- Hiçbir şey istemiyorum. Hiçbir şey bana cazip görünmüyor. Günden güne miskinleştiğimi hissediyorum ve bundan memnunum. Belki bir müddet sonra can sıkıntısı bile hissedemeyecek kadar büyük bir gevşekliğe düşeceğim. İnsanlar bir şey yapmalı, öyle bir şey ki... Yoksa hiçbir şey yapmamalı. Düşünüyorum: Eliminizden ne yapmak gelir? Hiç!...
- Bana öyle geliyor ki, hakikaten yapabileceğimiz bir tek iş vardır, o da ölmek. Bak, bunu yapabiliriz ve ancak bu takdirde irademizi tam bir şey yapmakla kullanmış oluruz. Ben ne diye bu işi yapmıyorum diyeceksin! Demin söyledim ya, müthiş bir gevşeklik içindeyim. Üşeniyorum. Atalet kanunu icabı sürüklenip gidiyorum. Eeeeh.
- Mesela herhangi bir gün müthiş bir iç sıkıntısı seni boğar. Hayat sana karanlık ve manasız gelir. İnsan, biraz evvel senin zırvaladığın gibi felsefeler yapmaya başlar. Hatta yavaş yavaş onu da yapamaz ve canı ağzını açmayı bile istemez. Hiçbir insanın, hiçbir eğlencenin seni canladıramayacağını sanırsın. Hava sıkıcı ve manasızdır. Ya fazla sıcak ya fazla soğuk ya da fazla yağmurludur. Gelip geçenler suratına salak salak bakarlar ve on para etmez işlerin peşinde, bir tutam otun arkasından koşan keçiler gibi dilleri bir karış dışarı fırlayarak dolaşırlar. Aklını başına derleyip bu pis ruh haletini tahlil etmek istersin. İnsan ruhunun çözülmez düğümleri bir muamma gibi önüne serilir. Kitaplarda okuduğun depresyon kelimesine bir cankurtaran gibi sarılırsın. Çünkü nedense hepimizde maddi olsun, manevi olsun, bütün dertlerimize bir isim takmak merakı vardır, bunu yapamazsak büsbütün çılgına döneriz. Mamafih insanlarda bu merak olmasa doktorlar açlıktan ölürlerdi. Bu depresyon kelimesine yapışıp iç sıkıntısının uçsuz bucaksız denizinde, karşıdan uzun zamandan beri görmediğin bir ahbap çıkar. Kılık kıyafetinin düzgünce olduğunu görür görmez derhal aklına kendi meteliksizliğin gelir ve gafil dostundan, talihin varsa, bir iki lira borç alırsın. işte ondan sonar mucize başlar. Şiddetli bir rüzgar ruhundan bir sis tabakasını sıyırıp götürmüş gibi içinin birdenbire aydınlandığını, bir hafiflik, bir genişlik duyduğunu görürsün. Eski sıkıntı pır diye uçmuştur. Gözlerin etrafa memnuniyetle bakar ve sende gevezelik edecek bir arkadaş aramaya başlarsın. İşte, iki gözüm ciltlerle kitabın, saatlerce tefekkürün yapamadığı işi iki kirli kağıt başarır. Sen ruhumuzun bu kadar ucuz bir bedel mukabilinde takla atmasını haysiyetine yediremediğin için belki daha asil sebepler peşinde koşarsın, gökyüzünde bir kaç yüz metre daha yükselen bir bulut. yahut ensene doğru esen bir rüzgar, yahut o esnada aklına gelen zekice bir fikir, sana bu değişmenin sebebi gibi görünmek ister. Fakat söz aramızda, iş bunun tamamı ile aksinedir, cebimize giren iki lira sayesindedir ki havanın biraz açıldığını görmek, rüzgarın serinliğini hissetmek hatta akıllıca şeyler düşünmek mümkün olmuştur. Kalk, iki gözüm, iskeleye geldik. Günün birinde ya çıldıracağız ya da dünyaya hakim olacağız. Şimdilik bir rakı parası bulmaya çalışalım, bu parlak istikbalimizin şerefine bir kaç kadeh içelim.
- Gevezeliği bırak. Şu anda ömrümün en ehemmiyetli dakikalarını geçiriyorum. Hislerim beni şimdiye kadar asla aldatmamıştır. Müthiş bir şey oldu veya olacak. Şurada gördüğüm genç kız, bana, daha dünyaya gelmeden, daha dünyanın, daha kainatın teşekkül ettiği sıralardan tanıdığım birisi gibi geldi. Sana nasıl anlatabilirim. ‘’İlk görüşte deli gibi aşık oldum, yanıyorum, tutuşuyorum!’’ gibi laflar mı söyleyeyim? Fakat işin tuhaf yanı bunlardan başka da söylenecek sözüm yok. Hatta burada seninle nasıl durup çene çaldığıma hayret ediyorum. Bundan sonra ömrümün bir dakikasının bile ondan uzakta geçmesi benim için ölüm demektir. Demin pek göklere çıkaramadığın ölüme şimdi müthiş bir şey gibi bakmama da hayret etme, ne diye mi hayret etmeyeceksin? Ne bileyim ben? Sana izahat verecek değilim ya… Ne lüzumu var! Yalnız ukalalık etmeden bana bir akıl öğret! Ne yapayım? Korkunç bir vaziyet karşısındayım. Onu bir kere gözden kaybedersem ölünceye kadar ömrüm yalnız aramakla geçer; ve herhalde bu müddet pek kısa olur. Of be! Saçmalıyorum. Fakat fevkalade doğru söylüyorum. Onu bir daha hiç görmemek ihtimali en feci ve maalesef en akla yakın olanı. Düşün ki şu anda çehresini hatırlayamıyorum bile, fakat hafızamdan daha derin bir yerde onun bir taşa hakkedilmiş kadar keskin bir tasvirin, akılların alamayacağı kadar eski zamanlardan beri mevcut olduğundan eminim. Şu kalabalığın içine gözlerim kapalı olarak karışsam bir kuvvet beni muhakkak hiç şaşırtmadan doğru ona götürecektir.
- Oğlum, sen dünyada ne kadar antikalık yapmak istersen hayat önüne o kadar gündelik hadiseler çıkarıyor. Korkuyorum ki bu, ömrünün sonuna kadar böyle devam edecek ve sen dünyanın parmağını ağzında bırakacak bir iş beceremeden rahmeti rahmana kavuşacaksın.
- Demek hayat böyle iki adım ilerisi bile görülmeyen sisli ve yalpalı bir denizdi. Tesadüflerin oyuncağı olacak olduktan sonra ne diye bir irademiz vardı? Kullanamadıktan sonra göğsümüzü dolduran hisler ve kafamızda kımıldayan düşünceler neye yarardı? Yaşayışımıza ve etrafımıza şekil vermek arzusuyla dünyaya gelmekten ise hayatın ve muhitin verdiği şekli kolayca alacak kadar boş ve yumuşak olmak daha rahat daha makul değil miydi?
- Zekice sözler söylemekte ve hayaller kurmakta devam et. Akıllandığın ve realiteye döndüğün zaman seninle daha uzun konuşuruz.
- Çok kere böyle oluyordu. Bütün kafası birdenbire boşalıyor, göğsünün ve gırtlağının üstünde bir ağırlık çöküyor ve ne olduğunu bilmediği birtakım şiddetli arzuların hasretini duyuyordu.
Nihat:
"Ne istediğini bilsen canın sıkılmaz!" dedi.
Ömer, yalvarır gibi cevap verdi :
"Bana istenecek bir şey söyle, uğruna can verilecek bir şey söyle, hemen dört elle sarılayım..."
Nihat güldü:
"Gördün mü? Derhal sapıtıyorsun. Hayatta hiçbir şey,uğrunda ölmek için istenmez. Her şey yaşamamız için olmalıdır. Hatta biraz ileri gidelim, kendi yaşamamız için... Sen kafanın içindeki yokluğa o kadar saplanmışsın ki, derhal uğrunda can feda edecek bir şey arayarak ikinci bir yokluğa dalmak istiyorsun! Yaşamak, herkesten daha iyi, herkesten daha üstün yaşamak, insanlara hakim olarak, kuvvetli, belki de biraz zalim olarak yaşamak...Dünyada bundan başka istenecek ne vardır?Hayatını bu gayeye vakfet, görürsün, nasıl birdenbire canlanacaksın!"
- Aman!.. Gene espriler başladı. Benim kafamın boş zamanları bana bu bitip tükenmez nüktelerden daha manalı görünüyor...
- Değil... değil... fakat şu muhakkak ki bugün olduğum gibi olmak da istemiyorum. Büsbütün başka bir hayat, daha az gülünç ve daha çok manalı bir hayat istiyorum. Belki bunu arayıp bulmak da mümkün... Fakat içimde öyle bir şeytan var ki... bana her zaman istediğimden büsbütün başka şeyler yaptırıyor. Onun elinden kurtulmaya çalışmak boş... Yalnız ben değil, hepimiz onun elinde bir oyuncağız... Senin dünyaya hakimiyet planların bile eminim ki onun mahsulü...
- onu ben çocukluğumdan
ilk rüyalarımdan tanırım
yalnız yürüdüğüm zaman
odur arkamdaki adım
Onun korkusu, içimde
Ürkek bir dünya yaratan...
- Evet, evet onun korkusu… İçimde bu ürkek dünyayı yaratan onun korkusu… Ben bu değilim... Ben başka bir şeyler olacağım… Yalnız bu korku olmasa… Hiçbir şeyi bana tam ve iyi yaptıramayacağına emin olduğum bu şeytandan korkmasam…
- Yüksek insan dışına değil, içine kıymet verendir.
- Hayata, realiteye, menfaatlerine döndüğün zaman içinde ne şeytan kalacak ne peygamber… Vücudunun ve ruhunun ne kadar basit bir makine olduğunu öğren, istediklerini tayin et ve bunlara doğru azimle ilerlemeye başla… Göreceksin!
- Ne bileyim ben, acayip bir kız. İnsan böyle dertli zamanlarında dert ortağı arar, halbuki o kaçacak yer arıyor.
- Başının içindeki düşünceler tıpkı şu gökyüzündeki seyrek bulutlar gibi daimi bir hareket halinde, şekilsiz ve elle tutulayamacak kadar dağınıktı. Fakat yavaş yavaş daha çok derlenip toplandılar, birtakım hatıralar, istekler, ihtiraslar, ümitler halinde birbirini kovalamaya devam ettiler.
- Bu ana kadar olan tecrübeleri, hayalinde yaşattığı hadiselerin asla vaki olmadığını ona öğretmişti. Bunun sebebini emellerinin genişliğinde ve imkansızlığında değil, talihin düşmanca oyununda buluyordu. Onun için bu sefer hiçbir şey düşünmemek istedi.
- İlkbahar gibi bir mevsimi olan bu dünya, üzerinde yaşanmaya değer... Ne olursa olsun...
- Fakat bu garip genç kız etrafındakilere kederini bile göstermeyecek kadar kendine güvenen bir mahluktu.
- Ne kimse beni teselli etmeli ne ben kimseyi… Riyakarlık tesellide son haddini bulur. Bu anda çehrelerin aldığı yalancı teessür ifadesi, o biraz yukarı kalkıp birbirine yaklaşan kaşlar, o hafif hafif ve anlayışlı bir tavırla sallanan baş ve o derinden çıkarılmaya çalışılan matemli ses insanı deli eder.
- Şimdi elimi uzatıp allahaısmarladık diyerek kaçıversem ne olur ? Ben bu kadar sıkıntıya gelemem… Fakat neden yapamıyorum ? Muhakkak beni burada ona bağlayan bir şey var.
- "Ne tuhaf şey!" dedi. "Birçok bayıldığım kızların birçok büyük iltifat ve müsaadeleri beni bu kızın manasını bile iyice anlayamadığım bir bakışı kadar sevindirmiyor. Evet, sadece bir bakış ve belki de biraz merhametle karışık... Fakat bunun hiç olmazsa lakayt bir bakış olmaması beni yerimden sıçratıyor. İçimde müthiş bir hafiflik, bir genişlik duyuyorum. Belki de hakikaten sevmek budur. Belki de ben şimdiye kadar sahiden sevmenin ne olduğunu bilmiyordum. Acaba kendimi kapıp koyversem mi?.. Ne zaman irademe müracaat edersem büyük bir yorgunluk duyuyorum... Kendimi hadiselerin eline bırakayım mı? Acaba şu anda o ne düşünüyor? Herhalde beni değil... Niçin?.. Onun kafasında bir müddet yaşamak için neleri feda etmem ki?.. Her şeyi.. Bana şimdi bir işaret versin, derhal, bir an düşünmeden şu tramvayın altına atlarım. Acaba atlar mıyım?..”
- Hayat dediğin başka nedir zaten? Ben şuna inanıyorum ki, üç buçuk günlük ömrümüzü kendimize zehir etmemek için ne mazideki hayatımıza ve kaçırdığımız fırsatlara ne de istikbalin olmayacak hulyalarına kulak asmayarak bugünümüze hapsolup yaşamalıyız. Her hadisenin insanı eğlendirecek bir tarafı vardır.
- İkimiz de aynı şehirdeyiz ve birbirimize varmamız için yarım saatten daha az bir zaman yeter. Buna rağmen o orada, ben buradayım. Neden? Sebep yok... Ben burada ne yapıyorum? Kendimi ve etrafımdakileri sıkmaktan başka ne işim var? Onun da orada pek lüzumlu şeylerle uğraşmadığı muhakkak. Böyle bir günde oturup piyanoya çalışacak değil ya... Dünyada şimdi onunla yan yana bulunmamamız kadar mantıksız ve lüzumsuz ne vardır acaba? Hayat bir tesadüfler silsilesi imiş, ne âlâ! Fakat tesadüfün de kendine göre bir mantığı olmalı değil mi ya?
- "Hep böyle küçük şeyler yüzünden üzülürüm" diyerek kendi kendine söylenmek itiyadını ele aldı: "Bayağı bir randevu alır gibi, falan saatte falan yerde buluşalım, demeye dilim varmadı. Şimdi burada garip garip bekliyor ve içeri girip çıkanlara malzeme oluyorum. Halbuki insan yalnız esas meseleleri halletmek için kafasını yormalı ve teferruat kendiliğinden iyi bir şekilde halledilmelidir. Hayatta mantık olsa böyle olur. Acaba dünyada benim kadar manasız şeyler düşünen var mıdır? Bir de utanmadan akıllı geçiniyoruz."
- İnsanlara karşı ruhunu kaplayan buzun elinde olmayarak çözülmeye başladığını hissetti.
- Benimle açık konuşmak isteyen, hatta sadece konuşmak isteyen ilk insan galiba sizsiniz... İçimden öyle geliyor ki, bana fena şeyler söyleyemezsiniz... Neden devam etmiyorsunuz?
- Size fena şeyler söyleyebilir miyim?.. Sizi sevdiğimi, deli gibi, ölecek gibi sevdiğimi söylemek fena bir şey mi? Şaşırmayın... İhtimal kulaklarınız böyle sözlere alışık değil... Fakat yalnız kulaklarınız… Kendinize itiraf etmeseniz bile, ruhunuzun bu sözlerime yabancı olmadığını tasdik edeceksiniz… Bakın, bağırmıyorsunuz… Yanımdan kaçmıyorsunuz… Yüzünüz nefret ifade etmiyor… Beni anlıyorsunuz!.. Sonuna kadar, en küçük noktasına, en gizli köşesine kadar ruhumu görüyorsunuz ve bunlar size yabancı gelmiyor… değil mi? Sizden cevap istediğim yok… Beni sadece dinlemenizi istiyorum. Daha dün gördüğünüz ve toptan iki saat bile konuşmadığınız bir insanı dinlemenizi isterken ne yaptığımın farkındayım… Fakat bir ses bana mütemadiyen doğru yaptığımı fısıldıyor. Hayatımda hiçbir zaman bu kadar açık olmamıştım. Buna cesaret edememiştim. Halbuki şimdi bütün mevcudiyetimi gözlerimi kapatarak size teslim edecek kadar büyük bir emniyet duyuyorum ve alay edeceğinizden, reddeceğinizden korkmadan konuşuyorum. Bu emniyet, bu kanaat bana sizi ilk gördüğüm andan itibaren geldi. Demin ne demiştim: Vapurda yanınıza gelirken orada teyzemin oturduğunun farkında bile değildim. Sizi görmüş, sonra başka hiçbir şey görmez olmuştum. Sizi tanımıyordum, buna rağmen büyük bir emniyetle o kalabalığın içinde yanınıza kadar geldim. Size hitap etmek üzereydim, teyzem söze karıştı. Bunları anlatmaya bile lüzum yok. Zaten anlatmak istediğim bir şey var, bin bir şekle sokup anlatmak arzusuyla yandığım bir tek şey: O da sizi sevdiğim. Bunun dünyanın teşekkülünden beri kaç milyar defa tekrar edildiğini unutmuyorum, fakat siz söyleyin, canlılığından bir şey kaybetmiş mi? Kainatta hiçbir mevcudun olamayacağı kadar taze ve olgun değil mi?.. Bu öyle bir kelime ki, doğuyor ve doğuşuyla beraber kemali de içinde getiriyor. Sizi seviyorum... Başka ne söyleyeyim? Siz de cevap vermeye kalkmayın. Bir insanın bütün varlığı ile karmakarışık ruhu, esrarı çözülmemiş vücudu, arzuları, itiyatları, ihtirasları, hülasa her şeyi ile size teslim olması, size iltihak etmesi (katılması) ne muazzam bir şeydir! Bunu tamamıyla anladığınızı biliyorum. Bunun karşısında lakayt kalamayacağınızı da biliyorum. Hiçbir insan seven bir insanın karşısında alakasız olamaz. Dünyanın bu en harikulade hadisesi karşısında kimse hareket ihtiyarına (davranış özgürlüğüne) malik değildir. Buna hakkı yoktur. Nasıl muhtaç olduğumuz havayı istemem demeye, mekan içinde bir yer işgal etmekten vazgeçmeye kuvvetimiz yoksa, bize verilen bir aşkı almamaya da iktidarımız yoktur. Sizi seviyorum... Hem nasıl seviyorum yarabbi.. Şu anda bir tarafımı kesseniz acı duymam. Sizin için herhangi bir şeyi yapmak istediğim zaman beni durduracak kuvvet tasavvur etmiyorum. Ölüm bile buna muktedir değildir. Bakın, etrafımızdan bir sürü insanlar geçiyor, birçoğu dönüp dönüp bize bakıyorlar, daha doğrusu bana bakıyorlar. Hangisini isterseniz yakalar ve öldürürüm. O buna karşı koymak istese bile, bunun bir aşk için lüzumlu olduğunu öğrenince gevşeyecek, mukavemeti kırılacaktır. Bakın, nasıl siz de aynı benim gibi sarsılıyorsunuz. Hayatınızda böyle bir şeyin ilk defa olduğu muhakkak, söyleyin bana, içinizde hiç yabancılık var mı? Bütün bunlar sizin için malum şeyler değil miymiş? Yalnız bu anda kafanızda bir örtü açılıyor ve ruhunuzun en zengin tarafları önünüze seriliyor. Hiç yanılmadan biliyorum ki, siz de benim gibi şu anda bozuk kaldırımlar üzerinde yürümekte değilsiniz. Siz de vücudunuzun elli veya altmış kilo ağırlığından kurtularak ilerliyorsunuz... Bakın, Beyazıt’a gelmişiz... Nasıl? Ne kadar zamanda? Bunları bilmiyoruz. Zamanın olduğu yerde kaldığını ve bizi huşu içinde dinlediğini fark etmiyor musunuz?.. Elinizi bana verin... Nabzınız benimki kadar, belki daha hızlı atıyor. Bileğinizin terleri elimi yakıyor. Güzel göğsünüzün altındaki mini mini kalbinizi görüyorum. Şu anda yok oluversek herhangi bir teessür duyar mısınız? Hayattan ayrılmayı istemeyiz, çünkü tatmin edilmemiş birçok arzularımız vardır. Fakat şu anda hiçbir istek bizi bir yere bağlamıyor. Ruhlarımızın dopdolu olduğunu hissetmiyor musunuz?.. Bileğiniz insanı çıldırtan bir teslimiyetle parmaklarımın arasında duruyor. Bütün ince dallardaki yapraklar gibi titriyor. Bana bu anı yaşattığınız için size minnettarım. Hayata, tesadüfe, beni dünyaya getirenlere, herkese, her şeye minnettarım. Artık evinize geldik. Ben girmeyeceğim. Sizi tekrar görünceye kadar bu anları kafamda yaşatmaya çalışacağım. Ne yapacağımı bilmiyorum. Belki şehrin dışına çıkarak sabaha kadar koşar ve şafakla beraber buraya gelirim, belki de burada, duvarın dibinde oturur ve sizden etrafa yayılan havayı yakından koklamak isterim. Bana hiçbir şey söylemeden içeri girin. Sizin yanınızda bulunduğum her dakika beni baş döndürücü bir süratle daha büyük bir saadete doğru götürüyor... Artık korkuyorum. Saadetin bizi korkutacak kadar çok ve kesif olması nedir bilir misiniz? Şimdi şuracığa düşmekten korkuyorum. İçimde biriken hislerin birdenbire patlayarak beni zerreler halinde dağıtacağından korkuyorum. Allahaısmarladık. Yarın sabah sizi tekrar gelip alacağım... Allahaısmarladık...
