuz gelmiş demektir; bir daha eskiye dönemeyiz. Sonrasında, yerin altındaki o karanlık dünyada bir başımıza yaşamaktan başka çaremiz kalmaz.


     - Zamanla, kendi dünyam diyebileceğim bir şeyi yavaş yavaş meydana getirdiğimi düşünüyorum. Ve orada tek başıma olduğumda, biraz rahatlıyorum. Ancak kendime özellikle böyle bir dünya yaratmış olmam, aslında çok hassas ve zayıf bir insan olduğum anlamına gelmez mi zaten? Genel olarak toplumun gözünde benim dünyam cılız, zayıf bir dünyadır. Mukavvadan yapılmış gibi, biraz kuvvetli rüzgar esse, savrulup gidiverecekmiş gibi...


     - Sonny Rollins - SonnyMoon For Two


     - Suga Shikao - Ringo Juice


     - "Benimle sohbet etmek pek ilginç değildir."
     "Daha önce biri böyle mi söyledi yoksa sana? Seninle sohbet etmek hiç ilginç değil diye?"
     Mari başını sallıyor. "Hayır, öyle bir şey olmadı."
     "O halde endişelenecek bir şey de yok."
     "Karanlık bir kişiliğim olduğu söylendi ama" diyor Mari dürüstçe, "birkaç kez..."


     - Burada da yeni bir gün başlamakta. Diğer günlerden farksız bir gün olabilir bu ya da pek çok anlamda hafızalarda iz bırakacak bir gün de olabilir. Ancak hangisi olursa olsun, şu an için yeni gün, herkes için, henüz üzerine hiçbir şey yazılmamış beyaz bir sayfa.

19 Aralık 2016 Pazartesi

Sınırın Güneyinde Güneşin Batısında * Haruki Murakami

                                                       

 
      Merhabalar;

     Bu postumda ikinci okuduğum Murakami kitabıyla karşınızdayım. Okuduğum ilk kitap Sputnik Sevgilim idi. her iki kitaptan da inanılmaz derecede keyif aldım, diğer Murakami kitaplarını da okuyacağım. Gelelim kitapta alıntıladığım kısımlara;


     - "Hacime" Japonca'da "başlangıç" demektir.


     - Tek çocuk olarak, ben de bu garip olanlardan biriydim. Bu konuda aşağılık kompleksine kapılmıştım, benimle ilgili bir şeyler farklıydı sanki, bütün diğer insanların sahip olduğu ve olağan karşıladığı şeyden yoksundum.
     Tek çocuk deyişinden nefret ediyordum. Onu her duyduğumda, bir şeylerimin eksik olduğunu hissediyordum -tam bir insan değilmişim gibi. Tek çocuk deyişi orada öylece durmuş, suçlayan parmağıyla beni işaret ediyordu. Bana "Eksik bir şeyler var dostum" diyordu.


     - Her şey yoluna girecek, diyordu bana. Biraz daha bekle, her şey düzelecek.


     - Dışarıdan soğuk ve çok temkinli duruyordu. Sınıftakilerden bazıları onu çok soğuk ve kibirli bulmuş olmalıydılar. Fakat ben başka bir şey bulmuştum -yüzeyin altında sıcak ve kırılgan bir taraf. Tıpkı saklambaç oynayan bir çocuk gibi, çok derinlere saklanmış ama bulunmayı umuyordu.


     Beethoven - 6th Symphony - Pastoral


     - Etrafımdaki kimsenin bilmediği bir dünya bulmuştum -sadece benim girmeme izin verilen gizli bir bahçe. Başka bir boyuta geçiş yapmış, yükselmiştim.


     Pretend - Nat King Cole


     - Pretend you're happy when you're blue
      It isn't very hard to do.


     - Konuşurken, söylemek istediğim her şey birbirine girmişti ve yaptığım açıklama sonsuza dek sürecek gibiydi. Fakat anlatmaya çalıştığım şey şuydu: şu anda burada olan ben, bir kardeşi olmadan büyümüştüm. Eğer kız veya erkek kardeşim olsaydı, o zamanki ben, şimdiki ben olmazdım. Dolayısıyla şu anda karşınızda olan bana, kardeşlerim olsa nasıl hissedeceğimin sorulması tuhaf geliyor.


     - "Bu dünyada, değiştirilebilen ve değiştirilemeyen bazı şeyler var. Ve geçen zaman geri döndürülemez. Bugüne kadar geldiysek, geriye dönemeyiz. Öyle değil mi?"
     Kafamı salladım.
     "Belli bir süre geçtikten sonra, işler sertleşiyor. Kovanın içindeki çimento gibi. Ve artık geri dönemeyiz. Demek istediğin, senin içinde büyüdüğün çimento artık sertleşti, bu nedenle şu anki sen, başka biri olamazsın."


     Nat King Cole South of the Border


     - Ama kitap ve müzikle edindiğim tecrübeleri insanlara anlatmak konusunda hiçbir istek duymuyordum. Başkası olmadığım, yalnızca kendim olduğum için mutluydum. Bu açıdan bana yalnız kovboy denilebilirdi. Bütün takım oyunlarından nefret ediyordum. Başkasına karşı sayı almam gereken yarış türlerinden nefret ediyordum. Ben daha çok durmadan yüzmek istiyordum, yalnız ve sessizlik içinde.


     - Yukarıya baktım ve bir kuşun yavaşça gökyüzünde bir çember çizdiğini gördüm. Düşündüm de, harika bir şey olmalıydı, kuş olmak. Bütün kuşların tek yapması gereken şey uçmaktı.


     - "Korkuyorum" dedi. "Bu aralar kendimi kabuksuz bir salyangoz gibi hissediyorum."
     "Ben de korkuyorum" dedim. "Kendimi perdesiz ayaklı bir kurbağa gibi hissediyorum."


     
- O zamanlar bilmiyordum. Birini tekrar düzelemeyecek kadar kötü kırabileceğimi. İnsan, sadece var olarak diğer bir insanda dönüşü olmayan yaralar açabiliyordu.