- Şu kadarını muhakkak biliyordu ki, artık hayatının yeni bir devresi başlamıştır. Artık her şey çizilen muayyen yollarda yürümeyecektir.
- "Bir şeyler... Bir şeyler olacak... Ne yapabilirim?" diye mırıldandı. Fakat bu olacak "bir şeyler"den çekinmediğini, hatta aksine olarak, ekseriya bir atı çok hızlı koştururken duyduğuna benzeyen, korkuyla karışık müthiş bir heyecan hissettiğini hayretle kendine itiraf etti.
- Ne olacağı, nereye varacağı malum olmayan hayatının artık bir mana almaya başladığını görüyordu. Bundan sonra kafası, üzerinde düşünülecek şeyler bulmakta güçlük çekmeyecek; hisleri, koparılmadan kuruyan meyveler gibi, içinde buruşup kalmayacaktı. Sabahları kalktığı zaman ‘Bugün de her gün gibi. Niçin uyandım?.. Niçin bana kendimi unutturan uykum sürüp gitmedi?’ demeyecek, yürürken ayakları isteksiz şekilde kaldırımlarda sürüklenmeyecekti.
- Halbuki susmasını söyleyebilirdim. O zaman da kızar ve bırakıp giderdi... Öyle ya... Onda öyle bir hal var... İnsana azıcık darılsa hemen yanından kaçacak gibi bir hal... Ben bunu da istemem. Yanımda yürüyen birisi ne diye bana darılıp kaçsın... Hem fena bir şey söylemedi ki... Daha fena da ne söyleyebilirdi... Beni sevdiğini söyledi...
- Beni sevdiğini söyledi... Bir insan tarafından sevilmek bu kadar fena mı? Beni şimdiye kadar kim sevdi? Annem, babam... Belki...
- Yalnız olduğu zamanki bütün mücadelesi ani olarak durmuş, iç ve dış hayatına ait her şey, yanında sessizce yürümeye başlayan delikanlının hükmü altına girmişti.
- Bu çocuğun yanımda yürümesinden, bana dokunmasından ve bana doğruluğundan bir an bile şüphe etmediğim sözler söylemesinden memnun olmadığımı nasıl iddia ederim? Niçin kendimi aldatmaya çalışıyorum? İstiyorum işte... Hatta onun tekrar konuşmaya başlamasını, ağzından alev gibi dökülen sözlerinin beni tekrar sarmasını ve başka her şeye karşı kör ve sağır etmesini istiyorum. Gene adımlarımın altında kaldırımları duymamak, gene o dünkü sıtmaya tutulmak istiyorum.
- Haydi, deniz kenarına bir yere gidip dolaşalım... Bugün canım insan yüzü görmek istemiyor; geniş, uçsuz bucaksız bir şeye... ve sana bakmak istiyorum!
- Bana öyle geliyor ki, sizin gülmenizle kızmanız, iltifat etmenizle azarlamanız arasında hiçbir fark yoktur... Size ait hiçbir şey çirkin olamaz sanıyorum.
- Acaba kafamı bir çalı süpürgesiyle temizlemek mümkün müdür? Yalnız temiz şeyler kalsın... Fakat süpürge çöplerinden başka bir şey kalmamasından korkarım...
- Sizi eve bıraktıktan sonra tekrar caddeye çıktım. Caddedeki kalabalık beni sahiden sıktı. Ben ikide birde böyle oluyorum, bazen bütün insanları boyunlarına sarılıp öpecek kadar seviyorum, bazen de hiçbirinin yüzünü görmek istemiyorum. Bu nefret filan değil… İnsanlardan nefret etmeyi düşünmedim bile… Sadece bir yalnızlık ihtiyacı. Öyle günlerim oluyor ki, etrafımda küçük bir hareket, en hafif bir ses bile istemiyorum. Taşıp dökülecek kadar kendi kendimi doyurduğumu hissediyorum. Kafamda, hiçbir şeyle değişilmesi mümkün olmayan muazzam hayaller, bana her şeylerden daha kuvvetli görünen fikirler birbirini kovalıyor… Fakat sonra birdenbire etrafımda bana yakın birini arıyorum. Bütün bu beynimde geçen şeyleri teker teker, uzun uzun anlatacak birini. O zaman ne kadar hazin bir hal aldığımı tasavvur edemezsiniz. Kış günü sokağa atılmış üç günlük bir kedi yavrusu gibi kendimi zavallı hissediyorum. Odamdaki duvarlar birdenbire büyüyüveriyor. Pencerelerin dışındaki şehir ve hayat bir anda, insanı içinde boğacak kadar kudretli ve geniş oluyor… Zannediyorum ki, tasavvuru bile baş döndüren bir süratle hiç durmadan koşup giden bu hayat ve bir avuç toprağının bile doğru dürüst esrarına varamadığımız bu karmakarışık dünya beni bir buğday tanesi, bir karınca gibi ezip geçiyordu. Böylece acz içindeyken odamda her şey bana küçüklüğümü ve zavallılığımı haykırıyor. Sokağa fırlıyorum. Bir tek yakın çehre görsem de yanında yürüsem, hiç ses çıkarmadan yürüsem diyorum. Halbuki ara sıra karşılaştığım ahbapları görmemezliğe geliyorum. Hiçbiri bana bu anda yardıma çağrılacak kadar yakın görünmüyor. Bilmem beni anlıyor musunuz? Dün size bir sürü şeyler söyledim. Onların manasına bakmayınız... İçimde senelerin biriktirdiğini boşaltmak istemiştim. Siz bana şimdi bahsettiğim bu yakın çehre gibi göründünüz. Vapurda sizi görür görmez: İşte,dört tarafa koşup aradığın yanına sokulup sessizce yürümek istediğin, işte, hayatın müddetince istediğin insan! dedim. Katiyen yanılmadım. Yanılmış olsam şimdi yanımda bulunmazdınız.
- "Benden hiç korkmuyor musunuz? Halbuki omuzları üzerinde benimki kadar hummalı bir baş taşıyan insanlardan korkulmalıdır… Onlar dünyanın en fena ve en iyi mahluklarıdır. Fakat niçin insanlardan ve kafalarından, ah, kafalardan bahse başladım. Bunları bırakalım ve etrafımıza bakalım. Her şey nasıl birbiri içinde erimiş gibi. Şu anda şu kayığı denizden ayırmak mümkün müdür? Parmakların ele bitiştiği gibi bu yumuşak sulara yapışmamış mı? İnsan nasıl olur da şu karşımızdaki ışıkların küçük bir hareketle söndürülebileceğine inanır? Bulundukları yere ebediyen mıhlanmış gibi durmuyorlar mı?.. Ve biz… Kendimizi bu geceden ayırmaya muktedir miyiz? Fakat ne garip, şimdi küreklere sarılarak sahile dönmeye ve insan kokan sokaklardan geçerek evlerimize gitmeye mecburuz. Hatta bunu hemen yapmamız lazım. Çünkü vakit geçti. Sevgili teyzelerimiz, amcalarımız var…" Burada ağlar ve haykırır gibi bir sesle devam etti: " Dostlarımız, amirlerimiz, işlerimiz, derslerimiz var… Allah kahredesi hayatımız var!.."
- Hayatlarımızın birleşmesi mukadderdi. Böyle beklenmedik bir şekilde birleşmesi daha iyi oldu. Ah yarabbi... Onu ne kadar seviyorum... İşte benim yanımda... Elleri bana dokunuyor, adımlarında en küçük bir tereddüt bile olmadan bana geliyor, benim evime, benim yatağıma geliyor... Bundan daha harikulade ne olabilir? Nasıl sabrediyorum, nasıl oluyor da hemen boynuna sarılıp yüzünü, gözünü ağlayarak, teşekkür ederek öpmüyorum? Hayatımın bundan sonraki kısmını düşünmek bile beni korkutuyor... Şu saadet karşısında duyduğum korku... Onu bir an evvel kollarımın arasında tutmak... Yahut sadece yüzüne bakmak, uzun uzun ellerini okşamak ve artık beraber, her zaman için beraber olduğumuzu bilerek karşı karşıya oturmak... Bu artık bir hakikattir, halbuki ben şimdiye kadar bunu tahayyül etmekten bile çekiniyordum.
- Her şeyi düzeltebilirim, onu da, kendimi de kurtarabilirim. Neden olmasın? Ben hayata bağlanmak için ona muhtacım, o idare edilmek için bana muhtaç… Ben onu görmeden evvel hayatın manasını bilmiyordum, bulamamıştım. Şimdi görüyorum ki, o da bensiz yaşayamayacak… söyledikleri doğru, en az doğru görünenleri bile doğru… birbirimize rastlamadan evvelki hayatımız sahiden birbirimizi aramaktan başka bir şey değilmiş… ne aradığımızı bilmeden aramak… şimdi içim rahat, aradığını bulan ve başka bir şey istemeyen biri gibi sukunet içindeyim… dünyada bundan daha büyük bir saadet olur mu? Böyle en felaketli günümde beni en mesut insan olduğuma inandıran bu hislere fena, çirkin şeyler diyebilir miyim? Herkes ne diyecek?... Fakat bu ana kadar herkesten ne gördüm ki… Bana en yakın olanlar dahil olmak üzere, bu herkes dedikleri şey beni üzmekten, hayatımı manasız bir hale sokmaktan başka ne yaptı? Bu yaşıma kadar en iyi zamanların tam manasıyla yalnız kalabildiğim günler olmuştu.
- Hiç kimse tarafından görülmeden buraya kadar geldik. Acaba her zaman böyle yanına birini alarak mı gelirdi? Belki de... Olsun...
- Zannediyorsun ki, hepimiz birer makineyiz ve evvelden kurulduğumuz gibi işleriz. Bir yerde bir bozukluk oldu mu, derhal orayı söküp atmak lazım!.. En kuvvetli insanın bile bazen ne kadar zayıf anları, istediğinin tam aksini yapmaya mecbur olduğu dakikaları bulunduğunu nasıl inkar edebiliriz? Böyle hadiseler hiç kimseyi olduğundan daha fena, yahut daha iyi yapamaz!
- Fakat nereye? Dünyada yalnız yaşanır mı?... Ama insan ahbap bulur!... Kimi?... Ben nereden ahbap bulurum? İşte Ömer'in arkadaşlarından da hoşlanmadım... O... Hiç hoşlanmadım... Acaba ben kendim mi tuhaf bir insanım?.. Belki beni de etrafımdakiler manasız bulurlar... Hatta sıkıcı... Ama Ömer böyle bulmuyor... Ya günün birinde o da benden sıkılmaya başlarsa?.. Eyvah...
- Herkesten korkuyorum... Bunun neticesi olarak herkesten şüphe ediyorum. Fakat bu dereceye kadar nasıl düştüm?
- Bu kafa büsbütün başka işler becerebilir… Sen kendini ziyan ediyorsun, halbuki buna hakkın yok!.. Mademki herkes gibi değilsin, onlardan daha akıllı, daha üstünsün, onlara hükmetmek hakkın, hatta vazifendir. Yalnız bunu istemen lazım. Her şeyi feda edebilecek kadar şiddetle istemen ve bütün arzularını bir tek gayeye: İnsanlara hükmetmek, onların başına geçmek gayesine hasretmen lazım. Sonra senin gibi hayallerle, çocukça, daha doğrusu kadınca hislerle uğraşmak da insanı berbat eder.
- Dünya kim? Benden başka dünya var mı? Herkesin bir tek dünyası vardır, o da kendisi.. Üst tarafıyla alakadar olmaya bile değmez.. Zeki olmak, kuvvetli kafa ve bilgi sahibi olmak neye yarıyor? Bizi istediğimiz saadete götüremedikten sonra.. Zekamız olmasa daha iyiydi. Otlar, hayvanlar, bulutlar ve kayalar gibi yaşamak bana daha saadet verici, daha yorgunluksuz, daha manalı geliyor...
- Her şeye bu kısa hayatın öğrettiği bütün güçlüklere rağmen onu adamakıllı seviyordu. Herhangi bir sebebin kendini ondan ayırabileceğini tasavvur etmek bile elinde değildi. Kendi kendine:
"Bu çocuğun tahammül edilemeyecek hiçbir fenalığı olamaz. Ben onun her yaptığını hoş görebilirim..." diyordu.
- Size doğrudan doğruya ve bir vak'aya dayanarak hücum etmiyorum. Yalnız insanlara itimadım yok... Hele dostluğa, hele arkadaşlığa... Asla inanmıyorum... Bundan sonra inanamam da...
- Fakat nasıl inanmalı?.. Kendime inanmadıktan sonra... Bir gün içinde, birkaç saat içinde kendimin ne çirkef olduğumu öğrendikten ve yirmi altı seneden beri saklamaya muvaffak olduğum aşağılık ruhumu bir karış önümde gördükten sonra, kim olursa olsun, bir insana inanmak mümkün müdür? Benden bunu nasıl istersiniz?.. Fakat lazım... Mademki sen istiyorsun, şimdi gider Bedri'ye yalvarırım... Herkesin benim kadar kepaze olması şart mı? Belki siz başkasınız... Bir insandan haksız yere şüphe etmek en korkunç şeydir. Aldanmak pahasına da olsa bunu yapmamalı. Şimdi gidiyorum!
- Bir yerde biriktiği anlaşılan gözyaşları, kendilerine dökülecek bir mecra bulmuşlar, gayet sakin, hatta biraz tatlı bir şekilde iki yanağından yastığa süzülüyorlardı.
- Seninle yollarımızın ayrılması lazım. Ben bu içimdeki melun şeytanı bir müddet daha gezdirir ve sonra her şeye bir son veririm... Niçin seni beraber sürükleyeyim? Ne kadar ayrı insanlar olduğumuz meydanda... Bütün bu farklara rağmen seni böyle çılgınlar gibi sevişim de herhalde bu şeytanın bir oyunu olacak...
- Belki bunlar aslında o kadar feci şeyler değil... Belki yollarda gördüğüm insanların çoğu da benim gibi veya bana yakın vaziyette, fakat kafam her şeyi büyüten bir adese (büyüteç) gibi... Oraya giren her şey, yünlü bir kumaş üzerine damlayan yağ lekesi gibi belli olmadan genişliyor, büyüyor... Başka bir şey düşünmek isteyince muvaffak olamıyordum...
- Şu kainatta belki de iyi bir taraf vardır, fakat görmek bize nasip olmuyor diyor ve seni düşünüyordum.
- Fakat ne yapabilirdim? Kendi ruhunun pisliğini bu kadar yakından gören bir adam başkalarının temiz olacağına inanabilir mi?
- Aklı başında adamlarla hiçbir iş görülmez. Bize, itirazsız inanacak ve düşünmeden harekete geçecek insanlar lazım! Bu gençleri romantik birtakım emellerle bağlamak, onlara kabadayıca sergüzeştlerin hasretini duyurmak ve bugünkü hudutları dar gösterip büyük arzularla beslemek ve böylece hepsini avucumun içine almak daha kolay ve muvafık...
- "Hayat bir katakulliden ibarettir!"
- Hayat herhalde bir katakulli değildi. Ama neydi? Bu hayatın bir manası olmak icap ederdi. İnsan dünyaya sadece yemek içmek ve koynuna birini alıp yatmak için gelmiş olamazdı! Daha büyük ve insanca bir sebep lazımdı.
- Düşünce adamı olmaktan çıkmış, muhayyile, daha doğrusu kuruntu adamı olmuştu. Etrafında kendisini doğruluğuna inandıracak bir fikir cereyanı bulamadıkça, arkadaşlarının ve hatta hocalarının, büyük ve gösterişli sözler arkasında adamakıllı esnafça işler kovaladıklarını gördükçe kendi muhayyel (düş) aleminde yaşamayı tercih ediyor ve hakikatte sadece muhayyilede yaşamak mümkün olmadığından maddi hayatında tesadüflerin, ani heyecan ve ihtirasların oyuncağı olup kalıyordu.
- İdealsiz ve hodbin genç! İçinde asla inanmak ihtiyacı duymayan serseri ruhlu bir adam!
- Sana açıkça cevap veremeyeceğini bildiğin kimselere küfürlerle hücum et, hain ve alçak diye yaz!... Gençlik ateşlidir. Hareket ve heyecan ister. İstikbalini tehlikeye koymamak şartıyla coş bakalım!..
- Sizin de, benim de işimiz gevezelik... Yalnız bir farkla: Siz bir şeyi yaptığınızı zannediyorsunuz, ben ne yaptığımı, daha doğrusu ne yapmadığımı gayet iyi biliyorum. Sonra...ben daha çok kendi içimde yaşayan bir insanım... Bunun için size nazaran birkaç misli fazla yaşamış sayılırım.
- İnsanların en zayıf tarafları, sormadan, araştırmadan, düşünmeden, kafalarını patlatmadan inanmak hususundaki hayret verici temayülleridir. Dünyadaki yalancı peygamberleri yetiştirmek ve beslemek için en iyi gübre, işte bu bilmeden inanmak için çırpınan kalabalıktır.
- Birdenbire içinde müthiş bir yorgunluk ve hareketsizlik hissetti. Bu akşam hiçbir şey yapmaya, hiçbir şey söylemeye muktedir olamayacağını gördü. Her şeyi lüzumsuz ve manasız saymaya başlamıştı. Bu histen biraz korktu. Aynı şeyleri bir kere daha, başka bir yerde duyduğunu zannediyordu. Nerede? Bunu bir türlü hatırlayamıyor, fakat birtakım fena hislerle alakası bulunan bir duygu olduğunu seziyordu.
- Kendisi de dahil olduğu halde her şeye yabancı gözlerle bakıyor ve kendisi de dahil olduğu halde her şeyi bir parça gülünç buluyordu.
- Ömer! Seni bırakıp gidiyorum. Bunun bana ne kadar acı geleceğini, hayatta senden başka hiç kimsem olmadığını bilirsin… Senin de benden başka kimsen olmadığını biliyorum. Buna rağmen seni bırakıp gideceğim…Emine teyzelerin evinden çıkıp senin arkana takılarak geldiğim günden beri bunun böyle olacağı hakkında içimde garip bir korku vardı… Bunu kendimden ne kadar saklamaya çalışsam, bir fırsatını bulup tekrar kafamda beliriyor ve beni çok üzüyordu. Bu korkunun sebeplerini düşündüm, üç ayı geçen beraber hayatımız esnasında, bu anın gelmemesi için neler yapmak lazım olduğunu araştırdım, nihayet kendimi tesadüflerin ve hayatın eline bırakmaktan başka çare kalmadığını gördüm… bilmem sana söylemeye hacet var mı? Ömer, benim sevgili kocacığım, biz, hiçbir tarafları birbirine benzemeyen, hiçbir müşterek düşünceleri ve görüşleri olmayan iki insanız… Kim bilir ne gibi sebeplerle tesadüf bizi birleştirdi. Sen beni sevdiğini söyledin, ben buna inandım. Ben de seni seviyordum… Hem nasıl seviyordum… Hislerimde bugün de değişiklik yok. Fakat niçin seviyordum, işte bunu bulamadım ve beni düşündüren, seninle olan hayatımızın devamından şüphe ettiren bu oldu. Seni niçin sevdiğimi bir türlü bilmiyordum. Huylarını, yaptığın işleri, beğenmiyordum demeyeyim, fakat anlamıyordum. Sen de benim birçok şeylerimi anlamadığını inkar edemezsin. Böyle olduğu halde nasıl garip bir kuvvet bizi birbirimize bu kadar sağlam bağlamıştı? İlk andan itibaren tamamıyla başka dünyaların insanları olduğumuzu anladığım halde beni burada tutan ve seni gördüğüm zaman içimi sevinçle dolduran neydi? Acaba şu senin her zaman bahsettiğin ve hareketinin kabahatini kendisine yüklediğin şeytan mı? Son günlerde ben de bundan korkmaya başladım. Şimdiye kadar daima, düşünüp doğru bulduğum şeyleri yapmaya alışmıştım… bu sefer hiçbir doğru ve akıllıca tarafını bulamadığım bu hayata beni bağlayan kuvvetin, içimde saklı bir şeytan olması sahiden mümkündü. Bu ihtimal beni adamakıllı telaşa düşürdü. Hayatta kendi kendi düşüncelerimin ve kararlarımdan başka bir takım kuvvetlerin emri altına girmek asla tahammül edemeyeceğim bir şeydi. Aynı zamandan, seninle beraber bulunduğum müddetçe, nedense irademi kullanamadığımı gördüm. Sana, senin iradene tabi olmak bana ağır gelmezdi, fakat aramızda hiç olmazsa bir kısmını benim de doğru ve iyi bulmam lazımdı. Kendi kendime hiçbir zaman yapamayacağım şeyleri, sırf bilmediğim bir kuvvete tabi olmak yüzünden, boyuna tekrar etmek beni düşündürürdü ve nihayet, aylardan beri kaçtığım bu kararı verdirdi.
- Fakat ben bütün gayretime rağmen, içinde bulunduğum hayata ısınamadım. Bu hayatı anlayamadım. Benim eski ve manasız yaşayışımdan, bomboş çocukluk ve mektep hayatımdan büyük bir farkı olduğunu göremedim. Biliyorum: Pek akıllı olmayan bilgisiz bir kızım.
- Buna rağmen beni sana bağlayan bir şey vardı: Dış tarafın etrafındakilerin aynı olduğu halde bana büsbütün başka görünüyordu. Bu arkadaşlardan, bu muhitten, bu kokuşmuş mahluklardan hoşlandığımı, sıkıldığımı görüyordum. Günün birinde büsbütün başka bir insan olacağımı ümit ediyordum. İlk günlerde biraz kuvvetlenen bu ümidim, yavaş yavaş tamamen yok oldu. Senin bu yaşa kadar içinde bulunduğun insanlar ve muhitle birdenbire hesap kesecek cesareti kendimde bulamadığımı anladım. Bende sana bu cesareti verecek kuvvet yoktu. Onları bırak! Dediğim zaman, ‘’Kimlere sarılayım’’ diyecektin; ben zavallı Macide, sana kimi, neyi gösterebilirdim? Bu hayattan daha doğru ve akıllı bir şey olması lazım, fakat bunun ne olduğunu ben de bilmiyorum. Onun için, sana yardım edemedim. Belki sen beni alıp evine getirirken büsbütün başka şeyler düşünmüştün. Sana yeni bir dünya açacağımı sanmıştın… Seni sukutu hayale uğrattım. Ben sana rehber değil, ancak yoldaş olabilirdim, fakat yolu ikimiz de bilmiyorduk ve birbirimize yük olmaktan, birbirimizi şaşırtmaktan başka bir şey gelmiyordu.
- Artık ayrılmamız lazım. Dediğim gibi, sana en küçük bir faydam olacağını bilsem her şeye tahammül eder ve kalırdım. halbuki selâmetinin yalnızlıkta olduğunu görüyorum. hâla, bugün bile şuna kaniyim ki, bir müddet daha bocaladıktan sonra, yolunu bulacaksın, fakat yalnız olman lazım. herhangi bir insanın, ayaklarına dolaşmaması lazım… ne olurdu ? birbirimize birkaç sene sonra tesadüf etmiş olsaydık! o zaman hayatımız belki bambaşka bir şekil alırdı. o zaman sana tâbi olur ve bundan zevk duyardım. fakat şimdi, hiç bir faydası olmadığını bile bile, yanlış ve mânasız bulduğum şeylere oyuncak olmak, bütün sevgime rağmen imkansız.
- Ben ne yapacağımı bilmiyorum, daha doğrusu yapılacak bir tek şey var, onu da bilmek istemiyorum. Ben hayatımda kimseye haksızlık ve fenalık etmemeye çalışmış ve başkalarına yapılan haksızlığa bile kendimeymiş gibi üzülmüş bir insanım... Nefsime hiç müstehak olmadığı bir şey yapmak, bu ağır ve tamiri imkansız haksızlığı reva görmek bana ağır gelecek. Fakat ne yapabilirim? Ben senin arkandan gelirken her şeyi bıraktım. Her şeyle alakamı kestim. Zaten feda ettiklerim de öyle büyük bir şey değildi.
- Perişan bir haldeydim. Fakat içimde kendimden bile sakladığım bir ümit vardı. Seni kapının önünde bekler bulduğum zaman sanki bunun böyle olacağını biliyormuş gibiydim. Bir söz söylemeden, hakkımda neler düşüneceğini hesaba katmadan seninle geldim. Bir genç kızın çok güç atacağı bir adımı seve seve, inana inana attım. Bunlardan pişman değilim... Kimse beni zorlamamıştı. Doğru buldum ve yaptım. Fakat şimdi... Beni hangi Ömer kapının önünde bekleyecek?.. Ömrümün en acı gününü en mesut bir güne çevirmiştin... Pek az tanıdığım bir adamla hiç bilmediğim bir yere giderken içimde beni coşturan arzular köpürüyordu... Şimdi gene çıkıp gideceğim... Nereye?.. Yanıma bavulumu ve eşyalarımı almıyorum... Gideceğim yere çamaşırsız da gidilir. Fakat ben son dakikaya kadar ümidimi kaybetmeyeceğim. Bana hiçbir fenalığı dokunmayan nefsime bu en büyük haksızlığı yapacağım dakikaya kadar her şeyin değişebileceğini umarak kuvvet bulmaya çalışacağım...
- ...daha yazacak birçok şeyler aklıma geliyor... Ne faydası var?.. Oturup saatlerce konuşsak gene bitecek gibi değil.. Halbuki biz beraber yaşamaya başladıktan sonra ne kadar az konuştuk... Birbirimize söyleyecek bir şeyimiz yok muydu? Neden?.. Neden uzun uzun dertleşmedik? Belki o zaman bir çok şeyler başka türlü olurdu...
- Sana kızgın değilim... Sana kızmayacak kadar seni iyi tanıyorum... Sonra seni seviyorum... Neden sevdiğimi bilmeden seviyorum... Bu sevgiyi her gittiğim yere beraber götüreceğim... Allahaısmarladık... Güzel dudaklarını öperim... Sen de bana kızma... Başka türlü yapamazdım... Allahaısmarladık...
- Hep böyle... Harikulade başlıyor ve hemen arkasını bırakıyor... Belki tembellikten, belki nereye vardıracağını bilememekten...
- Otuza yaklaşmaktayım... Bugüne kadar ne yaptığımı düşündüm. Bir sıfırdan başka netice alamadım. Hayatta hiçbir şey yapmış olmamak gibi korkunç ve utandırıcı bir şey var mı? Son zamanlara kadar ‘’Fena bir şey yapmıyorum ya!’’ der ve kendimi temize çıkarmaya çalışırdım. Fakat hadiseler gösterdi ki, fena olmayışım tesadüf eseriymiş, fırsat düşmemiş, zaruret olmamış. Nitekim hayatın ilk çelmesinde yuvarlanıverdim. İyilik demek kimseye kötülüğü dokunmamak değil, kötülük yapacak cevheri içinde taşımamak demektir. Bende bu fena cevher fazla miktarda mevcutmuş. Belki herkeste var… Fakat insan olan onu söküp atmasını, yahut boğmasını biliyor… Dokunmadan bırakmak, bir gün başını kaldırmasına meydan vermek olur…
- İsteyip istemediğimi doğru dürüst bilmediğim, fakat neticesi aleyhime çıkarsa istemediğimi iddia ettiğim bu nevi söz ve fiillerimin daimi mesulünü bulmuştum: Buna içimdeki şeytan diyordum; müdafaasını üzerime almaktan korktuğum bütün hareketlerimi ona yüklüyor ve kendi suratıma tüküreceğim yerde, haksızlığa, tesadüfün cilvesine uğramış bir mazlum gibi nefsimi şefkat ve ihtimama layık görüyordum. Halbuki ne şeytanı azizim, ne şeytanı? Bu bizim gururumuzun, salaklığımızın bir uydurması… içimizdeki şeytan pek de kurnazca olmayan bir kaçamak yolu… İçimizde şeytan yok… İçimizde aciz var… Tembellik var… İradesizlik, bilgisizlik ve bunların hepsinden daha korkunç bir şey: hakikatleri görmekten kaçmak itiyadı var… Hiçbir şey üzerinde düşünmeye hatta bir parçacık durmaya alışmayan gevşek beyinlerimizle kullanmaya lüzum görmeyerek nihayet zamanla kaybettiğimiz biçare irademizle hayatta dümensiz bir sandal gibi dört tarafa savruluyor ve devrildiğimiz zaman kabahati meçhul kuvvetlerde, insan iradesinin üstündeki tesirlerde arıyoruz.
- Onu nasıl sevdiğimi, ne kadar sevdiğimi anlatacak değilim... Dünyada hiç kimsenin aynı şeyleri aynı kuvvette duyamayacağını zannediyorum. Onda öyle birtakım haller gördüm ki, benim saatlerce birçok insanda arayıp bulamadığım ve yok farz ettiğim şeylerdi. Onda bizim gibi olmayan, olduğu gibi görünen ve bir şeyler olan bir insan buldum. Derhal kendimi düzeltmek, ona layık bir hale gelmek icap etmez miydi? Yapamadım ve bu aczimi içimdeki şeytana hamlettim. Halbuki tembel ve iradesizdim. Başka bir şey değil... Hayvan taraflarımı avuçlarıma almaya, kafamla hareket etmeye alışmamıştım. Basit, çocukça birtakım hürriyetleri insan olmaktan daha ehemmiyetli buluyordum. Ne kadar seversem seveyim, bir kişiye bağlı kalmak bana garip geliyordu...
- Şimdi kendime herkesten evvel ben inanmıyorum. Tamamıyla değişeceğim... Muhakkak... Fakat ne zaman? Senelerce süren bir mücadeleden sonra mı? Yoksa hiç muvaffak olamayarak bu manasız varlığı taşımakta devam mı edeceğim?...
- İnsan bütün bu pislikleri ancak yalnız başına ve dövüne dövüne, didine didine üstünden atabilir... Ama yalnız başına... Kimseye bir şey sıçratmadan...
- Beni dünyada mevcut farz etmeyin... Tamamıyla ayrı yollara ve ayrı dünyalara gideceğiz... Ben bir molozdan bir adam yapmaya çalışacağım... Bir gün, belki on sene oluyor, bir hocam bana: ‘Zekânı mirasyedi gibi harcıyorsun!’ demişti. Doğru... Zekâmı har vurup harman savurdum ve nihayet iflas ettim... Hiçbir şeyim kalmadı... Ben zekâyı radyum gibi bitip tükenmez bir cevher sanıyordum... Onun insan eliyle yetişip gelişen bir şey olduğunu düşünmüyordum... Adam olmak değil, enteresan olmak; bir şey yapmak değil, bir şey yapanlara istihfaflaıı bakacak bir yere çıkmak istiyordum... Halbuki bugün sonsuz zaman ve mesafenin içinde ben neyim? Bir solucandan, bir ayrık kökünden daha ehemmiyetsiz, daha değersiz, daha lüzumsuz bir mahlukum...
- Belki başka bir köşeye çekilip kendimle uğraşır, yahut bizim muhitimizdekilere benzemeyen insanların arasına dalarak yeni bir hayata başlamaya çalışırım. Yalnız, geçmiş günlerimle bütün alakamın kesilmesi lazım... Kim bilir... Belki uzak bir günde, büsbütün başka insanlar olarak tekrar karşılaşırız ve belki gülüşerek birbirimize ellerimizi uzatırız...
- Yalnız kalmak, yeni bir hayatı denemek istiyor... Kendini iki kişinin mesuliyetini yüklenecek kadar kuvvetli hissetmiyor!
- "Onu unutamayacaksınız!.." dedi. "Ondan ayrılamayacaksınız!"
Macide düşünceli gözlerle yanındakini süzdü. Sonra elini cebine sokarak Ömer'e yazmış olduğu mektubu çıkardı:
"Öyle değil Bedri..." dedi. "Ben ondan ayrılmaya daha evvel karar vermiş bulunuyordum... Her şeye rağmen!"
Dörde bükülü kağıdı yanındakine uzatarak mırıldandı:
"Fakat beklemek lazım... Uzun zaman!"
19 Mart 2015 Perşembe
7 Mart 2015 Cumartesi
Albayım Beni Nezahat İle Evlendir * İlhami Algör
"Takılma," dedi bir ses, "yürü, yürümek durmaktan iyidir."
"Kim konuşuyor?" dedim, hafif tırsmış vaziyette.
"Kalbin," dedi ses, "konuşan kalbin dostum."
Hislerim yapılmamış olanı yapmanın kaderim olduğunu söylüyordu. "Bu kaçıncı işaret?" dedim içimden.
"Saymayı bırak da yürü," dedi kalbim.
"Ne yöne ve neden?"
"Yönü sen seç, fakat yürü," dedi, "bir kahramanın oturup tesadüfler beklemesi değil, gerekiyorsa onları yaratması uygun düşer."
"İnsanın kendine ait halleri olması iyi bir şeydir," dedi kalbim.
"Güzel bir şeyse yatakları ayırmayalım," demiştim, "tercihen ikiz yatağın en büyük boyu bana uyar... ve bu da gidici ise hiç başlamayalım."
"Sen hep beni mazideki halimle tanırsın
Hala bilirim, boş yere bekler, inanırsın."
Müstesna fikirlerimi kendime sakladım. Kimseyi ürkütmeden sakin ve ağır yol almalıydım. Eğer kendisi için doğru olanı isteyebilmek bu idi ise, birinci adımı halletmiştim. Sırada, kendi başına davranabilmek vardı.
Sahile inip denize baktım. Her zamanki gibi akıyordu. Kalbime sordum.
"Gidelim mi, kalalım mı?"
"Kalıp ne yapacağız?" dedi, "bari zıplayalım da hareket olsun."
"Fakat," dedim, "sağı solu belirsiz görünüyor, ayrıca sen de biraz teşne ve kıvrak görünüyorsun."
"Yine de ip üzerinde çakılı kalmaktan iyidir."
"Tamam," dedim, "rastgele."
"Rastgele," dedi kalbim.
Kendimi ve çevreyi yokladım, başlangıç olarak fena değildi. Uzaktan bakan biri böyle resmedilmiş biri için, "Hikaye kahramanı olsa gerek," diye düşünürdü. İsabet olurdu.
Onun, düşünceye değil, hareket halinde olmanın bizatihi kendisine ihtiyacı vardı. Mesele buydu ve bu böyleydi.