     - "Her şeyi kendi kendine düşünmeyi yeğliyorsun ve aklından ne geçtiğini kimsenin bilmesini istemiyorsun. Belki de tek çocuk olduğun içindir. Kendi başına düşünmeye ve davranmaya alışmışsın. Bir hesaplar yapıyorsun, eğer aklına yatıyorsa, senin için yeterli oluyor." 



     - Birini asla isteyerek incitmedim fakat iyi niyetlerle yola çıksam da koşullar gerektirdiğinde tamamen benmerkezci, hatta acımasız biri olabiliyordum. Birkaç akla yatkın bahaneyi kullanarak sevdiğim bir insana düzelmeyecek zararlar verebilen türden biriyim.


     - Bana verilen işi mekanik olarak yapıyor ve kalan zamanımı kitap okuyarak veya müzik dinleyerek geçiriyordum. Çalışmanın sadece sıkıcı bir zorunluluk olduğuna karar verdim ve çalışmadığım zamanlarda en iyi şekilde vakit geçirip kendi başıma eğleniyordum. Ama insanlarla iyi anlaşamadığımdan değil. Okul arkadaşlarımı yakından tanımak için çaba göstermiyordum. Boş zamanlarımı kendime ayırmaya karar vermiştim.


     Schubert-Die Winterreise D 911 (Complete)


     - Gerçek, samimi bir tebessüm. Güvende olması için bütün resmi sarmalayıp götürmek isteyeceğiniz türden bir tebessüm.


     - Hep yalnızdım. Yanımda olmanın ne kadar muhteşem olabileceğini düşündüm hep. Gerçekte yanımda olmasan bile yazışabilirdik. Her şey çok daha farklı olabilirdi. Hayata karşı daha sağlam durabilirdim.


     - Bir şey kötü gider ve bütün taşlar devrilir. Kendinizi kurtarmanın hiçbir yolu yoktur. Ta ki biri sizi çekip çıkarana kadar.


     - Sadece kitap okudum ve kendime döndüm. Ve katılaştım. Dışarıya karşı duruşumu kastediyorum. Böylece sonunda çoğu insan benim kibirli, kendini beğenmiş biri olduğum fikrine vardı. Belki de öyle biri olmuştum.


     - "Sen mutlusun, değil mi?" diye sordu.
     "Bilmiyorum. En azından mutsuz değilim, yalnız da."
     Bir dakika sonra ekledim, "Ama bazen hayatımın en mutlu günlerinin sizin evin salonunda beraber müzik dinlerken geçirdiğim fikrine kapılıyorum."


     Frank Sinatra - Embraceable You


     Arabistanlı Lawrence filmi


     - Yukiko'nun ilk erkeğiydi. İlk seferde herkes hata yapar.


     Talking Heads - "Burning Down The House"


     - "Asıl acı olan şey, geri dönemeyeceğimiz gerçeği. Bir kez ilerlemeye başladın mı, ne yaparsan yağ gittiğin yoldan geri dönemiyorsun. En ufak bir sapma her şeyi sonsuza dek değiştiriyor."


     Duke Ellington - The Star-Crossed Lovers


     - "Buradasın" diyerek devam ettim. "En azından buradaymış gibi görünüyorsun. Belki de yoksun. Belki de bu sadece gölgen. Gerçek sen başka bir yerde. Ya da çok, çok uzun zaman önce ortadan kaybolmuştun zaten. Anlamak için elimi uzatıyorum ama sen bir muhtemelen bulutunun arkasına gizlenmişsin. Sonsuza dek böyle devam edebileceğimizi mi düşünüyorsun?"


     Nat King Cole South of the Border


     Casablanca - As Time Goes By - Original Song by Sam (Dooley Wilson)


     - O müziği bir daha duymak istemememin Şimamoto'dan kalan anılarla hiçbir alakası yoktu. Şarkı, eskisi gibi hissettirmiyordu sadece. Nedenini bilmiyordum. Yıllar önce o melodide yakaladığım o özel şey artık yoktu. Hala çok güzel bir müzikti, ama o kadar. Çok güzel bir parçanın ölmüş bedenine takılıp kalmaya hiç niyetli değildim.


     - Kendimi sürekli başka biri olmaya uğraşıyormuş gibi hissediyorum. Yeni bir yer bulmaya, yeni bir hayata başlamaya, yeni bir ben olmaya çalışıyorum sanki. Bu büyümenin bir parçası sanırım, aynı zamanda kendini yeniden keşfetme çabası. Yeni bir ben olarak her şeyden kurtulabilirdim. Kendimden kaçabileceğime cidden inandım -çabalamaya devam ettiğim sürece. Ama hep sonunda dibe vurdum. Her nereye gidersem gideyim karşımda hep kendimi buldum. Eksikler olduğu gibi kaldı. Aynı eksik parçalar asla doyuramayacağım bir açlıkla üstüme geliyordu. Galiba beni tanımlayan şeyler bu noksanlıkların ta kendisiydi.


     - Şafak yaklaştığında uyumaya çalışmayı bıraktım. Pijamamın üzerine bir hırka geçirdim, mutfağa doğru giderek biraz kahve yaptım. Mutfak masasına oturdum ve her geçen dakika gökyüzünün biraz daha aydınlanışını izledim. Şafağı görmeyeli çok olmuştu. Gökyüzünün bir köşesinde mavi bir bulut çizgisi belirdi ve kağıdın üstündeki mavi mürekkep gibi yavaşça ufka doğru yayıldı. Dünyadaki bütün mavileri bir araya toplayıp en mavisini, ideal maviyi seçmek isteseydiniz seçeceğiniz mavi bu olurdu. Aklımdan hiçbir şey geçirmeyerek dirseklerimi masaya dayadım ve bu manzaraya baktım. Güneş kendini ufuktan gösterdiğinde mavi renk, güneş ışığı tarafından yutulmuştu. Mezarlığın üstünde, bembeyaz bir bulut gezinmeye başladı. Yeni bir gün başlamıştı. Bugünün ne getireceğini bilmiyordum.