Ruhlarımız, balkonda asılı ve kurumak üzere iken yaz yağmuruna yakalanmış havlular gibi şişip ağırlaşacaktı.
"Tesadüflerle sürüklenen bir hayattan kurtulmak için tesadüf arayışı," dedi, biraz ilerimde dikilen genç.
"Birader," dedim, "benimle mi konuşuyorsun?"
"Genellikle durumlarla konuşurum, şahıslarla değil." dedi, ince uzun yaratık, "ayrıca sesli düşünüyordunuz."
"Gidelim," dedi kalbim.
Böyle bir kararın, kendi başına davranabilen kahraman için uygun olup olmadığını düşündüm.
"Hadi!" dedi kalbim.
"Bi dakka..." dedim, "dolduruşa getirme, hazzetmem."
"Çok erken geldik," dedim başkası olmadığı için kendime. Nereden baksam bir kaç saatim vardı. "Nereden baksam acaba?" diye düşündüm. Cevap bulamadım. Denizle konuşmayı denedim. Birikmiş sorularım vardı. Kendi başına davranabilen hikaye kahramanı olabilecek miydim? Bunu nasıl yapacaktım? Bu abuk sabuk gidişle mümkün olacak mıydı?
"İpi kopmuş bir uçurtmayım," derdim kendi kendime ve bir uçurtma için en güzel uçuşun, ipi kopukken olabileceğini düşünürdüm. Bazıları buna "düşme hali" diyebilirdi. "Ağaç dallarına ya da elektrik tellerine takılmadan önceki düşme hali." Umursamayabilirdim.
Sorsalar söylerdim. "Vallahi," derdim, "ben de bilmiyorum bu kadar derine tüpsüz nasıl daldığımı göğsümde bir ağırlık hissetmeden."
Gölgeler arasında gölgeler görebilirdim. Bir Sansar otları hışırdatırdı. Annem bana gerçekleri kabul etmesini, hayat ise onlardan kaçmasını öğretmiş olabilirdi. "Al bu elmayı Nezahat" diyebilirdim, "Sende bu ad oldukça istersen sıfır numara kel istersen at kuyruklu olurum. İnce bıyıklı tek dişi altın olurum. Meftun olurum meczup olurum. Uzaklara bakarım, çıtımı çıkarmam. Nasıl söyleyeceğimi bilmem susarım. Susmak üzerine konuşmak gerekirse beni çağırırlar, oturur susarım. Dolmabahçe saat kulesiyle, Çırağan Sarayı ile konuşurum. Duvarlara yazılar yazarım gizli gizli: "Albayım beni Nezahat ile evlendir". Sülüs yazarım, küfi yazarım, latin yazarım. Gotik yazamam. Yağ satarım, bal satarım, ustamı öldürür ben satarım. Yemeden içmeden kesilir, alık olurum. Adımı sorsan duymaz olurum. Kötü olurum, iyi olmam Nezahat. Ya bu adı değiştir ya da al bu elmayı. Bende sevdiklerince terkedilme endişesi, kafayı yemeye meyyal haller var. Al bu elmayı Nezahat. Yüzünde göz izi var."
Dikkatle bakar ve karşımdakinin, eski hikayenin yazarı olduğunu görürdüm. Herif rüzgar içmiş, uçmuş gitmiş olurdu.
Beni duymayabilirdi. Ben duyulmadığım yerlerden gitmek hastalığına tutulmuş olabilirdim. Tedavisi kırk beş derecelik sıvılarda boğulur gibi yapmak olabilirdi. Deneyebilirdim.
İşler yolunda giderse gider, gitmezse yeni bir hikaye kurulur, ben de orada yerimi alırdım. Ne olacaksa olurdu.
"Ben gidiyorum," dedim birdenbire.
"Nereye?" dediler Taşkafa ile Hurşit, ikisi bir ağızdan.
"Bilmem," dedim "içimden geliyor."
"Yakışır," dedi kalbim.
Katır sidiğinde sinek, kendini deryada sanır.
Pencereden bakan, içine kapalı biri olmuş, içinde dolanıp durmuş, kendine dolaşılacak bir iç yapmış, tırtıl olmuş kendine koza yapmış, vazgeçmiş kelebeklikten orada kalmış...
Vakti olduğunu söyleyerek, aleni ve aşikar bir ilgi ile dinleyebilirdi. Yan yana, adeta diz dize oturabilirdik. Ben bu anın uzun sürmesi için üfürüp üfürüp ipe dizebilirdim.
"Sır, sen ararsan var olur."
Bir "Hass..." sonrası hayatım değişebilir, "Ben kimim, burada ne yapıyorum?" türü soruların kuyusuna düşer, Tebrizli bir adam ile selamlaşır, bir geçit bulur çıkardım. Çıktığım yer, az önce ayrıldığım yer olabilirdi; fakat bu kez ben, az önceki kişi olmayabilirdim.
"Mesele nedir?"
"Ana soru bu. Sence nedir?"
"Üslubun değişmiş," dedi, "sinirli ve kuşkulu birine benziyorsun."
"Bu kelimeler hafif kalır," dedim, "şimdi sadede geliyoruz dikkat et, vitrin camındaki görüntüsüyle konuşan bir hikaye kahramanı duydun mu hiç?"
Güldü. "İyi numara," dedi, "olsa fena olmaz."
Hikayede, baş dönmesi yapan kaygan haller vardı. Belki de hava lodostu. Kafayı toplamakta zorluk çekiyordum. Gözlerim kararıyordu. Kırmızı taçlı uzun kirpikli kuş geldi, gözlerimin içine baktı. "İyi değilsin," dedi, "derhal hikayeyi bırak."
"Nasıl bırakayım," dedim, "bir kahraman asla yarım bırakmaz ve yarım da bir bütündür gibi laflara inanmaz."
"Bükülüyor ve kayıyor," dedi, "ayak uyduramazsın, derhal bırak."
"Bilmiyorum," diyecektim, "hiçbir fikrim yok ve her şey giderek karışıyor."
"Mesele neredeyse çözüm oradadır," diyecekti kuş.
"Bu lafları biliyorum," diyecektim, "zaten herkes bu dille konuşuyor. Bu işi bırakmak istiyorum. Sürekli ince ay, bilmem ne diye birtakım şeylere denk geliyorum... Her neyse onlar?"
"Kıvrak ve gururlu çöl hançerleri," dedi kuş.
"Ne gururu?" dedim, "ya da gurur ne?"
"Artık elinde olmayan bir şey için risk almaya iten duygudur... Ya da artık yerinde olmayan şeyin, boşluğunu doldurma çabasıdır... Ya da kırılmış bir şeyin daha fazla kırılmamak için sertleşmesi, katılaşmasıdır... Ya da..."
"Bu seni aşıyor artık," dedi uzun kirpikli kuş, "büyük bükülme bu, bir şey yapamazsın."
"Kalbim?" dedim. Bu çaresiz bir soruydu. Cevap da gelmedi.
"Yanlış yöne bakıyorsun," dedi uzun kirpikli kuş.
Önemli değildi. İçimden böyle yapmak geliyordu. Yaptım da. Abarttım ve günün ilk ışıkları belirene kadar geldiğim yöne baktım. Gün ağardı. Döndüm, otların bürüdüğü bakımsız bahçeye baktım. Burada ne işim vardı?
Buradan ayrılmalıydım. Geri dönmeliydim. Dönecek bir yerim olmalıydı. Sahile koştum. Değil sandal, tahta parçası bile yoktu.
"Güle güle," dedi kuş.
"Ne demek?" dedim, "elveda mı bu?"
"E gidiyorsun artık," dedi.
"Belki de geliyorumdur," dedim. "Bakalım," dedi kuş, "görürüz."
Sarayı, deniz fenerini ve şehri geçtim. Gece oldu. Stella ışıklar içinde geçti yanımdan. Selamlaştık. "Merhaba," dedi Stella, "hayat nasıl?"
"Bilmem," dedim, "hayat hakkında fikrim yok."
25 Ocak 2015 Pazar
Fakat Müzeyyen Bu Derin Bir Tutku * İlhami Algör
- Tütünümü, anahtarımı aldım, evden tam çıkıyorum bir şeyin eksik olduğunu, eksik olanın ruhum olduğunu farkettim. Önemsemedim. Yol, bana uygun bir ruh önerebilirdi. Kapıyı çektim, kilidin dili yuvasına otururken, "Nereye?" dedi. Aldırış etmedim, çıktım.
- Bir şeyin gerçekte öyle mi olduğu yoksa bana mı öyle geldiği konusu her zaman kafamı karıştırırdı. Gerçi sezilerim, bir süre sonra hayat tarafından doğrulanırdı. Ama her defasında ben, aradan geçen süre boyunca "doktor acaba paranoyak mıyım?" başlıklı metinleri yazıp yazıp bozuyordum. Pek keyifli olmuyordu. Özellikle Müzeyyen'in gözlerinden başka biri bakmaya başladıktan sonra, doktorla iç muhabbetim de artmıştı. Bir şeyleri hissediyor ama reddediyordum. "bana öyle geliyor"du.
- Hikâyeye göre adam, kadını çok seviyor, sevdikçe ruhu büyüyor, ruh eve sığmıyor, sabahları kadından önce uyanıp evden tüyerek, şehrin uzak bir köşesine gidiyor, elleri kıçında oraya buraya takılıyor, birileri ile tuhaf muhabbetlere giriyor ve her akşam kadından önce eve dönüp, günün hikayesini yazıp, görülebilecek bir yere iliştirip, yine arazi olup, ta ki gece yarısı, uyumakta olan kadının yanına sokulup, birbirlerini bir güzel sevip ve adam, sabahın kör vakitlerinde, yine sevişmelerle bitecek bir gece için erkenden sokaklara süzülüp…
- Her şey benden önce olmuşsa, bana olacak bir yer, durum kalmıyor muydu? Bana ait tek kişilik bir iskemle, oda, yok muydu bu dünyada?
- Dünyanın bütün Kızılderilileri yenilir, Spartakus kaybeder, gün batarken sararır, kuşlar döner, Sadri Alışık denilen hergele, her filminde ağlardı. O ağladıkça ben de ağlardım. Nedenimi bilmez ağlardım. Ağladıkça Sadri’ye kıl kapar gıcık olurdum. Üçüncü şahıs olarak kalışına, hep gidici kadınları sevişine, bu gidiciliklerin bir mecburiyet gibi duruşuna, Sadri’nin bu mecburiyetlere, giden kişinin özgürlüğü olarak bakıp, ona ihanet etmemek için kendine ihanet edişine.
- “Her şeyin iyi gittiğini nerden çıkarıyorsun?” dedi. “Herif rüzgârı kendinden menkul uçurtmanın teki. Ara sıra telleri takılır gibi kadına geliyor gece yarısı.”
“Fakat Müzeyyen, bu derin bir tutku,” dedim. Tırsmaya başlamıştım. Haklı olabilirdi.
“Evet, biraz sapık ve tek taraflı bir tutku,” dedi, arkasını dönüp gitti.
- Ne olmuştu da, "Seninle dünyanın her yerine gelirim" diyen Müzeyyen , durduğu yerden çekip gitmelere başlamıştı. Nerelere gidiyordu? Gelirken getirdiği bakışlar ne dalgaydı? Hangisi Müzeyyen'di? Ya da Müzeyyen kimdi? İlk tanıdığım kimdi, şimdiki kim?
- Beni her yoğuruşunda, sırtüstü yatıp karnını açan kedi yavruları gibi, teslim ve mest oluyordum. Birlikte tüy gibi havalanıyor, yükseliyor, oralardan ok gibi inip, zıpkın gibi saplanıyor, çapkın, şakacı, çocuk yunuslar gibi dibe iniyor, dipte yılan balıklarına dönüşüp kıvrılıyor, sonra toprağı delip, köpüklü dalgalara bakan yamaçlarda rüzgara çıkıyor, yeşil ve taze, kendimize ve birbirimize dolanıp yükseliyor, dallanıyor, açıyor ve… ve tekrar, ve tekrar, yaprak, polen, böcek olarak dökülüyorduk.
- Ya sevmenin kendisini ya da seven hali ile kendisini seviyor.
- Bir eli omzumda, diğeri çenesinde, bir yerlere dalıp gitti. Nefes bile alamıyordum. Eli orada kalsın istiyordum. Kalsın, bana dönsün, sessiz bir “Ne?” desin, ben kedi olup çene altına sokulayım, sonra gerdanına, göğsüne sarılayım, sarılıp tenime yapıştırayım, sonra yine yunus, yılan balığı, yaprak, polen ve... Eski günlerdeki gibi.
- Bir şey içime oturmuş kalmıştı. Yok olmak. Toz olmak istiyordum. Varlığım orada olmamalıydı. Gelip beni alsalardı. Uzaydan ya da bir yerlerden gelselerdi. Sessiz sedasız kaybolsaydım. Yerime Kız Kulesi’ni bıraksalardı. Ne alakaysa?
- Gece olmuştu. Evden sessizce çıkmış, saatlerce sokaklarda ruh gibi dönüp durmuştum. Midemde bir soru işareti vardı. Yakıyordu. Sorunun ne olduğunu hissediyor, fakat parçaları bir araya getiremiyordum. Parçalar benden kaçıyor, ben kaçmalarına göz yumuyordum.
- Salona geçtim. Eşyalar, “Abi, hoş geldin” dediler. Oturdum, bir sigara sardım. Karanlıkta ev, şahsiyet gibi duruyordu. Camekanlı dolap, pencereler, kitaplık, duvardaki uyuz tablo, karşılıklı oturmuş susuyordu. Ben kafamı toplamaya çalışıyordum, onlar “Eee?” diyorlardı.
- Bazı gece yarıları uyanır, beni, kendisini seyrederken bulurdu. Yüzümü okşar, burnumu oynatır ya da göğsüme sokulur, yine uyurdu. İçim büyür, içimde dolunay olur, önünden ince bir bulut geçer, bedenim manzaraya dar gelir, burun direğim sızlardı. Usulca kalkar, pencerede bir sigara içerdim. Saray uyur, burnu uyur, şehir uyur, martılar uyumazdı. Bir de karşı apartmanın arka pencerelerinden biri. O ışık bana iyi gelirdi. Nedenini bilmezdim.
- Kafayı yemek için, üzerinde dönüp durmak ve dönüp durulan yeri oymak için bir tutunma noktası bile yoktu.
- Bir mum yaktım. Jak Danyel adlı bir şişeyi kaptım oturdum. İki tek attım sek, temiz. Ağır ağır sigara sarmaya koyuldum. Sarma işini uzattığımı fark ettim. Bozmadım kendimi. Bütün dikkatim parmak uçlarımdaydı. Sardığım tütün değildi, kâğıt da değildi. Kendimi kendimle sarıyor, sarmalıyordum. Garip bir hafiflik gelmişti üstüme. Hem içimdeydi hem de ben onun içindeydim. Bıraktım kendimi, dibe indim.
- Derin bir nefes aldım. Saat kaç olmuştu? Yatsa mıydım? Etrafıma baktım, birinin benim adıma karar vermesini bekledim. Boşunaydı. Boş... Boşuna... Boşa... Kelimenin sesi beni topladı. Kalktım. Yatak odasına girdim. Aynı anda iki zıt duygu birden geldi: Odadan çıkmak ve odada kalmak.
- Aynayı görmesem çıkacaktım. Giysi dolabının bir kapısı yarım açıktı. Kapı açıyla duruyor, üzerindeki aynada kendimi görüyordum. Ben kendimi, en sivil hallerimin tanığı olan mekana giren adam olarak hissederken, ayna beni, arkasında boş bir koridor olan adam olarak gösteriyordu.
"Ayna," dedim fısıltıyla.
"Buyurun benim," dedi.
"Ayıp olmuyor mu ayna?" dedim, "Bizi burada yanlış pozisyonda, dış kapının mandalı gibi gösteriyorsun. İlgisiz, alakasız, yabancı ve arkasında koridor boşluğu duran ve hani geri dönüp o boşluğu kat ederek, daire kapısına yönelebilecek ve hatta yönelmesi gerek biri gibi.
"Nasıl görünmek isterdin?" dedi.
Bu tavır, bu kendinden çok fazla emin, ukala tavır beni öldürürdü.
"Ayna," dedim, "seni bölük bölük bölerim."
"Denememeni tavsiye ederim," dedi, "bölünerek çoğalırım ve çoğaldıkça fazla suret veririm, hoşuna gitmez."
Bana psikolojik çözümleme yapıyordu. Kendimi görmekten ya da kendimi "yalnız biri" görmekten huzursuz olduğumu ima ediyor, şantaj yapıyordu. Fakat teknik olarak haklıydı. İti, iki yüz parça yapsam, alt açı, üst açı derken ortalık karışacaktı.
- "Aynadaki kadın benim zıttım" demişti, "ben ne kadar ev haliysem o, o kadar sokak. Ben sokulgan isem, o başını alıp giden. Ben gündüzüm, o gece… Çapkın, güçlü, özgür."
- Ben sözlerden değil bakışlardan tırsardım. Bakışların arkalarını sezer, sezgilerim doğrulanana kadar mecburen bekler , beklerken kafayı yerdim. Konuşunca mesele yoktu. Ayrıca bu devirde herkes en azından iki tane idi. Daha kalabalık olanları da görmüştüm.
- Bunları düşünürken, bir büyünün avucunda ve uzaktan kontrol edilen biri gibi, hiç yapmadığım bir şeyi yapmış, Müzeyyen'e ait bir dosyayı karıştırmış ve bir fotoğraf bulmuştum. Müzeyyen ve kocası, ufaklık tırtıl kadar ve kucakta iken birlikteydiler.
İçimde bir zehir birikti. Dilimin ucunu bir şeyler yaktı. Döndüm, "Zehir," dedim zehre, "bana fazla geliyorsun, kaldıramam ben seni."
- Gözleri, sadece gözleri, sıkılmalarının, ne istediğini bir türlü bilememenin ve belki de bu yüzden, karşısına çıkan yeni ve yabancı yaşamlara dokunmak isteyişinin, sürüklenişlerden kurtaracak ve sıfırdan başlama şansı verecek, bir çeşit tutunma çabası olduğunun farkındaydı. Belki de bu yüzden gözler, kendisi tarafından ve çocukluğuna giden bir tarihte oluşmuş, artık "kendine rağmen"e dönüşmüş bir kabuklanmanın içine hapsolmuş, çıkış yollarını yitirmiş bir kimliğin yardım çağrısı gibi bakıyordu.
- Zaten bu hayatta, her zaman bir şeyler eksikti. Ya da bana öyle gelirdi.
- "Yatayım biraz," dedim. "Zor yatarsın," dedi bir tarafım. Yokladım kendimi. Maşallahım vardı. Bu geceyi de uykusuz götütürdüm. Oturdum masaya, hikayeyi çantadan çıakrdım. Birbirimize baktık.
"Hikaye," dedim, "gel seninle anlaşalım. Sen yarım kal, adını da Yarım Kalan Hikaye koyalım."
"Sen zaten neyi tamam ettin ki?" dedi bana.
"Aslında tam diye bir şey yoktur," dedim. "her tam, bir üst yarımın alt asamağıdır. Yani yarım da bir bütündür."
- Bu ana kadar sessiz kalan, şehirden topladığı hikayeleri, akşamları eve, sevdiği kadına getiren sünepe hikaye kahramanım geldi ve, "Abi" dedi, "beni bir yere gönderme, burada kalayım. yalnız bir ricam daha var."
"Söyle" dedim.
"Bir şekilde beni tel cambazı yap abi." dedi. "Telin tam ortalarında bir yerde iken, nasıl yürüneceğini unutan bir cambaz olayım. Orada öyle, gece gündüz takılayım."
"Emin misin?"
Cevap vermedi. Üstelemedim. “Peki olur.” dedim. Her şeyi söylemediğinden emindim. Bu kadarını söyleyen biri, vakti gelince sonrasını da söylerdi. İstediğini yaptım. Tütünümü, kendi evimin anahtarını ve dosyada bulduğum fotoğrafı aldım, kapıyı çektim. Kilidin dili, "Abi," dedi.
"Başlatma abinden."
"Abi, biz her şeyi biliriz."
"Sana kalsın dostum."
Çıktım.
- "Nereye gidiyorsun çocuk," dedim içimden, "büyümeye mi?"
- Bir şeyin gerçekte öyle mi olduğu yoksa bana mı öyle geldiği konusu her zaman kafamı karıştırırdı. Gerçi sezilerim, bir süre sonra hayat tarafından doğrulanırdı. Ama her defasında ben, aradan geçen süre boyunca "doktor acaba paranoyak mıyım?" başlıklı metinleri yazıp yazıp bozuyordum. Pek keyifli olmuyordu. Özellikle Müzeyyen'in gözlerinden başka biri bakmaya başladıktan sonra, doktorla iç muhabbetim de artmıştı. Bir şeyleri hissediyor ama reddediyordum. "bana öyle geliyor"du.
- Hikâyeye göre adam, kadını çok seviyor, sevdikçe ruhu büyüyor, ruh eve sığmıyor, sabahları kadından önce uyanıp evden tüyerek, şehrin uzak bir köşesine gidiyor, elleri kıçında oraya buraya takılıyor, birileri ile tuhaf muhabbetlere giriyor ve her akşam kadından önce eve dönüp, günün hikayesini yazıp, görülebilecek bir yere iliştirip, yine arazi olup, ta ki gece yarısı, uyumakta olan kadının yanına sokulup, birbirlerini bir güzel sevip ve adam, sabahın kör vakitlerinde, yine sevişmelerle bitecek bir gece için erkenden sokaklara süzülüp…
- Her şey benden önce olmuşsa, bana olacak bir yer, durum kalmıyor muydu? Bana ait tek kişilik bir iskemle, oda, yok muydu bu dünyada?
- Dünyanın bütün Kızılderilileri yenilir, Spartakus kaybeder, gün batarken sararır, kuşlar döner, Sadri Alışık denilen hergele, her filminde ağlardı. O ağladıkça ben de ağlardım. Nedenimi bilmez ağlardım. Ağladıkça Sadri’ye kıl kapar gıcık olurdum. Üçüncü şahıs olarak kalışına, hep gidici kadınları sevişine, bu gidiciliklerin bir mecburiyet gibi duruşuna, Sadri’nin bu mecburiyetlere, giden kişinin özgürlüğü olarak bakıp, ona ihanet etmemek için kendine ihanet edişine.
- “Her şeyin iyi gittiğini nerden çıkarıyorsun?” dedi. “Herif rüzgârı kendinden menkul uçurtmanın teki. Ara sıra telleri takılır gibi kadına geliyor gece yarısı.”
“Fakat Müzeyyen, bu derin bir tutku,” dedim. Tırsmaya başlamıştım. Haklı olabilirdi.
“Evet, biraz sapık ve tek taraflı bir tutku,” dedi, arkasını dönüp gitti.
- Ne olmuştu da, "Seninle dünyanın her yerine gelirim" diyen Müzeyyen , durduğu yerden çekip gitmelere başlamıştı. Nerelere gidiyordu? Gelirken getirdiği bakışlar ne dalgaydı? Hangisi Müzeyyen'di? Ya da Müzeyyen kimdi? İlk tanıdığım kimdi, şimdiki kim?
- Beni her yoğuruşunda, sırtüstü yatıp karnını açan kedi yavruları gibi, teslim ve mest oluyordum. Birlikte tüy gibi havalanıyor, yükseliyor, oralardan ok gibi inip, zıpkın gibi saplanıyor, çapkın, şakacı, çocuk yunuslar gibi dibe iniyor, dipte yılan balıklarına dönüşüp kıvrılıyor, sonra toprağı delip, köpüklü dalgalara bakan yamaçlarda rüzgara çıkıyor, yeşil ve taze, kendimize ve birbirimize dolanıp yükseliyor, dallanıyor, açıyor ve… ve tekrar, ve tekrar, yaprak, polen, böcek olarak dökülüyorduk.
- Ya sevmenin kendisini ya da seven hali ile kendisini seviyor.
- Bir eli omzumda, diğeri çenesinde, bir yerlere dalıp gitti. Nefes bile alamıyordum. Eli orada kalsın istiyordum. Kalsın, bana dönsün, sessiz bir “Ne?” desin, ben kedi olup çene altına sokulayım, sonra gerdanına, göğsüne sarılayım, sarılıp tenime yapıştırayım, sonra yine yunus, yılan balığı, yaprak, polen ve... Eski günlerdeki gibi.
- Bir şey içime oturmuş kalmıştı. Yok olmak. Toz olmak istiyordum. Varlığım orada olmamalıydı. Gelip beni alsalardı. Uzaydan ya da bir yerlerden gelselerdi. Sessiz sedasız kaybolsaydım. Yerime Kız Kulesi’ni bıraksalardı. Ne alakaysa?
- Gece olmuştu. Evden sessizce çıkmış, saatlerce sokaklarda ruh gibi dönüp durmuştum. Midemde bir soru işareti vardı. Yakıyordu. Sorunun ne olduğunu hissediyor, fakat parçaları bir araya getiremiyordum. Parçalar benden kaçıyor, ben kaçmalarına göz yumuyordum.
- Salona geçtim. Eşyalar, “Abi, hoş geldin” dediler. Oturdum, bir sigara sardım. Karanlıkta ev, şahsiyet gibi duruyordu. Camekanlı dolap, pencereler, kitaplık, duvardaki uyuz tablo, karşılıklı oturmuş susuyordu. Ben kafamı toplamaya çalışıyordum, onlar “Eee?” diyorlardı.
- Bazı gece yarıları uyanır, beni, kendisini seyrederken bulurdu. Yüzümü okşar, burnumu oynatır ya da göğsüme sokulur, yine uyurdu. İçim büyür, içimde dolunay olur, önünden ince bir bulut geçer, bedenim manzaraya dar gelir, burun direğim sızlardı. Usulca kalkar, pencerede bir sigara içerdim. Saray uyur, burnu uyur, şehir uyur, martılar uyumazdı. Bir de karşı apartmanın arka pencerelerinden biri. O ışık bana iyi gelirdi. Nedenini bilmezdim.
- Kafayı yemek için, üzerinde dönüp durmak ve dönüp durulan yeri oymak için bir tutunma noktası bile yoktu.
- Bir mum yaktım. Jak Danyel adlı bir şişeyi kaptım oturdum. İki tek attım sek, temiz. Ağır ağır sigara sarmaya koyuldum. Sarma işini uzattığımı fark ettim. Bozmadım kendimi. Bütün dikkatim parmak uçlarımdaydı. Sardığım tütün değildi, kâğıt da değildi. Kendimi kendimle sarıyor, sarmalıyordum. Garip bir hafiflik gelmişti üstüme. Hem içimdeydi hem de ben onun içindeydim. Bıraktım kendimi, dibe indim.
- Derin bir nefes aldım. Saat kaç olmuştu? Yatsa mıydım? Etrafıma baktım, birinin benim adıma karar vermesini bekledim. Boşunaydı. Boş... Boşuna... Boşa... Kelimenin sesi beni topladı. Kalktım. Yatak odasına girdim. Aynı anda iki zıt duygu birden geldi: Odadan çıkmak ve odada kalmak.
- Aynayı görmesem çıkacaktım. Giysi dolabının bir kapısı yarım açıktı. Kapı açıyla duruyor, üzerindeki aynada kendimi görüyordum. Ben kendimi, en sivil hallerimin tanığı olan mekana giren adam olarak hissederken, ayna beni, arkasında boş bir koridor olan adam olarak gösteriyordu.
"Ayna," dedim fısıltıyla.
"Buyurun benim," dedi.
"Ayıp olmuyor mu ayna?" dedim, "Bizi burada yanlış pozisyonda, dış kapının mandalı gibi gösteriyorsun. İlgisiz, alakasız, yabancı ve arkasında koridor boşluğu duran ve hani geri dönüp o boşluğu kat ederek, daire kapısına yönelebilecek ve hatta yönelmesi gerek biri gibi.
"Nasıl görünmek isterdin?" dedi.
Bu tavır, bu kendinden çok fazla emin, ukala tavır beni öldürürdü.
"Ayna," dedim, "seni bölük bölük bölerim."
"Denememeni tavsiye ederim," dedi, "bölünerek çoğalırım ve çoğaldıkça fazla suret veririm, hoşuna gitmez."
Bana psikolojik çözümleme yapıyordu. Kendimi görmekten ya da kendimi "yalnız biri" görmekten huzursuz olduğumu ima ediyor, şantaj yapıyordu. Fakat teknik olarak haklıydı. İti, iki yüz parça yapsam, alt açı, üst açı derken ortalık karışacaktı.
- "Aynadaki kadın benim zıttım" demişti, "ben ne kadar ev haliysem o, o kadar sokak. Ben sokulgan isem, o başını alıp giden. Ben gündüzüm, o gece… Çapkın, güçlü, özgür."
- Ben sözlerden değil bakışlardan tırsardım. Bakışların arkalarını sezer, sezgilerim doğrulanana kadar mecburen bekler , beklerken kafayı yerdim. Konuşunca mesele yoktu. Ayrıca bu devirde herkes en azından iki tane idi. Daha kalabalık olanları da görmüştüm.
- Bunları düşünürken, bir büyünün avucunda ve uzaktan kontrol edilen biri gibi, hiç yapmadığım bir şeyi yapmış, Müzeyyen'e ait bir dosyayı karıştırmış ve bir fotoğraf bulmuştum. Müzeyyen ve kocası, ufaklık tırtıl kadar ve kucakta iken birlikteydiler.
İçimde bir zehir birikti. Dilimin ucunu bir şeyler yaktı. Döndüm, "Zehir," dedim zehre, "bana fazla geliyorsun, kaldıramam ben seni."
- Gözleri, sadece gözleri, sıkılmalarının, ne istediğini bir türlü bilememenin ve belki de bu yüzden, karşısına çıkan yeni ve yabancı yaşamlara dokunmak isteyişinin, sürüklenişlerden kurtaracak ve sıfırdan başlama şansı verecek, bir çeşit tutunma çabası olduğunun farkındaydı. Belki de bu yüzden gözler, kendisi tarafından ve çocukluğuna giden bir tarihte oluşmuş, artık "kendine rağmen"e dönüşmüş bir kabuklanmanın içine hapsolmuş, çıkış yollarını yitirmiş bir kimliğin yardım çağrısı gibi bakıyordu.
- Zaten bu hayatta, her zaman bir şeyler eksikti. Ya da bana öyle gelirdi.
- "Yatayım biraz," dedim. "Zor yatarsın," dedi bir tarafım. Yokladım kendimi. Maşallahım vardı. Bu geceyi de uykusuz götütürdüm. Oturdum masaya, hikayeyi çantadan çıakrdım. Birbirimize baktık.
"Hikaye," dedim, "gel seninle anlaşalım. Sen yarım kal, adını da Yarım Kalan Hikaye koyalım."
"Sen zaten neyi tamam ettin ki?" dedi bana.
"Aslında tam diye bir şey yoktur," dedim. "her tam, bir üst yarımın alt asamağıdır. Yani yarım da bir bütündür."
- Bu ana kadar sessiz kalan, şehirden topladığı hikayeleri, akşamları eve, sevdiği kadına getiren sünepe hikaye kahramanım geldi ve, "Abi" dedi, "beni bir yere gönderme, burada kalayım. yalnız bir ricam daha var."
"Söyle" dedim.
"Bir şekilde beni tel cambazı yap abi." dedi. "Telin tam ortalarında bir yerde iken, nasıl yürüneceğini unutan bir cambaz olayım. Orada öyle, gece gündüz takılayım."
"Emin misin?"
Cevap vermedi. Üstelemedim. “Peki olur.” dedim. Her şeyi söylemediğinden emindim. Bu kadarını söyleyen biri, vakti gelince sonrasını da söylerdi. İstediğini yaptım. Tütünümü, kendi evimin anahtarını ve dosyada bulduğum fotoğrafı aldım, kapıyı çektim. Kilidin dili, "Abi," dedi.
"Başlatma abinden."
"Abi, biz her şeyi biliriz."
"Sana kalsın dostum."
Çıktım.
- "Nereye gidiyorsun çocuk," dedim içimden, "büyümeye mi?"
3 Ocak 2015 Cumartesi
Gecegezen Kızlar * Tomris Uyar
- Günlük gerçeklerden yapılma elişi bir karabasan. Evcil çözümlenmeye elverişli. Demek trenin durması, sarsıntının kesilmesi, bir kesilme, bir engellenme, bir çeşit...
- Kafka'yı çok mu seversiniz? dedi Genç adam.
- Çok. Belli aralıklarla döner döner okurum.
- Bana çok karanlık gelmişti okuduğumda. Belki de daha yalın daha gerçekçi, aydınlık bir edebiyata ilgi duyduğumdan.
- Sizin yaşınızdayken bana da öyle gelmişti. Ama sonraları, zamanla, karanlık ya da kapalı yanı pek kalmıyor. Gündelik gerçeğin düşünülemeyecek kadar korkunç olabileceğini kavrıyorsunuz.
Marino Marini Quartet - Come Prima 45 rpm
- Sonra,ormana çıkarken arkandaki yola özenle serptiğin kırıntıları arıyorsun, onları toplayarak sılaya dönmeyi kuruyorsun. Kafka okumak... eski bir şarkının sözlerini anımsamak... bir gül kokusunu izleyip bahçeyi bulmak.
Dean martin - Volare
- "Neden?" diye düşündü. "Neden korkuyorum?. Tam atlatmışken? Gözlerimin içi terliyor sanki. Uzun bir süredir yaşamanın dışında kaldım, ev içinde, kalabalıktan uzakta. O yüzdendir. Ya da kitabın etkisidir, ne bileyim bastıran kardır, gördüğüm düştür... Bir nedeni olmalı..."
Jovanotti - Piove
- Yanında çok rahattım, güvendeydim... öyle ki çoğu kere, seni gerçekten tanıdım mı, bir düş müydü yoksa... bir daha görsem acaba...
- Gün erguvana dönüyordu. Kumsalda bir çocuk, renk renk deniz topuyla oynuyor, mora kesmiş kumlarıyla o günbatımında bir ressamın tuvaline akıyordu. Aşksız kalanlardan, aşksız bırakılanlardan, içerdekilerden, intihar edenlerden, işsizlerden, işlerinden, anılardan konuşmuşlardı. En büyük aşkların günbatımında yaşanacağından (yaşamın soluğu kesilmek üzeredir), sevdiği kentte bir günbatımını bir gün kendince görebilme uğruna her türlü işkenceyi göze alanlardan koınuşmuşlardı...
BARRY WHITE (COLLECTION)
- ...yine de bir suçluluk... her şeyi anlatmamışım gibi geliyor, seni yitirmekten korktuğum için... sandığın kadar inançlı, daha doğrusu kısa vadede umutlu değilim...
Yves Montand - Les Feuilles Mortes
- Değişik ellerce biçimlendirilmiş, yontulmuş, ustalarından çok şey kazanmış yine de kişisel bir yorumda, içli bir yorumda özel tınılarını kazanmış iki saz gibi birleşmişlerdi sonra.
Charles Trenet - La Mer
- Beyaz bedeni boyunca akan utangaç ayva tüylerini, ansızın fışkıran arsız sarmaşıkları, ürktüğü soyunukluğunu, sevdiği çıplaklığını, can attığı yalnızlığıyla tüylerini ürperten yalnızlığı, mavi inişleriyle turuncu çıkışlarını, yalazını ve buzunu, oburluğuyla perhizini, bilgeliğiyle çileciliğini, ormandaki beton kulübeye taşıdığı geleneksel saray koltuğuyla ince porselenlerini, genel bir zamansızlığın içinde sıraya titizlikle koyduğu saatlerini ve işlerini, koltuğunda düşünüşünü ve düşleyişini, hiçbir şey beklemezliğiyle vazgeçemediği bekleyişi, uzatabileceği eliyle göğsünde birleştirdiği parmaklarını, beyninde yeşeren dölle rahminde uyuyan kısırlığını, hepsini görebiliyorlardı. Görebiliyordu.
- Koş, koşsana, hiç durma. Senin gibi evden çıkmayan, aklını kitaplarla bozmuş, sakat bir kıza kim inanır? "Onu kitaplardan tanıyorum" mu diyeceksin?
- Düşlerini sakın bırakma, dedi. Özel düşlerini kimseye kaptırma sakın. - Ama hep arkamdan birileri geliyor sanıyorum, dedi Gecegezen Kızlar. O kadar korkuyorum ki dönüp bakmıyorum bile.
- Unutma, dedi İhtiyar demir kapıyı açarken, düşlerini kimseye emanet etmeyeceksin, kaptırmayacaksın. Sabaha çok var daha. Buralara kadar inmişken sonuncu katı da zorla, yar derim ben. Orada altın ve gümüşün mihenk taşını bulacaksın.
DALIDA Love in Portofino
- Yine baştan alıyorum. Kimbilir kaçıncı bu. Gecenin geç saatlerini, yalnız kalmayı bekliyorum. Çalışma odamda, günlerimi kayda geçirdiğim defterin başında. Olaylar arasındaki bağlantıları kavramak için belleğimi zorluyorum, en ufak ayrıntılara iniyorum. O'nun sesinin yardımıyla kavramaya çalışıyorum olup biteni. Suçluluk duyduğumu sanmıyorum. Arasıra bir acı yokluyor, o kadar. Sesi, balık iğnesi gibi saplanıyor içime.