15 Ekim 2016 Cumartesi

Sputnik Sevgilim * Haruki Murakami

   


     Kısa bir aradan sonra tekrar Merhaba.

     Uzun zamandır aklımda olup da bir türlü okuyamadığım yazarlardan biri olan Haruki Murakami'yi sonunda okudum, ve çok sevdim. Severek okuyacağım yazarlar listesine hızlı bir giriş yaptı.

     Sputnik Sevgilim de kurgusu ve anlatımıyla sıkmıyor, keyifle okunuyor.

     Franz Kafka'yı çok sevdiğim için sırf adından ötürü Murakami'nin Sahilde Kafka'sını okumak istiyorum. Bu kitaptan sonra okuyacağım ikinci kitabı Sahilde Kafka olacak.

     Gelelim Sputnik Sevgilim kitabında altını çizdiğim beni etkileyen cümlelere;

     - Hayat ne denli çok seçenek sunacak olursa olsun onun gitmek istediği tek bir yol vardı: yazar olmaya giden yol. Edebiyat tutkusu ile arasına hiçbir şey giremezdi.


     - Yine de sıradan bir genelleme yapacak olursam, mükemmel olmayan yaşamlarımızda boşa harcanmış zamanların da yeri önemli değil midir? Eğer bu mükemmel olmayan yaşamlarımızdan bu tür boşa harcanmışlıkları çıkaracak olursak, yaşamlarımız mükemmel olmama özelliğini bile yitiriverir.


     - Bir kez konuşmaya başladı mı susmak bilmezdi, ama aklının uyuşmadığı kişilerin yanında (diğer bir deyişle dünyadaki insanların tamamına yakını karşısında) ağzını bıçak açmazdı. Aşırı miktarda sigara içer, ne zaman trene binecek olsa biletini kaybederdi. Aklına bir şeyler takılmayagörsün yemek yemeyi bile unuturdu.


     - “İnsan yaşamında bir kez olsun vahşi tabiatın içine karışmalı, ne kadar sıkıcı olursa olsun sağlıklı bir tek başınalığı deneyimlemeli. Tamamıyla kendine bel bağlamak zorunda olduğunu keşfedip, sonrasında kendi içindeki gerçeği, içinde gizlenmiş gücü öğrenmeli.” Kerouac - Yalnız Gezgin


     - Bach - Kahve kantatı


     - Orada derin bir sessizlik ve yalnızlık vardı. Zihni, bir kış gecesindeki gök kadar berraktı. Büyükayı ve Kutupyıldızı da kendi yerlerinde sabit halde parlamaktaydı.
     Yazması gereken pek çok şey vardı. Anlatması gereken bir sürü öyküsü. Tek bir doğru çıkış kapısı bulabilse, tutkulu hisleri ve düşünceleri lav gibi fışkıracak, oradan da entellektüel açıdan dolu dolu, orijinal eserler ardı ardına doğacaktı. İnsanların dikkati ansızın ortaya çıkan bu “alışılmadık yeteneğe sahip yeni yazar” üzerine çekilecekti. Gazetelerin kültür sayfalarında yüzünde havalı gülümsemesiyle fotoğrafları basılacak, editörler onu dairesinde ziyaret etmek için yarışacaklardı. Ancak ne yazık ki, bunların hiçbiri olmuyordu. Gerçekte olan, sadece başını ya da sonunu yazdığı yazılarıydı ama henüz bunlardan bütün bir eser çıkaramamıştı.


     - Puccini - La bohème


     - Atasözünde dendiği gibi, iyi şeylerin yetişmesi zaman alır.


     - “ Biliyor musun, kafamın içi yazmak istediklerimle dolu. Akıl almaz büyüklükte bir ambar orası” demişti Sumire. “Bir sürü imge, manzara, parça parça sözcükler, insan suretleri… hepsi beynimin içinde göz kamaştırıcı şekilde parlıyorlar, capcanlılar. Bana ‘Yaz hadi!’ diye bağırdıklarını duyup, oradan mükemmel bir hikaye çıkacak diye düşünüyorum. Yeni bir yere gidiyormuş duygusuna kapılıyorum. Ama masa başına geçip yazmaya kalkışınca önemli bir şeylerin yitip gittiğini anlıyorum. Kristalleşemiyorlar sanki, çakıl taşları gibi öylece kalakalıyorlar. Ve ben de hiçbir yere gidemiyorum.”


     - “Bende temelde bir şeyler eksik demek ki, yazar olmak için sahip olmam gereken, çok önemli bir şeyler.”


     - “Senin cinsel isteksizlik durumunla ilgili bir şey diyemem tabii” dedim. “ “O kıyıda köşede bir yerde gizleniyor da olabilir. Ama aşık olmak akıl almaz bir şeydir. Aşk bir anda seni ele geçiriverir. Belki de yarın olur bu.”
     Sumire, bakışlarını gökyüzünden bana doğru çevirdi. “Kasırga gibi mi?”
     “Öyle de denebilir.”


     - Beethoven Sonata N° 32 Daniel Barenboim


     - Myu güldü. “Sakıncası yoksa kendinden söz eder misin bana? Demek istediğim, ne tür becerilerin var? Çokca roman okuyup bolca müzik dinliyor olmanın dışında?”
     Sumire, bıçakla çatalı sessizce tabağa bıraktı, masanın üzerindeki boşluğa bakarken kendini düşündü.
     “ Becerikli olduğum şeylerden ziyade, yapamadıklarımı sıralasam daha hızlı olabilir. Yemek yapamadığım gibi temizlik yapmak da gelmez elimden. Evim dağınıktır, sık sık eşyalarımı kaybederim. Müziği severim ama müzik kulağım hiç yoktur, şarkı söyleyemem. Çok beceriksizim, bir çivi bile çakamam. Yön duygum felakettir, sağımı solumu bile sık sık birbirine karıştırırım. Çok sinirlenince bir şeyleri kırma eğilimim vardır. Bu bir tabak, kurşunkalem ya da çalar saat olabilir. Sonra pişmanlık duysam da o an bunu yapmaktan kendimi alamam. Tek kuruş birikimim yok. Sebepsiz yere sıkılganım ve neredeyse hiç arkadaşım yok.”


     - Ben bu kadına aşık oldum. Bir anda farkına vardı Sumire. Şüphe yok (buz soğuktur, gül kırmızı). Ve bu aşk beni sürükleyip bir yerlere götürmeye çalışıyor; öyle güçlü bir akıntı ki ondan kendimi korumam neredeyse olanaksız. Bana tek bir seçme hakkı bile verilmiş değil çünkü. Sürüklenip götürüldüğüm yer bugüne değin hiç görmediğim özel bir dünya olabilir. Belki de çok tehlikelidir. Orada gizlenmiş olan şeyler beni derinden, öldürücü şekilde yaralayabilir. Şimdi sahip olduğum her şey elimden çıkıp gidebilir. Ama artık dönüş yok. Kendimi bu akıntıya bırakmak dışında bir şey yapamam. Yanıp kül olsam da, yok olup gitsem de.


     - “Sen göründüğünden de tuhafmışsın.”
     “Her insan biraz tuhaftır.”
dedim.


     - “Saçma esprilerin yakıt olarak kullanıldığı bir araba icat edilirse, sen çok uzaklara gidebilirsin.”


     - “Her konuda böyledir; en faydalı bilgi, deneyimleyerek ve bedelini ödeyerek edindiğindir. Kitaptan edindiklerin değil.”

     - “Aklına estiği gibi yaşayan, bencil biri olduğumun farkındayım. Ama aklım karışmazdı. Bazı yanlışlar yapsam da, genel söyleyişle ifade edersem, doğru yolu bulacağıma inanıyordum.”


     - “Bazen çok tatlı olabiliyorsun. Noel, yaz tatili ve yeni doğmuş yavru köpeklerin toplamı gibi.”


     - “Onun yanında kulağımın içindeki o kemik çın çın çınlıyor. İnce deniz kabuklarından yapılmış
bir rüzgar çanı gibi. Bunun cinsel arzu olmadığını söylüyorsan, benim damarlarımda dolaşan
da domates suyudur o zaman.”


     - Ancak ben “hassas” insanların başkalarını incittiklerini defalarca gördüm. “Dürüst ve açık” insanların, istediklerini almak için işlerine geldiği gibi davrandıklarını gördüm. “Karşısındakinin yüreğindekileri anlamakta becerikli” olan kişilerin hiç de işten olmayan övgülere kolayca kandırıldıklarını gördüm. Bu durumda bizler kendimiz hakkında gerçekte ne biliyor olabiliriz ki?


     - Belki de bu yüzden, gençliğimin ortalarında, bir noktada, kendimle diğerleri arasında gözle görünmeyen bir sınır çekmiştim. Fark gözetmeksizin herkesle arama bir mesafe koyup, bu mesafenin kısalmamasına dikkat ederek karşımdakinin tavırlarını gözledim. Söylenenleri olduğu gibi almadım. Bu dünyada sınırsız bir tutku duyduğum şeyler sadece kitaplar ve müzikti. Ve doğal olarak da yalnız bir insana dönüşmüştüm.


     - Yoktu isteği
     Zamanın yığdığı
     Çöp dağının altında
     Gömülü olanları eşelemeye
- Yevgeni Onegin


     - Ne kadar konuşursak konuşalım hiç bıkmazdık. Konuşacak konu sıkıntısı çekmezdik. Sevgililerden bile daha tutkulu ve içtendi sohbetlerimiz. Romanlardan konuşurduk, dünyadan, etraftaki manzaradan, lisandan.
     Onunla sevgili olmanın ne harika bir şey olacağını düşünmüşümdür hep. Tenimde onun teninin sıcaklığını hissetmek isterdim. Mümkün olsa onunla evlenip birlikte yaşamayı bile isterdim.


     - “Birinci sorun, bunun ne tür bir kurmaca olduğunu henüz bilmiyor olman. Henüz konuyu bilmediğin gibi, tarzın da belirsiz daha. Bildiğin tek şey, ana karakterin adı. Buna rağmen, ben dediğin kişiyi gerçekçi bir halde oluşturmaya çalışıyorsun. Biraz zaman geçince, bu yeni kurmaca seni korumak için harekete geçecek ve sen yeni dünyanın görüntüsünü görebilir hale geleceksin. Ama henüz bu durumda değilsin. Doğal olarak tehlikeli bir noktadasın.”
     “ Demek istediğin, benim eski şanzımanımın çıkarıldığı ve yenisinin henüz yerine tam olarak oturtulmadığı. Ancak motor tıkır tıkır çalışmakta. Bunu mu kastediyorsun?”

     “Böyle de diyebilirsin.”


     - “ Bir tehlike olduğunu ben de biliyorum. Nasıl ifade edebilirim acaba? Bazen çok daralıyorum. Sanki bütün yapı darmadağın olmuş. Çekim gücüyle artık bağın kalmamış, uzayın kapkara boşluğunda tek başına savruluyormuşsun gibi bir duygu. Hangi yöne gittiğimi bile bilmiyormuşum gibi.”


     - Mack the Knife-Bobby Darin


     - “Groucho Marx’ın harika bir şarkı sözü var” dedim. “She’s in so love with me she doesn’t know anything. That’s why she’s in love with me.”


     - İdeal bir yaz tatili geçirme biçimiydi bu benim için. Sıcak, tek başına ve özgür; kimseyi rahatsız etmeden, kimseye rahatsızlık vermeden.