- Kafka'yı çok mu seversiniz? dedi Genç adam.
- Çok. Belli aralıklarla döner döner okurum.
- Bana çok karanlık gelmişti okuduğumda. Belki de daha yalın daha gerçekçi, aydınlık bir edebiyata ilgi duyduğumdan.
- Sizin yaşınızdayken bana da öyle gelmişti. Ama sonraları, zamanla, karanlık ya da kapalı yanı pek kalmıyor. Gündelik gerçeğin düşünülemeyecek kadar korkunç olabileceğini kavrıyorsunuz.
Marino Marini Quartet - Come Prima 45 rpm
- Sonra,ormana çıkarken arkandaki yola özenle serptiğin kırıntıları arıyorsun, onları toplayarak sılaya dönmeyi kuruyorsun. Kafka okumak... eski bir şarkının sözlerini anımsamak... bir gül kokusunu izleyip bahçeyi bulmak.
Dean martin - Volare
- "Neden?" diye düşündü. "Neden korkuyorum?. Tam atlatmışken? Gözlerimin içi terliyor sanki. Uzun bir süredir yaşamanın dışında kaldım, ev içinde, kalabalıktan uzakta. O yüzdendir. Ya da kitabın etkisidir, ne bileyim bastıran kardır, gördüğüm düştür... Bir nedeni olmalı..."
Jovanotti - Piove
- Yanında çok rahattım, güvendeydim... öyle ki çoğu kere, seni gerçekten tanıdım mı, bir düş müydü yoksa... bir daha görsem acaba...
- Gün erguvana dönüyordu. Kumsalda bir çocuk, renk renk deniz topuyla oynuyor, mora kesmiş kumlarıyla o günbatımında bir ressamın tuvaline akıyordu. Aşksız kalanlardan, aşksız bırakılanlardan, içerdekilerden, intihar edenlerden, işsizlerden, işlerinden, anılardan konuşmuşlardı. En büyük aşkların günbatımında yaşanacağından (yaşamın soluğu kesilmek üzeredir), sevdiği kentte bir günbatımını bir gün kendince görebilme uğruna her türlü işkenceyi göze alanlardan koınuşmuşlardı...
BARRY WHITE (COLLECTION)
- ...yine de bir suçluluk... her şeyi anlatmamışım gibi geliyor, seni yitirmekten korktuğum için... sandığın kadar inançlı, daha doğrusu kısa vadede umutlu değilim...
Yves Montand - Les Feuilles Mortes
- Değişik ellerce biçimlendirilmiş, yontulmuş, ustalarından çok şey kazanmış yine de kişisel bir yorumda, içli bir yorumda özel tınılarını kazanmış iki saz gibi birleşmişlerdi sonra.
Charles Trenet - La Mer
- Beyaz bedeni boyunca akan utangaç ayva tüylerini, ansızın fışkıran arsız sarmaşıkları, ürktüğü soyunukluğunu, sevdiği çıplaklığını, can attığı yalnızlığıyla tüylerini ürperten yalnızlığı, mavi inişleriyle turuncu çıkışlarını, yalazını ve buzunu, oburluğuyla perhizini, bilgeliğiyle çileciliğini, ormandaki beton kulübeye taşıdığı geleneksel saray koltuğuyla ince porselenlerini, genel bir zamansızlığın içinde sıraya titizlikle koyduğu saatlerini ve işlerini, koltuğunda düşünüşünü ve düşleyişini, hiçbir şey beklemezliğiyle vazgeçemediği bekleyişi, uzatabileceği eliyle göğsünde birleştirdiği parmaklarını, beyninde yeşeren dölle rahminde uyuyan kısırlığını, hepsini görebiliyorlardı. Görebiliyordu.
- Koş, koşsana, hiç durma. Senin gibi evden çıkmayan, aklını kitaplarla bozmuş, sakat bir kıza kim inanır? "Onu kitaplardan tanıyorum" mu diyeceksin?
- Düşlerini sakın bırakma, dedi. Özel düşlerini kimseye kaptırma sakın. - Ama hep arkamdan birileri geliyor sanıyorum, dedi Gecegezen Kızlar. O kadar korkuyorum ki dönüp bakmıyorum bile.
- Unutma, dedi İhtiyar demir kapıyı açarken, düşlerini kimseye emanet etmeyeceksin, kaptırmayacaksın. Sabaha çok var daha. Buralara kadar inmişken sonuncu katı da zorla, yar derim ben. Orada altın ve gümüşün mihenk taşını bulacaksın.
DALIDA Love in Portofino
- Yine baştan alıyorum. Kimbilir kaçıncı bu. Gecenin geç saatlerini, yalnız kalmayı bekliyorum. Çalışma odamda, günlerimi kayda geçirdiğim defterin başında. Olaylar arasındaki bağlantıları kavramak için belleğimi zorluyorum, en ufak ayrıntılara iniyorum. O'nun sesinin yardımıyla kavramaya çalışıyorum olup biteni. Suçluluk duyduğumu sanmıyorum. Arasıra bir acı yokluyor, o kadar. Sesi, balık iğnesi gibi saplanıyor içime.
17 Kasım 2014 Pazartesi
Dönüşüm * Franz Kafka
- "Kafka ile yaşamak, acınacak güncelliğimizin en büyük umudu." Tezer Özlü
- "Ölüm, bir hayata son veriyor; ama bir ilişkiyi bitiremiyor..." Şükran Güngör
- "... o sesin yokluğuna sanırım hiç alışamayacağım. Çünkü Kafka'yı okumak gibi, o sesi duymak da benim için hayatımızın acınası sıradanlığı içerisine hep en büyük umutlardan biri olmuştur." Şükran Güngör
- "Küçük öykümün kahramanına gelince, onun durumu bugün çok kötüydü, oysa söz konusu olan şey, şimdi artık kalıcıya dönüşen mutsuzluğunun yalnızca son aşaması." Kafka - Felice'ye Mektuplar
-"Sevgilim!
Seni düşünerek dinlenmek için şimdi bir yana bıraktığım bu öykü, nasıl da eşi bulunmaz bir iğrençlikte! Şimdiden yarıyı biraz geçmiş durumda ve ben genelde de bu öyküden memnun değilim, ama iğrençliği hiç kuşkusuz sınırsız, ve gördüğün gibi, bu tür şeyler içinde seni de barındıran, senin içinde oturmaya katlandığın aynı yürekten geliyor. Buna üzülme, çünkü kim bilir, belki yazdıkça ve kendimi özgür kıldıkça, senin gözünde daha arınmış ve sana daha layık biri olacağım, ama şurası kesin ki, içimden atmam gereken daha çok şey var, ve geceler hiçbir zaman bir yanıyla da insanı şehvete sürükleyen bu işe yetecek kadar uzun değil." Kafka - Felice'ye Mektuplar
- "Ağla sevgilim, çünkü ağlamanın zamanıdır şimdi! Küçük öykümün kahramanı bir süre önce öldü. Eğer bir teselli olacaksa senin için, o zaman bil ki, yeterince huzurlu ve herkesle barışık öldü. Öykünün kendisi bitmedi henüz, artık içimde istem duymuyorum ve sonunu sabaha kadar bekleteceğim. Zaten saat yeterince geç ve dünkü aksamanın üstesinden gelebilmek için çok çalıştım. Yorgunluklarımla öteki aksamaların ve aslında bu öyküye ait olmayan üzüntülerin öykünün bazı yerlerine açıkça yansımış olması çok yazık, çok daha yalın işleyebilirdim...,İşte içimi sürekli oyan duygu da bu zaten; içimde duyduğum yaratıcı güçlerle ben, daha elverişli yaşam koşullarında şimdikinden daha yalın, etkili ve sistemli bir çalışma ortaya çıkarabilirdim. Bu, hiçbir akıl ve mantığın söküp atamayacağı bir duygu; oysa gerçek koşulların dışında koşulların bulunmadığını, olmasının da beklenemeyeceğini söyleyen mantık da haklı. Her neyse, yarın öykümü bitirebileceğimi, öbür gün de yeniden romana dönebileceğimi umuyorum." Kafka - Felice'ye Mektuplar
- "(...) şimdi evde Dönüşüm'ü okuyorum ve kötü buluyorum. Belki gerçekten yitik biriyim, bu sabahki hüzün yeniden gelecek, karşısında uzun süre dayanamayacağım, çünkü beni umarsızlığa sürüklemekte. Bir günce tutma isteği bile gelmiyor içimden, belki içi eksiklerle dolu olduğu için, belki hep yarım kalmış ve görünüşe göre yarım kalması zorunlu eylemleri yazdığımdan ötürü, belki de yazmak bile hüzünlü olmama yol açtığından dolayı." Günce - Kafka'dan Kurt Wolff'a
- "Herkes, beraberinde taşıdığı bir parmaklığın ardında yaşıyor. Şimdi hayvanlarla ilgili bunca şey yazılmasının nedeni de bu. Özgür ve doğal bir yaşama duyulan özlemin ifadesi. Oysa insanlar için doğal yaşam, insanca yaşamdır. Ama bunu anlamıyorlar. Anlamak istemiyorlar. İnsan gibi yaşamak çok güç, o nedenle hiç olmazsa kurgusal düzeyde bundan kurtulma isteği var... Hayvana geri dönülüyor. Böylesi, insanca yaşamaktan çok daha kolay. Herkes sürüye katıldığından ötürü güven içerisinde, kentlerin yollarından geçip işe, yemliklerin başına ve eğlenceye gidiyor. Tıpkı büroda olduğu gibi, sınırları iyice çizilmiş bir yaşam. Böylesi bir yaşamda mucizeler değil, yalnızca kullanma talimatları, doldurulacak başvuru formları ve kurallar var. Özgürlükten ve sorumluluktan korkuluyor. O nedenle insanlar, kendi yaptıkları parmaklıkların ardında boğulmayı yeğliyorlar." Kafka - Gustav Janouch konuşmaları
- "Ölüm, bir hayata son veriyor; ama bir ilişkiyi bitiremiyor..." Şükran Güngör
- "... o sesin yokluğuna sanırım hiç alışamayacağım. Çünkü Kafka'yı okumak gibi, o sesi duymak da benim için hayatımızın acınası sıradanlığı içerisine hep en büyük umutlardan biri olmuştur." Şükran Güngör
- "Küçük öykümün kahramanına gelince, onun durumu bugün çok kötüydü, oysa söz konusu olan şey, şimdi artık kalıcıya dönüşen mutsuzluğunun yalnızca son aşaması." Kafka - Felice'ye Mektuplar
-"Sevgilim!
Seni düşünerek dinlenmek için şimdi bir yana bıraktığım bu öykü, nasıl da eşi bulunmaz bir iğrençlikte! Şimdiden yarıyı biraz geçmiş durumda ve ben genelde de bu öyküden memnun değilim, ama iğrençliği hiç kuşkusuz sınırsız, ve gördüğün gibi, bu tür şeyler içinde seni de barındıran, senin içinde oturmaya katlandığın aynı yürekten geliyor. Buna üzülme, çünkü kim bilir, belki yazdıkça ve kendimi özgür kıldıkça, senin gözünde daha arınmış ve sana daha layık biri olacağım, ama şurası kesin ki, içimden atmam gereken daha çok şey var, ve geceler hiçbir zaman bir yanıyla da insanı şehvete sürükleyen bu işe yetecek kadar uzun değil." Kafka - Felice'ye Mektuplar
- "Ağla sevgilim, çünkü ağlamanın zamanıdır şimdi! Küçük öykümün kahramanı bir süre önce öldü. Eğer bir teselli olacaksa senin için, o zaman bil ki, yeterince huzurlu ve herkesle barışık öldü. Öykünün kendisi bitmedi henüz, artık içimde istem duymuyorum ve sonunu sabaha kadar bekleteceğim. Zaten saat yeterince geç ve dünkü aksamanın üstesinden gelebilmek için çok çalıştım. Yorgunluklarımla öteki aksamaların ve aslında bu öyküye ait olmayan üzüntülerin öykünün bazı yerlerine açıkça yansımış olması çok yazık, çok daha yalın işleyebilirdim...,İşte içimi sürekli oyan duygu da bu zaten; içimde duyduğum yaratıcı güçlerle ben, daha elverişli yaşam koşullarında şimdikinden daha yalın, etkili ve sistemli bir çalışma ortaya çıkarabilirdim. Bu, hiçbir akıl ve mantığın söküp atamayacağı bir duygu; oysa gerçek koşulların dışında koşulların bulunmadığını, olmasının da beklenemeyeceğini söyleyen mantık da haklı. Her neyse, yarın öykümü bitirebileceğimi, öbür gün de yeniden romana dönebileceğimi umuyorum." Kafka - Felice'ye Mektuplar
- "(...) şimdi evde Dönüşüm'ü okuyorum ve kötü buluyorum. Belki gerçekten yitik biriyim, bu sabahki hüzün yeniden gelecek, karşısında uzun süre dayanamayacağım, çünkü beni umarsızlığa sürüklemekte. Bir günce tutma isteği bile gelmiyor içimden, belki içi eksiklerle dolu olduğu için, belki hep yarım kalmış ve görünüşe göre yarım kalması zorunlu eylemleri yazdığımdan ötürü, belki de yazmak bile hüzünlü olmama yol açtığından dolayı." Günce - Kafka'dan Kurt Wolff'a
- "Herkes, beraberinde taşıdığı bir parmaklığın ardında yaşıyor. Şimdi hayvanlarla ilgili bunca şey yazılmasının nedeni de bu. Özgür ve doğal bir yaşama duyulan özlemin ifadesi. Oysa insanlar için doğal yaşam, insanca yaşamdır. Ama bunu anlamıyorlar. Anlamak istemiyorlar. İnsan gibi yaşamak çok güç, o nedenle hiç olmazsa kurgusal düzeyde bundan kurtulma isteği var... Hayvana geri dönülüyor. Böylesi, insanca yaşamaktan çok daha kolay. Herkes sürüye katıldığından ötürü güven içerisinde, kentlerin yollarından geçip işe, yemliklerin başına ve eğlenceye gidiyor. Tıpkı büroda olduğu gibi, sınırları iyice çizilmiş bir yaşam. Böylesi bir yaşamda mucizeler değil, yalnızca kullanma talimatları, doldurulacak başvuru formları ve kurallar var. Özgürlükten ve sorumluluktan korkuluyor. O nedenle insanlar, kendi yaptıkları parmaklıkların ardında boğulmayı yeğliyorlar." Kafka - Gustav Janouch konuşmaları
8 Ekim 2014 Çarşamba
Varolmanın Dayanılmaz Hafifliği * Milan Kundera
- Yüklerin en ağırı ezer bizi, onun altında çökeriz, bizi yere yapıştırır bu ağırlık. Öte yandan her çağda yazılmış aşk şiirlerinde, kadın erkeğin bedeninin ağırlığı altında ezilmeyi özler. O halde yüklerin en ağırı aynı zamanda yaşamın sağladığı en şiddetli doyumun da imgesidir. Yük ne kadar ağır olursa, yaşamlarımız o denli yaklaşır yeryüzüne, daha gerçek, daha içten olur.
- Ne istediğini bilmemenin aslında son derece doğal olduğunu anlayıncaya kadar kızdı kendine.
- Einmal ist keinmal: Sadece bir kere olan şey, hiç olmamış sayılır. (Alman özdeyişi)
- Sadece bir tek hayat yaşadığımız için bu hayatı öncekilerle karşılaştıramaz ya da kusurlarımızı gelecekteki hayatlarımızda gideremeyiz; bu nedenle de ne istediğimizi bilemeyiz.... Karşılaştırma fırsatı olmadığı için hangi kararın daha iyi olduğunu sınamanın bir yolu yok. Olaylar nasıl gelişirse öyle yaşıyoruz, Önceden uyarılmaksızın, rolünü ezberlemeden sahneye çıkan bir tiyatro oyuncusu gibi. Yaşam öncesi ilk prova yaşamın ta kendisiyse, ne değeri olabilir yaşamanın?
- Bir kadınla sevişmek ve bir kadınla uyumak iki ayrı tutkudur, sadece farklı değil aynı zamanda da zıt tutkular. Aşk çiftleşme arzusunda (sonsuz sayıda kadına kadar uzanabilecek bir tutku) duyurmaz kendini, uykuyu paylaşma arzusunda duyurur. (tek bir kadınla sınırlı olan bir arzu)
- Ama güçlüler güçsüzleri incitemeyecek kadar güçsüz olunca, güçsüzler çekip gidecek kadar güçlü olmak zorundaydılar.
- Ne istediğini bilmemenin aslında son derece doğal olduğunu anlayıncaya kadar kızdı kendine.
- Sadece bir tek hayat yaşadığımız için bu hayatı öncekilerle karşılaştıramaz ya da kusurlarımızı gelecekteki hayatlarımızda gideremeyiz; bu nedenle de ne istediğimizi bilemeyiz.... Karşılaştırma fırsatı olmadığı için hangi kararın daha iyi olduğunu sınamanın bir yolu yok. Olaylar nasıl gelişirse öyle yaşıyoruz, Önceden uyarılmaksızın, rolünü ezberlemeden sahneye çıkan bir tiyatro oyuncusu gibi. Yaşam öncesi ilk prova yaşamın ta kendisiyse, ne değeri olabilir yaşamanın?
- Bir kadınla sevişmek ve bir kadınla uyumak iki ayrı tutkudur, sadece farklı değil aynı zamanda da zıt tutkular. Aşk çiftleşme arzusunda (sonsuz sayıda kadına kadar uzanabilecek bir tutku) duyurmaz kendini, uykuyu paylaşma arzusunda duyurur. (tek bir kadınla sınırlı olan bir arzu)
- Ama güçlüler güçsüzleri incitemeyecek kadar güçsüz olunca, güçsüzler çekip gidecek kadar güçlü olmak zorundaydılar.
- İstediğin sonsuzluksa, kapatıver gözlerini!
- Ona kadınların en bayağısı gibi, "Beni bırakma, bana sıkı sarıl, oyuncağın yap beni, kölen yap, güçlü ol!" demek için karşı konuşmaz bir arzu duydu. Ama bunlar söyleyemeyeceği sözlerdi. Erkeğin kollarından kurtulduğunda söyleyebildiği tek şey, "Seninle birlikte olmaktan ne kadar mutluyum bilemezsin." oldu. Kendini ele vermekten kaçınan kişiliği en çok bu kadarını dışavurmasına izin veriyordu.