     - Hani sen deliksiz uyurken birisi çıkıp gelmiş, seni önce parçalara ayırmış, sonra da hızlı bir şekilde parçaları birleştirmiş gibi bir duygu desem anlaşılır olur mu? Anlıyor musun beni?
     Ne kadar bakarsam bakayım ben kesinlikle kendimim ama her zaman olduğum halimden
farklı duyumsuyorum kendimi. Ama “her zaman” nasıldım, bunu hatırlamakta güçlük
çekiyorum. Uçaktan indiğimden beridir, bu son derece gerçekçi, parçalara ayrılıp
birleştirilmiş olma yanılsamasından -muhtemelen bu bir yanılsama değil mi? -
kurtaramıyorum kendimi.


     - Ama emin olduğum bir şey var; sen burada olsaydın her şey daha iyi olurdu. Senden uzaklara gidince - Myu ile birlikte olsam dahi - kendimi yalnız hissediyorum. Daha da uzaklaşırsam, çok daha yalnız hissederim mutlaka. Umarım sen de aynısını hissediyorsundur.


     - “Ben olsam o pası vermezdim” diyeceğim tarzda pasları gördükçe başımı sağa sola sallayıp iç çektim. İnsanın, hiç tanımadığı birinin hatasını eleştirmesi çok kolay bir şeydi ve kendini iyi hissettiriyordu.


     - O çok ama çok uzaklardaydı. Bundan sonra da benden uzaklaştıkça uzaklaşacaktı. Böyle düşünmek beni hüzünlendirdi. Rüzgarın delice estiği bir gecede, yüksek bir taş duvara nedensizce, ne yapacağını bilmez bir şekilde, öylece tutunan anlamsız bir böcek gibi hissettim kendimi. Sumire benden uzaklaşıp, “Yalnızım” diyor. Ama onun yanında Myu var. Benim kimsem yok. Benim, kendimden başka kimsem yok. Her daim olduğu gibi.


     - Böyle zamanlarda hep duyumsadığım bir şeydi; dünyada benden daha acınası biri yoktur diye düşündüm.


     - Eski günleri hatırladım. Gençliğim (diye adlandırılması gereken dönemim) acaba bittiğini ne zaman haber vermişti bana? Peki, bitmiş miydi gerçekten? Daha kısa bir süre öncesine değin, hiç kuşkusuz tam bir yetişkin de sayılmazdım. Huey Lewis and the News’un birkaç parçası hit olmuştu.Bir kaç yıl öncesinin olaylarıydı bunlar. Ve ben şimdi buradaydım işte, kapalı bir çember içindeydim. Aynı yerde dönüp durmaya devam ediyordum. Hiçbir yere varamayacağımı biliyor ve buna engel olamıyordum. Ama devam etmek zorundaydım. Devam etmezsem hayatta kalmayı başaramazdım ki.


     - Ancak bunun arzu edilen türde bir şey olmadığı kesindi. Ne kadar arzu edilmeyen bir şeydi, işte asıl sorun buydu. Ne var ki, sabah olana değin elimden bir şey de gelmezdi. Sandalyeye oturup masaya iki ayağımı uzattım, kitap okuyarak gündoğumunu bekledim. Gün, doğmak bilmedi.


     - Onunla birlikte geçirdiğimiz zamanlar, bulunduğumuz çeşitli mekanlar, eski dönem belgesel filmleri gibi bölük pörçük canlandı zihnimde.


     - Her ikimiz de bilgelik denen şeye sahip değildik ve bunu telafi edebilecek bir yeteneğimiz de yoktu. Kendimizi dayandırabileceğimiz bir temel de yoktu. Bizler sonsuz sıfırlar gibiydik. Bir hiçlikten bir diğerine sürüklenen zavallı varlıklardık.


     - Gençliğimden beri tek başıma yolculuk etmeye alışkınım, ne kadar yakın olsak da, her gün sabahtan akşama dek bir başkasıyla burun buruna olmak benim için oldukça zor bir şey.


     - Dünyanın bir ucundayım, sessizce oturuyorum ve beni kimse görmüyor.


     - Buradan hiçbir yere kımıldamak istemiyorum, diye düşünüyordum. Hiç bir yere gitmek istemiyorum. Hep böyle kalmak istiyorum.


     - Arılar önceki müşterinin masaya döktüğü reçeli yalamakla meşguldüler.


     - Bütün güzel şeyler bir gün mutlaka biter.


     - O hala bir çocuk, diye düşündü. Yalnız ve korkmuş; birinin sıcaklığını istiyor. Tıpkı çam ağacının dalına tutunmuş yavru kedi gibi.


     - O zaman anladım; biz harika yol arkadaşlarıydık, ancak sonunda her birimiz kendi rotasında gidecek yalnız bir metal kütlesinden başka bir şey değildik. Uzaktan bakınca kayan yıldızlar kadar güzel görünüyorduk. Gerçekte ise, tek başımıza uzaya hapsolmuş, hiçbir yere gidemeyen tutsaklar gibiydik. Ancak iki uydunun yörüngeleri tesadüfen kesişince bir araya gelebiliyorduk. Hatta birbirimize duygularımızı bile açabilirdik. Sadece bir anlığına. Hemen sonraki an ise mutlak bir tek başınalığa doğru savrulacaktık. Günün birinde yanıp yok oluncaya dek.


     - Sumire ağlaya ağlaya iyice içini boşalttıktan sonra hiç tereddüt etmeden doğruldu yatakta, yere düşmüş pijamasını alıp giydi. Sonra, bir süre tek başına kalmak istediğini söyledi ve kendi odasına döndü. Düşünürken çok derinlere dalma e mi? Yarın yeni bir gün başlayacak ve her şey eskisi gibi devam edecek, dedim ona. Öyle tabii, dedi Sumire.


     - Yarının bugünden daha iyi olacağı umudu, ne yazık ki pek yoktu. Ancak durum ne olursa olsun, şimdi bunları düşünmenin de hiçbir yararı yoktu. Gözlerimi kapattım, derin bir uykuya dalmışım.


     - Bu sahil tek başına gelmek için aşırı sessiz ve aşırı güzeldi. Bu da bana ölümü çağrıştırdı.


     - Bir beklenti içine giriyor; heyecan, vazgeçiş, kararsızlık, kargaşa, korku hissediyor. Duyguları kabarıyor, sonra yatışıyor. Bir an her şey iyi gidecek diye düşünürken, bir sonraki an ne var ne yoksa mahvolacak gibi bir duyguya kapılıyor. Ama sonuç olarak, işler iyi gitmemişti işte.


     - “Birisi vurulunca kanı akar.”


     - Saat… sabahın dördünü biraz geçiyor. Gün henüz aydınlanmadı. Masum keçiler huzurla, bir arada uyumaktalar. Pencerenin dışında sıralanmış zeytin ağaçları bir süre daha karanlıktan besinlerini içmeye devam edecekler. Ve her zamanki gibi ay var. Ay, soğuk çatıların üzerinde asılı, kasvetli bir rahip gibi, iki avucunu uçsuz bucaksız denize doğru uzatmış.
     Dünyanın neresinde olursam olayım, günün bu zamanını, diğer tüm zamanlardan daha çok seviyorum. Bu sadece bana ait bir zaman. Ve ben, bu masada oturmuş, yazıyorum.
     Birazdan gün doğacak. Annesinin koltukaltından (sağ kolu muydu, yoksa sol kolu muydu acaba?) doğan Buda gibi, güneş yeniden dağın köşesinden yüzünü gösterecek.


     - Bu beni yabancılaştıran rahatsızlık, ilkokuldan mezun olduğumda epey azalmıştı. Etrafımdaki dünyanın düzenine ayak uydurmayı bir nebze öğrenmiştim. Ama bu uçurumu üniversiteyi bir yarıda bırakıp dünyayla resmi ilişkilerimi kesinceye dek hep içimde hissettim. Çalıların arasındaki sessiz bir yılan gibi.
     Burada beyan ediyorum:
     Ben bir günden diğerine sözcüklerle kendimi onaylıyorum.
     Öyle değil mi?
     Aynen öyle!


     - Ben, diğer bir deyişle, düşünmek denen şeyi - bu elbette benim kişisel olarak tanımladığım haliyle düşünmek- bıraktım.


     - Otlaktaki otlar ne denli uzarsa uzasın artık umurumda değil. Ot kümelerinin üzerine sırtüstü yatarak gökte sürüklenen beyaz bulutları izliyorum. Kaderimi o bulutların sürüklenip gidişine bırakıyorum. Keskin ot kokusuna, esen rüzgarın fısıltısına teslim ediyorum yüreğimi. Ne bilip ne bilmediğimi -hatta bunların arasındaki farkı bile- artık hiç mi hiç umursamıyorum.


     - Şimdi konumuza dönelim. Fazla zaman yok, durup kaybedecek vakit de. Lotte Lenya’yı bir kenara bırakalım. Metafor kullanacak zaman da yok. Daha önce de yazdığım gibi, içimizde “bildiğimiz” ile “bilmediğimiz" (bildiğimizi düşündüğümüz) şeyler önlenemez biçimde bir arada bulunuyor. Ve insanların çoğu bu ikisi arasına kullanışlı bir set çekip yaşıyorlar. Böyle yaşamak daha rahat ve elverişli oluyor. Ama ben bu seti yıkıyorum; bunu yapmak zorundayım. Setlerden nefret ediyorum; ben bu tür bir insanım!
     Bir kez daha Siyam ikizlerini örnek vereceğim; onların her zaman birbirleriyle uyumlu oldukları söylenemez. Sürekli birbirlerini anlamaya çalışıyor olamazlar. Hatta aksi durumlar çok olmalı. Sağ elin sol elin yapmaya kalkıştığı şeyden haberi olmadığı gibi, sol elin de sağ elden haberi olmaz.
     Aklım karışıyor, bakış açımı kaybediyorum. Sonra bir şeye çarpıyorum. Pat diye.
     Bir başka deyişle, söylemek istediğim, insan “bildiği (ya da bildiğini düşündüğü) şeyler” ve “bilmediği” şeyler arasında bir uyum sağlamaya çalışacaksa, duruma göre etkili bir önlem alması gerekir. Bu önlem -evet, aynen öyle- tam da düşünmektir işte. Eğer böyle yapılmazsa, her şeyden önce lanetli bir “çarpışma”ya doğru gidiyoruz demektir.
     Soru.
     Peki o halde insan hem ciddi bir şekilde düşünmemek (çimlere uzanmış, onların boy atma sesini dinleyip gökteki beyaz bulutları izlerken), hem de çarpışmadan (küt!) kaçınmak için ne yapsa iyi olur? Bu zor mudur? Hiç de değil; Teorik olarak söylersem, bu basit bir şeydir. C’est simple. Yanıt, rüya görmek. Rüya görmeye devam etmek. Rüya alemine girip oradan çıkmamak. Sonsuza dek rüya aleminde yaşamak.
     Rüyadayken, bir şey ile diğeri arasında ayırım yapma gereği duyulmaz. Hem de hiç. Zaten baştan itibaren orada bir sınır çizgisi yoktur. Bu yüzden rüyada çarpışma diye bir şey neredeyse hiç olmaz, hadi oldu diyelim, bu durumda acı duyulmaz. Ama gerçek, farklıdır. Gerçek, dişini geçirir sana.
     Gerçek. Gerçek.
     Sam Peckinpah’ın yönettiği Vahşi Belde adlı film gösterime girdiğinde bir kadın gazeteci, basın toplantısında elini kaldırıp bir soru sormuştu, “Filminizde neden o kadar çok miktarda kan gösterme gereği duymuştunuz?” diye; kadın kızmış gibiydi. Filmde oynayan aktörlerden Ernest Borgnine sıkıntılı bir yüz ifadesiyle yanıtlamıştı: “Hanımefendi, birisi vurulunca kanı akar.” Bu film, Vietnam Savaşı’nın en sıcak zamanında çekilmişti.
     Ben bu repliği seviyorum. Muhtemelen gerçekliğe dayandığı için. Anlaşılması güç bir şeyi, anlaşılması güç bir şey olarak kabul etmek. Sonra kan akması. Ateşli silah ve akan kan.
     Birisi vurulunca kanı akar.