- Sabina kendi melankolik hayallerine dalmış gitmişti; kendisine buyruklar yağdıran bir erkek olsaydı yaşamında, ne olurdu acaba? Efendisi olmak isteyen bir erkek? Ona ne kadar katlanabilirdi Sabina? Beş dakika bile katlanamazdı! Bundan da şu çıkıyordu ki hiçbir erkek onun aradığı erkek değildi. İster güçlü olsun ister zayıf.
- Sabina için gerçek yaşamak, ne kendi kendimize ne de başkalarına yalan söylememek, ancak insanlardan uzak olunduğunda mümkündü; yaptığımız işlere başkasının gözü değdiği an, ister istemez o göze hoş görünmeye çalışırız ve yaptğımız hiçbir şey dürüstçe olmaz. Bizi seyreden birilerinin olması, bizi seyredenleri bir türlü aklımızdan çıkaramamak, yalanlar içinde yaşamak demektir.
- Kişi özel yaşamında başka bir şeydi, başkalarıyla birlikteyken bambaşka bir şey.
- Ona ne olduğunu soracak olsalar, kendisi de cevap vermekte güçlük çekerdi.
- Vaat ile güvencesizlik arasındaki dengeyi bozmuştu. (gereği gibi sağlandığında, bu denge oynaşmadaki ustalığın göstergesidir); çok ateşli vaatlerde bulunuyor, ama kendi açısından vaatlerin güvencesi olmadığında açıkça belirtmiyordu. 'Gelin, ben hazırım,' diyormuş izlenimi uyandırmanın başka bir yoluydu bu. Ama erkekler kendilerine vaat edildiğini sandıkları şeyi istediklerinde, güçlü bir direnmeyle karşılaşıyorlardı. Bulabildikleri tek açıklama da onun kötü, hileci bir kadın olduğuydu.
- Tomas gülümsemelere katlanamıyordu. Her yerde bir gülümseme gördüğünü sanıyordu, hatta sokaktaki yabancıların yüzlerinde bile. Uykuları kaçmaya başladı. Olabilir miydi? Bu insanlara gerçekten bu kadar çok mu değer veriyordu? Hayır. Onlar hakkında söyleyecek iyi bir sözü yoktu ve bakışlarının onu bu kadar rahatsız etmesine izin verdiği için de kendi kendine kızıyordu. Son derece mantıksızdı bu. İnsanlara bu kadar az saygısı olan bir kişi nasıl olur da onların kendisi hakkında ne düşündüklerine bu kadar çok önem verirdi?
- Çok iyi biliyordum ki, bir ay daha geceler boyunca seni beklemekle geçecek ve sen geldiğinde ben daha da çirkin görüneceğim, sen de daha çok hayal kırıklığına uğrayacaksın.
- Evet, bir kocanın cenazesi karısının gerçek düğünüdür! Yaşam boyu süren didinip uğraşmalarının zirvesi! Bütün çektiklerinin ödülü!
- Köyde yaşamak onlara açık olan tek kaçış yoluydu çünkü; yalnızca köyde sürekli bir insan azlığı ve yaşanacak yer çokluğu vardı.
- Ona kadınların en bayağısı gibi, "Beni bırakma, bana sıkı sarıl, oyuncağın yap beni, kölen yap, güçlü ol!" demek için karşı konuşmaz bir arzu duydu. Ama bunlar söyleyemeyeceği sözlerdi. Erkeğin kollarından kurtulduğunda söyleyebildiği tek şey, "Seninle birlikte olmaktan ne kadar mutluyum bilemezsin." oldu. Kendini ele vermekten kaçınan kişiliği en çok bu kadarını dışavurmasına izin veriyordu.
- Sabina kendi melankolik hayallerine dalmış gitmişti; kendisine buyruklar yağdıran bir erkek olsaydı yaşamında, ne olurdu acaba? Efendisi olmak isteyen bir erkek? Ona ne kadar katlanabilirdi Sabina? Beş dakika bile katlanamazdı! Bundan da şu çıkıyordu ki hiçbir erkek onun aradığı erkek değildi. İster güçlü olsun ister zayıf.
- Sabina için gerçek yaşamak, ne kendi kendimize ne de başkalarına yalan söylememek, ancak insanlardan uzak olunduğunda mümkündü; yaptığımız işlere başkasının gözü değdiği an, ister istemez o göze hoş görünmeye çalışırız ve yaptğımız hiçbir şey dürüstçe olmaz. Bizi seyreden birilerinin olması, bizi seyredenleri bir türlü aklımızdan çıkaramamak, yalanlar içinde yaşamak demektir.
- Kişi özel yaşamında başka bir şeydi, başkalarıyla birlikteyken bambaşka bir şey.
- Ona ne olduğunu soracak olsalar, kendisi de cevap vermekte güçlük çekerdi.
- Vaat ile güvencesizlik arasındaki dengeyi bozmuştu. (gereği gibi sağlandığında, bu denge oynaşmadaki ustalığın göstergesidir); çok ateşli vaatlerde bulunuyor, ama kendi açısından vaatlerin güvencesi olmadığında açıkça belirtmiyordu. 'Gelin, ben hazırım,' diyormuş izlenimi uyandırmanın başka bir yoluydu bu. Ama erkekler kendilerine vaat edildiğini sandıkları şeyi istediklerinde, güçlü bir direnmeyle karşılaşıyorlardı. Bulabildikleri tek açıklama da onun kötü, hileci bir kadın olduğuydu.
- Tomas gülümsemelere katlanamıyordu. Her yerde bir gülümseme gördüğünü sanıyordu, hatta sokaktaki yabancıların yüzlerinde bile. Uykuları kaçmaya başladı. Olabilir miydi? Bu insanlara gerçekten bu kadar çok mu değer veriyordu? Hayır. Onlar hakkında söyleyecek iyi bir sözü yoktu ve bakışlarının onu bu kadar rahatsız etmesine izin verdiği için de kendi kendine kızıyordu. Son derece mantıksızdı bu. İnsanlara bu kadar az saygısı olan bir kişi nasıl olur da onların kendisi hakkında ne düşündüklerine bu kadar çok önem verirdi?
- Çok iyi biliyordum ki, bir ay daha geceler boyunca seni beklemekle geçecek ve sen geldiğinde ben daha da çirkin görüneceğim, sen de daha çok hayal kırıklığına uğrayacaksın.
- Evet, bir kocanın cenazesi karısının gerçek düğünüdür! Yaşam boyu süren didinip uğraşmalarının zirvesi! Bütün çektiklerinin ödülü!
- Köyde yaşamak onlara açık olan tek kaçış yoluydu çünkü; yalnızca köyde sürekli bir insan azlığı ve yaşanacak yer çokluğu vardı.
2 Eylül 2014 Salı
Kürtaj * Richard Brautigan
- Bira rekorunun ve birkaç eski bakışın gücüne sığınarak harekete geçtim. Bira ve eski bakışlar iyi bir karışımdır; çalıştı.
- Cümle boşlukta yetiştirilmiş bir çiçek gibi havada bir an asılı kalıp, içime bir yerlere doğru yöneldi.
- Burasıyla işim bittiğinde kendime yapacak başka bir iş bulacağım. Geleceğin benim için sakladığı daha bir yığın şey var bence.
- Vida'yla ilk karşılaştığımda yanlış bir bedenin içindeydi ve insanlara bakamadığı açıkça belli oluyordu, içinde olduğu şeyden sıyrılıp çıkmak ve ondan saklanmak ister gibi bir hali vardı.
- Neye baktığını bilmiyorum ama ısrarla bir şeye bakıyordu. Galiba baktığı şey onun içindeydi. Yalnızca onun görebileceği bir şeydi.
- "Mutlu olmanız çok iyi," dedi. Mutlu sözcüğünü, sanki ona çok uzaklardan teleskopla bakıyormuş gibi söyledi.
- Sanki bedeni bir şatoydu ve içinde bir prenses yaşıyordu.
- Bütün hayatını, kendi öz bedeninden, sanki ikinci sınıf filmlerdeki canavarlardan biriymiş gibi saklanarak ve buna rağmen onu yemek, uyumak ve bir yerden bir yere gitmek için kullanmak zorunda kalarak geçirdiğini düşünebiliyor musun? "Ne zaman banyo yapsam kusacak gibi oluyorum. Yanlış kabuğun içindeyim ben."
- Çok iyi kahve yaparım. Uzmanlık alanımdır benim. Bana Kafein Kraliçesi diyebilirsin.
- Bu gece buraya bedenimi fil gibi ve ucubik olarak anlatan bir kitapla gelmiştim, ama şu anda, bu hantal makineyi kullanarak, bu tuhaf kütüphanede senin yanında yatmak istiyorum.
- Çocukları severim ama henüz zamanı değil. Kendini maksimum düzeyde onlara veremiyorsan beklemek en iyisidir. Dünyada çok fazla çocuk var ama yeterince sevgi yok. Kürtaj tek çözüm.
- Bedenen dışarıda olmak pencereden veya kapıdan bakmaya hiç benzemiyordu. Kendimi tuhaf hissederek kaldırım boyunca beceriksizce caddenin aşağısına doğru yürüdüm. Beton oldukça sert ve saldırgandı, ya da ben çok hafif ve etkisizdim.
- Bizler giderek müşkülpesent olurken hayattaki bazı şeylerin hep basit kalması ne gariptir.
- "Dünyada bir; sürü belki var ama yeterince insan yok."
- "Mutlu insanların öyküsü yoktur."
- Cümle boşlukta yetiştirilmiş bir çiçek gibi havada bir an asılı kalıp, içime bir yerlere doğru yöneldi.
- Burasıyla işim bittiğinde kendime yapacak başka bir iş bulacağım. Geleceğin benim için sakladığı daha bir yığın şey var bence.
- Vida'yla ilk karşılaştığımda yanlış bir bedenin içindeydi ve insanlara bakamadığı açıkça belli oluyordu, içinde olduğu şeyden sıyrılıp çıkmak ve ondan saklanmak ister gibi bir hali vardı.
- Neye baktığını bilmiyorum ama ısrarla bir şeye bakıyordu. Galiba baktığı şey onun içindeydi. Yalnızca onun görebileceği bir şeydi.
- "Mutlu olmanız çok iyi," dedi. Mutlu sözcüğünü, sanki ona çok uzaklardan teleskopla bakıyormuş gibi söyledi.
- Sanki bedeni bir şatoydu ve içinde bir prenses yaşıyordu.
- Bütün hayatını, kendi öz bedeninden, sanki ikinci sınıf filmlerdeki canavarlardan biriymiş gibi saklanarak ve buna rağmen onu yemek, uyumak ve bir yerden bir yere gitmek için kullanmak zorunda kalarak geçirdiğini düşünebiliyor musun? "Ne zaman banyo yapsam kusacak gibi oluyorum. Yanlış kabuğun içindeyim ben."
- Çok iyi kahve yaparım. Uzmanlık alanımdır benim. Bana Kafein Kraliçesi diyebilirsin.
- Bu gece buraya bedenimi fil gibi ve ucubik olarak anlatan bir kitapla gelmiştim, ama şu anda, bu hantal makineyi kullanarak, bu tuhaf kütüphanede senin yanında yatmak istiyorum.
- Çocukları severim ama henüz zamanı değil. Kendini maksimum düzeyde onlara veremiyorsan beklemek en iyisidir. Dünyada çok fazla çocuk var ama yeterince sevgi yok. Kürtaj tek çözüm.
- Bedenen dışarıda olmak pencereden veya kapıdan bakmaya hiç benzemiyordu. Kendimi tuhaf hissederek kaldırım boyunca beceriksizce caddenin aşağısına doğru yürüdüm. Beton oldukça sert ve saldırgandı, ya da ben çok hafif ve etkisizdim.
- Bizler giderek müşkülpesent olurken hayattaki bazı şeylerin hep basit kalması ne gariptir.
- "Dünyada bir; sürü belki var ama yeterince insan yok."
- "Mutlu insanların öyküsü yoktur."
13 Ağustos 2014 Çarşamba
Alacakaranlık * Sadık Hidayet
- Bu sakin, huzur verici, kalabalık ve büyüleyici manzara, sıcak gökyüzü ve boğucu hava altında Susen için tekdüze ve kasvet vericiydi. Atalarının ruhu, ona miras kalan ruh, bütün bu yapmacık şeylerin önünde isyan etti. Bütün bu insanlar, koşuşturmaları, eğlenceleri, çalışmaları Susen'de nefret hissi uyandırdı ve hassas yüreğini sıkıştırdı. Kaçmak, çöllere vurmak, bir arınanda gizlenmek geliyordu içinden.
- Takındığı alımlı hali onu daha çok bir robota veya taşbebeğe benzetmişti. Düşlerde görülebilen, cinli perili masallarda tasavvur edilen insanlar şeklinde görünüyordu. Ya da mahir bir ressamın düşüncesiyle yarattığı ve tuvalinde canlanıp çıkan biri gibiydi. Gençti yüzü. İçine kapanık olduğu için ne neşeli görünüyordu ne üzgün. Bakışları isteksiz, amaçsız ve donuk, hareketleri şeytani nefsin veya tanrısal bir gücün ruh verdiği güzel bir bebek gibiydi. Dış görünüşünden iç dünyasını, donuk, hareketleri şeytani nefsin veya tanrısal bir gücün ruh verdiği güzel bir bebek gibiydi. Dış görünüşünden iç dünyasını, huyunu ve duygularını anlamak mümkün değildi. Yatağa uzanmış haliyle uzaktan zarif ve kırılgan bir heykel gibi görünüyordu. Kirlenir ya da salar düşüncesiyle insan dokunmaya kıyamazdı.
- Ama düşüncedeki bu gelişme ve insanın gözünün açılması mutsuz etmiş onu. Bunca gelişmeye rağmen insan eskisinden çok mutsuz, çok acı çekiyor. Bu felsefi derde, Hayyam'ın üç bin yıl önce anladığı ve 'Bir bilseler neler çekiyoruz felekten; Gelmeyenler gelmez, gelmez asla!'' dediği bu derde bir çare bulmak lazım.
- "Kadınların peşinden mi gidiyorsun? Unutma kırbacı; Zerdüşt böyle dediydi." F. Nietzsche
- Onlar mutlu; özgür; peki biz neyiz? Düşünceleri karışık, birbiriyle vıcık vıcık bir avuç avare gölge!
-Düşünüyorum da, bu kadar sevgi dolu, iyi huylu biri olmana rağmen nasıl oluyor da hiçbir şeye inanmıyorsun?
- Bak, başa döndük yine işte. Bu konulara girmek istemiyorum. İnsanların iyi ve kötü olmalarının dinle, inançla yok bir ilgisi. Bütün karışıklıklar din adamlarının başının altından çıkmış. Hep din savaşları. Haçlı Savaşları da keşişlerin başının altından çıkmış.
- "Yeryüzünde hiçbir şey kalıcı değil. Yaşam, iki tahtanın birbirine sürtünmesiyle oluşan, bir an parlayıp tekrar sönen kıvılcıma benzer. Ama biz nereden geldiğini ve nereye gideceğini bilmeyiz." Buda
- Öylesine kendi düşünce alemine dalmıştı ki varlık ile yokluk arasındaki bir geçitte duruyor ve o anı yaşıyordu, geçmişi, geleceği, zamanı, mekanı bilmeden.
- Takındığı alımlı hali onu daha çok bir robota veya taşbebeğe benzetmişti. Düşlerde görülebilen, cinli perili masallarda tasavvur edilen insanlar şeklinde görünüyordu. Ya da mahir bir ressamın düşüncesiyle yarattığı ve tuvalinde canlanıp çıkan biri gibiydi. Gençti yüzü. İçine kapanık olduğu için ne neşeli görünüyordu ne üzgün. Bakışları isteksiz, amaçsız ve donuk, hareketleri şeytani nefsin veya tanrısal bir gücün ruh verdiği güzel bir bebek gibiydi. Dış görünüşünden iç dünyasını, donuk, hareketleri şeytani nefsin veya tanrısal bir gücün ruh verdiği güzel bir bebek gibiydi. Dış görünüşünden iç dünyasını, huyunu ve duygularını anlamak mümkün değildi. Yatağa uzanmış haliyle uzaktan zarif ve kırılgan bir heykel gibi görünüyordu. Kirlenir ya da salar düşüncesiyle insan dokunmaya kıyamazdı.
- Ama düşüncedeki bu gelişme ve insanın gözünün açılması mutsuz etmiş onu. Bunca gelişmeye rağmen insan eskisinden çok mutsuz, çok acı çekiyor. Bu felsefi derde, Hayyam'ın üç bin yıl önce anladığı ve 'Bir bilseler neler çekiyoruz felekten; Gelmeyenler gelmez, gelmez asla!'' dediği bu derde bir çare bulmak lazım.
- "Kadınların peşinden mi gidiyorsun? Unutma kırbacı; Zerdüşt böyle dediydi." F. Nietzsche
- Onlar mutlu; özgür; peki biz neyiz? Düşünceleri karışık, birbiriyle vıcık vıcık bir avuç avare gölge!
-Düşünüyorum da, bu kadar sevgi dolu, iyi huylu biri olmana rağmen nasıl oluyor da hiçbir şeye inanmıyorsun?
- Bak, başa döndük yine işte. Bu konulara girmek istemiyorum. İnsanların iyi ve kötü olmalarının dinle, inançla yok bir ilgisi. Bütün karışıklıklar din adamlarının başının altından çıkmış. Hep din savaşları. Haçlı Savaşları da keşişlerin başının altından çıkmış.
- "Yeryüzünde hiçbir şey kalıcı değil. Yaşam, iki tahtanın birbirine sürtünmesiyle oluşan, bir an parlayıp tekrar sönen kıvılcıma benzer. Ama biz nereden geldiğini ve nereye gideceğini bilmeyiz." Buda
- Öylesine kendi düşünce alemine dalmıştı ki varlık ile yokluk arasındaki bir geçitte duruyor ve o anı yaşıyordu, geçmişi, geleceği, zamanı, mekanı bilmeden.
11 Ağustos 2014 Pazartesi
Aşkın Metafiziği * Arthur Schopenhauer
Siz bilgeler, yüksek ve derin bilgili
Sizler ki derin düşünür ve bilir misiniz
Nasıl, nerede ve ne zaman, çiftleştiğini her şeyin
Niçin sevişildiğini, öpüşüldüğünü?
Siz ulu bilgeler, yüzüme söyleyin!
Kafa patlatın bakalım, bana ne olduğuna
Nerede, nasıl ve ne zaman,
Niçin başıma geldiğine bunların, hadi kafa patlatın!