     - 
Benim sesli olarak düşünme yöntemim bu işte. Burada hiçbir etik sorumluluğum yok. Ben… hımm, düşünüyorum sadece. Uzun bir süredir hiçbir şey düşünmemiştim. Ama şimdi düşünüyorum. Sabaha dek düşüneceğim.
     Her ne kadar bunları söylesem de, her seferinde o tanıdık, sıkıntı veren şüpheden kurtaramıyorum kendimi. Tüm zaman ve enerjimi tam anlamıyla işe yaramaz bir şey için mi kullanıyordum yoksa?
     Yağmurdan sellerin bastığı, herkesin sıkıntıya düştüğü bir yere, ben ağzına kadar dolu bir su kovası mı taşıyordum acaba? Delice gayret etme çabasından vazgeçip kendimi doğal akışa öylece bırakmalıydım belki de, öyle değil mi ama? Çarpışma. Çarpışma da neymiş?


     - Gün doğmadan önceki bu değerli zamanı daha yararlı bir şekilde kullanmak istiyorum. Ne kullanışlı ne değil buna karar vermek, başka bir yerlerdeki başka birinin işi. Şimdi o kişi bir bardak arpa çayı kadar bile umurumda değil.
     Öyle değil mi?
     Aynen öyle.
     O halde devam edelim.


     - Gerçeği söylemek gerekirse, benzer rüyaları defalarca görmüşlüğüm oldu. Her birinin farklı detayları olsa da. Mekanlar farklıydı. Ancak rüyanın akışı hep aynıydı. Rüyadan uyandığımda hissettiğim acının türü (yoğunluğu ve süresi de) yaklaşık olarak aynıydı. Aynı şey tekrar tekrar yaşanıyordu. Kör bir virajdan önce buharlı gece treninin her seferinde düdük çalışı gibi.


     - Kendimce gayretli kazı faaliyetlerimin sonunda sert bir kayalığa denk gelmiştim. Çat!… Havada asılı kalmış bu durum, böyle sürüp gidemez.


     - Duygularımı gizlemeye devam edersem, böyle silinip ortadan yok olacağım. Tüm gündoğumları ve günbatımları, parça parça alıp götürecek görüntümü. Ve bir süre sonra da ben denen bu varlık silinip gidecek, sonunda “bir hiç” olacak.


     - Her şey kristal kadar berrak. Kristal. Kristal.


     - Myu’yla birlikte olmak istiyorum. Benim için önemli olan pek çok şeyden vazgeçe geçe yaşayıp geldim bugüne. Bundan böyle artık hiçbir şeyi feda etmeyeceğim. Henüz çok geç değil. Bu yüzden Myu ile sevişmeliyim. Onun içine girmek zorundayım. O da benim içime girmeli. İki doyumsuz, kaygan yılan gibi.
     Peki Myu beni kabul etmezse, o zaman ne yaparım?
     Bu durumda bir kez daha gerçeği kabullenmekten başka çare yok.
     “Hanımefendi, birisi vurulunca kanı akar.”
     Kan akmak zorunda! Bıçağı bileyip, bir köpeğin boğazını bir yerde kesmek zorundayım.
     Öyle değil mi?
     Aynen öyle.


     - Bu yazı kendime yazdığım bir mesaj aslında. Bumerang gibi. Havaya fırlatıyorum. Uzaklardaki karanlığı yarıyor, zavallı bir yavru kangurunun canını alıyor, nihayetinde dönüp benim elime geliyor. Ama geri dönen bumerang ile aynı değil. Bunu biliyorum. Bumerang, bumerang.


     - Johann Strauss II - The Blue Danube Waltz


     - Mozart - Piano Sonata No. 8 in A minor, K. 310 [complete]


     - Myu kendi yüzüne bakar uzun bir süre. “Bu da geçecek” der kendi kendine. “Dayan. Geçip gittikten sonra mutlaka komik bir hikaye halini alacak.”


     - “ ‘Asla’ fazla güçlü bir sözcük oldu galiba. Öyle değil mi ama; bir gün bir yerde karşılaşıp yeniden birlikte oluruz belki de. Ancak yine de hala önemli bir soru var yanıtlanmayan. Aynanın hangi tarafındaki imge, ben dediğim kişinin gerçek görüntüsü? Artık bunun kararını veremeyecek haldeyim. Sözgelimi, gerçek ben, Ferdinando’yu kabul eden ben mi, yoksa Ferdinando’dan nefret eden ben mi? Bu karmaşayı çözecek gücü bulamıyorum kendimde.”


     - Denizanaları gibi, sürüklenen ruhlar gibi. Ama başımı çevirip bakmadım bile onlara. Onları fark ettiğimi birazcık da olsa belli etseydim, her biri hiç vakit kaybetmeden bir anlam yüklenmeye başlayacaktı şüphesiz. Anlam, olduğu haliyle istemesem de yüzeye itecekti. Zihnimi onlara sımsıkı kapattım ve geçip gitmelerini bekledim.


     - Ama orada hissettiğim şey, hiçbir şeye benzemeyen bir yalnızlıktı. Bunu fark ettiğim anda, beni çevreleyen dünyadan birkaç renk daha sonsuza dek silinip gidiverdi. Bu boşluk duygusunun enkazı içinden, yıkık dökük dağın tepesinden, kendi yaşamımı çok ilerisine kadar görebildim.
     Çocukluğumda bilimkurgu çizgi romanlarında gördüğüm, insansız gezegenlerdeki ıssız manzaraya benziyordu. Orada hiçbir yaşam belirtisi yoktu. Günler öyle uzundu ki geçmek bilmiyordu, hava ya aşırı soğuk ya da aşırı sıcaktı. Beni oraya götürmüş olan uzay aracı, bir anda ortadan kayboluvermişti. Artık hiçbir yere gidemezdim. Bir şekilde, kendi çabamla hayatta kalmak zorundaydım.


     - Ama bu, suların yükselip alçalması,mevsimlerin değişimi gibi, elimizde olmayan, değiştiremeyeceğimiz bir şeydi. Bu anlamda, bizimki değiştirilemeyecek bir kaderdi denebilir. Onunla aramızdaki tuhaf dostluk, ilişkimizde ne denli tedbirli davranırsak davranalım, ne kadar serinkanlılıkla hareket edersek edelim sonsuza dek sürmeyecekti. En sonunda bir çıkmaz sokağa ulaşmamız kaçınılmazdı. Acı verici biçimde kesindi bu.


     - Sumire’yi yitirine, içimde de pek çok şeyin kaybolduğunu anladım. Sanki dalgaların çekilmesiyle sahildeki bazı şeylerin sürüklenip gitmesi gibi. Geride kalan, benim için artık doğru düzgün bir anlamı olmayan, rayından çıkmış ve boş bir dünyaydı. Karanlık, soğuk bir dünyaydı bu. Benimle Sumire arasında geçenler, bu yeni dünyada artık yaşanmayacaktı. Bunu anlamıştım.
     Her insanın, hayatının özel bir zamanında elde etme şansına sahip olduğu birtakım özel şeyler vardır. Bunlar, küçük birer kıvılcım gibidirler. Dikkatli ve şanslı olanlar, bunları özenle korur, büyütür meşale olarak kullanır. Ancak bir kez kaybedince o kıvılcım bir daha geri gelmez. Benim tek kaybettiğim Sumire değildi. Onunla birlikte, o değerli kıvılcım da dahil, her şeyi yitirmiştim.


     - Ben dediğim kişi, istesem de istemesem de, o zamansallığın devamında kısılı kalmıştı. Oradan çıkamıyordu. Hayır, bu doğru değildi. Oradan çıkmayı istemeyen aslında bendim.


     - Bunlara rağmen, bir daha asla eski ben olmayacağım. Yarın başka bir insan olacağım. Ancak etrafımdaki hiç kimse Japonya’ya dönenin eskisinden farklı bir kişi olduğunu fark edemeyecek. Dışarıdan bakıldığında, tek bir şeyin bile değiştiği anlaşılmayacak çünkü. Fakat, içimde bir şeyler yanıp kül olmuş, yok olmuş olacak. Bir yerlerde kan akmış, içimden bir şeyler kopmuş olacak. Yüzüm düşecek, dilim tutulacak. Kapılar açılıp kapılar kapanacak. Işıklar sönecek. Bugün bu benim için son gün. Bu son günbatımım. Şafak sökünce ben artık burada olmayacağım. Bu bedene başka bir insan girmiş olacak.
     Neden insanlar bu denli yalnız olmak zorundalar? Neden bu denli yalnız olunmak zorunda? Bu dünyada bu kadar çok insan yaşarken, her birimiz bir başkasından bir şeyler beklerken, neden bu kadar yalnızız? Ne için? Yoksa gezegenimiz, insanların yalnızlığından beslenerek mi sağlıyor dönüşünü?


     - Kitaplardaki dünyanın etrafımdaki yaşamdan daha canlı olduğunu hissediyordum. Orada hiç görmediğim bir manzara genişleyip uzuyordu. Kitaplar ve müzik benim en iyi arkadaşlarım olmuştu.


     - Düşüncelerimi kimseyle paylaşmıyor, tek başıma hareket ediyordum. Ama kendimi yalnız da hissetmiyordum. Bunun olağan bir şey olduğunu düşünüyordum çünkü. Bana göre insanlar nihayetinde tek başlarına hayatta kalmak zorundaydı.


     - Çok uzun bir süre düşünceler kimseyle paylaşılmayınca, sonunda tek kişilik bir bakış açısının dışına çıkılamadığını anladım. Tamamen tek başına olmanın korkunç bir yalnızlık olduğunu düşünmeye başladım.


     - Bu durum hem benim, hem de onun için iyi olmuştu. Her şey geçmişte kalmıştı artık. Yine de bazen onun teninin sıcaklığını özlemiyor değildim, kaç kez ona telefon etmekten son anda alıkoydum kendimi.


     - Geriye kalan, birinci derecede önemli anlam ise varlık değil, yokluktu. Yaşamın sıcaklığı değil, belleğin suskunluğuydu.


     - Bach - The Art of Fugue, BWV 1080 [complete on Organ]


     - Bir şekilde her birimiz hayatımıza devam ediyoruz, diye düşündüm. Ne kadar büyük ve ciddi kayıplar yaşasak da, ne denli önemli bir şey elimizden alınmış olsa da ya da sadece üzerimizdeki deri aynı kalıp kendimiz tamamıyla farklı bir insana dönüşmüş olsak da, sessizce yaşamımızı sürdürüyoruz. Bizim için belirlenmiş zamanının sonuna gittikçe yaklaşıyor, ardımızda bıraktığımız zaman dilimi uzaklaşıp kaybolurken ona veda ediyoruz. Gündelik hayatın sonu gelmez işini gücünü tekrar tekrar - bazı durumlarda büyük bir beceriyle - yaparak. Böyle düşününce büyük bir boşluk duygusuna kapıldım.


     - “Seni çok özledim.” diyorum.
     “Ben de seni çok özledim” diyor. “Seni göremeyince çok daha iyi anladım. Sanki bütün gezegenler önümde tek bir sıra halinde dizilmişler gibi açık bir şekilde anladım. Sana gerçekten ihtiyacım var. Sen benim bir parçamsın. Ben senin bir parçanım. Bir yerlerde -neresi olduğunu hatırlamadığım bir yerde- bir şeyin boğazını kestim sanırım. Bıçağımı bileyip taş gibi bir kalple..."