- Çünkü bütün aşklar, istedikleri kadar uçarı, tensellikten, dünyevilikten uzak, ayakları yerden kesik görünsünler, sadece cinsel dürtüde temellenirler: evet, hatta bu âşıklık hali, sadece daha yakından belirlenmiş, daha özelleşmiş, hatta sözcüğün en dar anlamıyla bireyselleşmiş cinsel dürtüdür. Bu görüşe sımsıkı sarılıp cinsel sevginin bütün o kademeleriyle ve ayrıntılarıyla, sadece tiyatrolarda ve romanlarda değil, aynı zamanda hayatta da; yani, yaşam sevgisinin yanı sıra, bütün itici güçlerin en güçlüsü ve faali olduğunu ispatlamış olduğu, insanlığın genç kesiminin enerji ve gücüyle birlikte düşüncelerinin yarısını sürekli olarak meşgul ettiği, hemen her insan çabasının nihai amacı olduğu, en önemli meselelerde belirleyici etkiler yaptığı, en ciddi meşguliyetleri ve işleri her saat aksattığı, ara sıra en büyük kafaları bile bir süre için karıştırdığı, devlet adamlarının görüşmelerinin ve bilginlerin araştırmalarının arasına, bunları bozucu şekilde, ıvır zıvırını sokmayı aşk mektuplarını ve saç buklelerini ta bakanlık evrakının ve felsefi elyazmalarının arasına yerleştirmeyi arsızca becerdiği, aynı şekilde her gün en karmaşık ve en feci kavga dövüşleri körüklediği, en değerli ilişkileri bozduğu, en sağlam bağları koparttığı, kimileyin hayatı ya da sağlığı kimileyin de zenginliği, statü ve rütbeyi ve de mutluluğu kendine kurban seçtiği, hatta aslında merhametli ve dürüst olanları vicdansızlara o zamana kadar sadık olanları birer haine dönüştürdüğü; kısacası, bir bütün olarak, her şeyi tersine çevirmeye, karmakarışık etmeye ve yıkmaya çalışan kötü niyetli, düşmanca bir iblis olarak ortaya çıktığı bu gerçek dünyada da oynadığı önemli rolü incelersek, insan şöyle haykırmadan edemez: Bunca gürültü patırtı niye? Niye (bunca) itiş kakış, tepinme, korku, endişe ve dert? Sonuçta amaç, sadece her bir Mecnun’un kendi Leylası’nı bulması değil midir? Böyle önemsiz bir ayrıntı niçin böylesine önemli bir rol oynasın ve iyi düzenlenmiş insan hayatının içine bitimsiz aksaklık ve kargaşa getirsin?
- Her şeyden önce, erkeğin doğası gereği aşkta vefasızlığa, kadının ise sürekli sadakata eğilimli olduğu gerçeği bu incelemeye girer. Erkeğin aşkı, doyum bulduğu andan itibaren belirgin bir biçimde azalır: Hemen hemen bütün öteki kadınlar onu, sahip olmuş olduğu kadından daha fazla çekerler: Erkek değişiklik özler. Kadının aşkı ise, özellikle o andan sonra artmaya başlar.
- Bildiğimiz gibi erkek, kendisine yeterince kadın sunulduğu takdirde, kolayca yılda yüz çocuk meydana getirebilir: kadın ise, istediği kadar çok erkeğe sahip olsun, ikiz ihtimalini hesaba katmazsak, yılda sadece bir çocuk dünyaya getirebilir. Bu nedenle erkeğin gözü hep başka kadınlardadır; kadın ise buna karşılık tek bir erkeğe sımsıkı sarılır. Bundan ötürü erkeğin eşine sadakati yapaydır, kadınınki doğaldır; dolayısıyla da, kadının ihaneti, nesnel olarak, sonuçları bakımından olduğu kadar, öznel olarak doğaya aykırılığı bakımından da erkeğinkinden çok daha az bağışlanabilir bir ihanettir.
- Kadınlar otuz otuz beş yaş arasındaki erkekleri, aslında en muhteşem insan güzelliğini temsil eden gençlere bile özellikle tercih ederler.
- Âşıklığın en üst derecelerinde bu hayal öylesine ışıldar yaymaya başlar ki, sevgilinin elde edilememesi durumunda hayat bütün cazibesini kaybeder ve öylesine üzüntü dolu, bomboş, tat vermez bir görünüme bürünür ki, yaşamaya duyulan tiksinti, ölümün korkularına bile baskın gelebilir, bu yüzden de bayat, kimileyin insanın kendi isteğiyle kısaltılabilir.
- Sormuyorum, aldırmıyorum buna,
Yüreğinde suçlu musun diye;
Biliyorum, seni sevdiğimi
Ne olursan ol. (Shakespeare, Cymb., III, 5)
- Petrarka’nın tutkusu tatmin edilseydi; o andan itibaren, tıpkı yumurta bıraktıktan sonraki kuş gibi, şarkısı susacaktı.
- Quien se casa por amores, ha de vivir con dolores (Aşk nedeniyle evlenen, acılar çekerek yaşamak zorundadır.) der bir İspanyol atasözü.
Sizler ki derin düşünür ve bilir misiniz
Nasıl, nerede ve ne zaman, çiftleştiğini her şeyin
Niçin sevişildiğini, öpüşüldüğünü?
Siz ulu bilgeler, yüzüme söyleyin!
Kafa patlatın bakalım, bana ne olduğuna
Nerede, nasıl ve ne zaman,
Niçin başıma geldiğine bunların, hadi kafa patlatın!
- Çünkü bütün aşklar, istedikleri kadar uçarı, tensellikten, dünyevilikten uzak, ayakları yerden kesik görünsünler, sadece cinsel dürtüde temellenirler: evet, hatta bu âşıklık hali, sadece daha yakından belirlenmiş, daha özelleşmiş, hatta sözcüğün en dar anlamıyla bireyselleşmiş cinsel dürtüdür. Bu görüşe sımsıkı sarılıp cinsel sevginin bütün o kademeleriyle ve ayrıntılarıyla, sadece tiyatrolarda ve romanlarda değil, aynı zamanda hayatta da; yani, yaşam sevgisinin yanı sıra, bütün itici güçlerin en güçlüsü ve faali olduğunu ispatlamış olduğu, insanlığın genç kesiminin enerji ve gücüyle birlikte düşüncelerinin yarısını sürekli olarak meşgul ettiği, hemen her insan çabasının nihai amacı olduğu, en önemli meselelerde belirleyici etkiler yaptığı, en ciddi meşguliyetleri ve işleri her saat aksattığı, ara sıra en büyük kafaları bile bir süre için karıştırdığı, devlet adamlarının görüşmelerinin ve bilginlerin araştırmalarının arasına, bunları bozucu şekilde, ıvır zıvırını sokmayı aşk mektuplarını ve saç buklelerini ta bakanlık evrakının ve felsefi elyazmalarının arasına yerleştirmeyi arsızca becerdiği, aynı şekilde her gün en karmaşık ve en feci kavga dövüşleri körüklediği, en değerli ilişkileri bozduğu, en sağlam bağları koparttığı, kimileyin hayatı ya da sağlığı kimileyin de zenginliği, statü ve rütbeyi ve de mutluluğu kendine kurban seçtiği, hatta aslında merhametli ve dürüst olanları vicdansızlara o zamana kadar sadık olanları birer haine dönüştürdüğü; kısacası, bir bütün olarak, her şeyi tersine çevirmeye, karmakarışık etmeye ve yıkmaya çalışan kötü niyetli, düşmanca bir iblis olarak ortaya çıktığı bu gerçek dünyada da oynadığı önemli rolü incelersek, insan şöyle haykırmadan edemez: Bunca gürültü patırtı niye? Niye (bunca) itiş kakış, tepinme, korku, endişe ve dert? Sonuçta amaç, sadece her bir Mecnun’un kendi Leylası’nı bulması değil midir? Böyle önemsiz bir ayrıntı niçin böylesine önemli bir rol oynasın ve iyi düzenlenmiş insan hayatının içine bitimsiz aksaklık ve kargaşa getirsin?
- Her şeyden önce, erkeğin doğası gereği aşkta vefasızlığa, kadının ise sürekli sadakata eğilimli olduğu gerçeği bu incelemeye girer. Erkeğin aşkı, doyum bulduğu andan itibaren belirgin bir biçimde azalır: Hemen hemen bütün öteki kadınlar onu, sahip olmuş olduğu kadından daha fazla çekerler: Erkek değişiklik özler. Kadının aşkı ise, özellikle o andan sonra artmaya başlar.
- Bildiğimiz gibi erkek, kendisine yeterince kadın sunulduğu takdirde, kolayca yılda yüz çocuk meydana getirebilir: kadın ise, istediği kadar çok erkeğe sahip olsun, ikiz ihtimalini hesaba katmazsak, yılda sadece bir çocuk dünyaya getirebilir. Bu nedenle erkeğin gözü hep başka kadınlardadır; kadın ise buna karşılık tek bir erkeğe sımsıkı sarılır. Bundan ötürü erkeğin eşine sadakati yapaydır, kadınınki doğaldır; dolayısıyla da, kadının ihaneti, nesnel olarak, sonuçları bakımından olduğu kadar, öznel olarak doğaya aykırılığı bakımından da erkeğinkinden çok daha az bağışlanabilir bir ihanettir.
- Kadınlar otuz otuz beş yaş arasındaki erkekleri, aslında en muhteşem insan güzelliğini temsil eden gençlere bile özellikle tercih ederler.
- Âşıklığın en üst derecelerinde bu hayal öylesine ışıldar yaymaya başlar ki, sevgilinin elde edilememesi durumunda hayat bütün cazibesini kaybeder ve öylesine üzüntü dolu, bomboş, tat vermez bir görünüme bürünür ki, yaşamaya duyulan tiksinti, ölümün korkularına bile baskın gelebilir, bu yüzden de bayat, kimileyin insanın kendi isteğiyle kısaltılabilir.
- Sormuyorum, aldırmıyorum buna,
Yüreğinde suçlu musun diye;
Biliyorum, seni sevdiğimi
Ne olursan ol. (Shakespeare, Cymb., III, 5)
- Petrarka’nın tutkusu tatmin edilseydi; o andan itibaren, tıpkı yumurta bıraktıktan sonraki kuş gibi, şarkısı susacaktı.
- Quien se casa por amores, ha de vivir con dolores (Aşk nedeniyle evlenen, acılar çekerek yaşamak zorundadır.) der bir İspanyol atasözü.
7 Ağustos 2014 Perşembe
Kör Baykuş * Sadık Hidayet

- Yaralar vardır hayatta, ruhu cüzam gibi yavaş yavaş ve yalnızlıkta yiyen, kemiren yaralar. Kimseye anlatılamaz bu dertler, çünkü herkes bunlara nadir ve acayip şeyler gözüyle bakarlar. Biri çıkar da bunları söyler ya da yazarsa, insanlar, yürürlükteki inançlara ve kendi akıllarına göre hem saygılı hem de alaycı bir gülüşle dinlerler bunları. Çünkü henüz çaresi de, devası da yok bu dertlerin. Tek ilaç şarap yardımıyla unutmaktır; afyonun ve uyuşturucu maddelerin sağladığı sahte uykudur. Ama ne yazık ki bu tür devaların da etkileri geçicidir, acıyı kesecekleri yerde çok geçmeden daha da şiddetlendirirler.
- Lakin tek korkum: yarın ölebilirim kendimi tanıyamadan.
- Hayat tecrübelerimle şu yargıya vardım ki, başkalarıyla benim aramda korkunç bir uçurum var, anladım, elden geldiğince susmam gerek, elden geldiğince düşüncelerimi kendime saklamalıyım.
- Uzun zamandır başkalarıyla bütün bağlarımı koparmışım, kendimi daha iyi tanımak istiyorum.
- Ruhlarımız önceki bir hayatta, cisimsiz maddesiz bir alemde karşılaşmış da tek asıldan, tek maddeden oluşmuş, böylece bizim yeniden birleşmemiz adeta kaçınılmaz olmuştu. Ben bu hayatta da onun yanında olmalıydım. Hiçbir zaman el sürmek değildi istediğim; gövdemin görünmez ışınlarının ona değmesi bana yetiyordu. Korkunç macera! İçimde ilk görüşten kalma, aşina bir duygu: Ben onu tanıyorum. İki sevdalı hep aynı hisse kapılmazlar mı, birbirlerine önceden rastladıkları, aralarında esrarlı bağlar olduğu duygusuna kapılmazlar mı? Bu aşağılık dünyada ya onun aşkını isterim, ya da hiç kimsenin! Hem mümkün mü bir başkasının beni etkilemesi?
- Latif ve el sürülemez varlığı, bende bir tapınma duygusu yaratmıştı.
- Bense onun gözlerine muhtaçtım, bir bakışı yeterdi; felsefenin bütün müşküllerini, teolojinin bütün muammalarını çözmeme yeterdi. Bir bakışı, diğer rumuz ve sırları alırdı benden, açardı.
- Ah ne yazık ki çer çöpten, kızgın kumdan, ölü beygir kemiklerinden ve süprüntüleri koklayan bir köpekten başka, yoktu bir şey.
- Fakat o pencere kapatılmıştı ve o, benim için bir demet taze çiçekti adeta, çöplüğe atılmıştı.
- Oydu bütün hayatımı zehirlere bulayan. Hayır, hayatım ta baştan zehirlere bulanmıştı benim. Ben başka türlüsünü değil, ancak zehirlenmiş bir hayatı yaşayabilirdim.
- Kendimi bütün ruhumla unutmanın uykusuna bırakmak istiyordum. Unutımam mümkün olsaydı, unutmak sürekli olsaydı, gözlerim kapansaydı da azar azar uykunun ötesine, mutlak hiçliğe gömülebilseydim, varlığını artık hissedemez olacağım noktaya varsaydım, bir mürekkep damlasında, bir musiki ahenginde ya da renkli bir ışında erir giderdim ve sonunda dalgalar ve şekiller öyle büyürlerdi ki, hissedilemezin içinde silinir, yok olurlardı. O zaman dileğime kavuşurdum.
- Git gide bir kesiklik, bir uyuşukluk sardı beni. Gövdemden sanki hoş bir yorgunluk ya da latif dalgalar yayılıyordu etrafa. Çocukluğumun geçmiş, unutulmuş, arınmış olaylarını görüyordum. Görmekle de kalmıyor, yeniden yaşıyor, duyuyordum onları. Her dakika daha küçük, daha çocuk oluyordum. Ansızın dağıldı, karardı hayallerim. Bütün varlığım derin, karanlık bir kuyuda, ta aşağıda, ince bir çengele asılı kaldı sanki. Derken çengelden kurtuldum, aşağı yuvarlanıyor, hiçbir engelle karşılaşmaksızın uzaklaşıyordum. Sonsuz gecenin bağrında dipsiz bir uçurumdu bu. Sonra gözlerimin önüne ard arda o yok olmuş, kaldırılmış perdeler indirildi. Bir an her şeyi tamamen unuttum. Birdenbire kendime geldiğimde gene küçük odadaydım, garip bir durumda, bana hem garip, hem de tabii: görünen bir hal içinde.
- Bütün hayatımı bir salkım üzüm gibi avucumda sıkmak istiyorum, suyunu, hayır, şarabını damla damla, gölgemin kurumuş boğazına akıtmak istiyorum, kutsal su gibi. Ama önce beni bu oda köşesinde tümörler gibi, kanserler gibi azar azar yemiş bitirmiş dertlerimi kağıda geçirmek istiyorum, çünkü düşüncelerimi daha bir düzene koyarım böylece. Yoksa maksadım bir vasiyetname yazmak mı? Hayır! Çünkü ne malım var kadıya yedirecek, ne dinim var şeytana verecek. Hem sonra daha nesine takılıp kalacağım bu dünyanın? Hayat denen şeyden el çektim, bıraktım, pekala, gitsin elimden!
- Birbirine ters düşen öyle çok şey gördüm, birbiriyle çelişen öyle çok şey duydum ki! O görmeler yüzünden gözlerim, eşyanın yüzeyinde, ruhu özü örten o ince ve sert kabukta aşındı. Artık hiçbir şeye inanmıyorum, hatta şimdi eşyaların ağırlığından, sabitliğinden, açık seçik gerçeklerden şüphe ediyorum. Avludaki taş havana parmağımla vursam ve sorsam: sabit misin, muhkem misin? - Evet! diye cevap verse bilmem inanır mıyım!
- Geçmiş, gelecek, saat, gün, ay ve yıl hepsi aynı şey. Değişik dönemler, çocukluk, gençlik, ihtiyarlık, benim için boş sözlerden başka bir şey değil bunlar. Bunlar sıradan insanlar için, ayak takımı için, evet işte aradığım kelime, ayak takımı için, ki onların hayatları senenin mevsimleri gibi belirli mevsimlere, dönemlere bölünmüştür ve onlar, hayatın ılımlı kesimlerinde güvence altındadırlar. Hayat bana tek ve değişmez bir mevsim oldu hep. Bu hayat bir soğuk bölgede ve sonsuz bir karanlıkta geçti adeta, öyle ki bağrımda hep aynı alev vardı ve o beni bir mum gibi eritti.
- Odamı sınırlayan dört duvar arasında, varlığımı ve düşüncelerimi kuşatan hisarın içinde ömrüm azar azar eriyor bir mum gibi, hayır, yanlışım var, ömrüm bir oduna benziyor, ocaktan düşen bir oduna: öteki odunların ateşinde kavrulmuş, kömürleşmiş, ama ne yanmış, ne olduğu gibi kalmış bir oduna benziyor. Fakat diğerlerinin dumanından, soluğundan boğulmuş.
- Yalnız cismim değil, ruhum da, aralarında bir uyuşma olmaksızın, kalbimle sürekli zıt gidiyorlardı. Garip bir dağılma ve bölünmeden geçiyordum sürekli. Bazen bir şey düşünüyor, buna kendim de inanmıyordum. Bazen içimde kendime karşı bir acıma duygusu beliriyor, ama aklım ayıplıyordu beni. Birisiyle konuşsam, bir şey yapsam, türlü konularda söze karışsam gönlüm başka yerde oluyordu, aklım başka yerde, ve ayıplıyordum kendimi. Dağılan, çözülen bir kitleydim ben. Sanki ben hep böyleydim, böyle de kalacağım: acayip biçimsiz bir karışım...
- Onun zaten bir kimseye yakınlık duyması, bağlanması mümkün müydü? Hırslı bir kadın, ki bir erkek şehvet için, bir erkek gönül eğlendirmek için, bir erkek de işkence etmek için gerekli ona. Hatta sanmam ki bu üçlemeyle de yetinsin!
- Aşağılık adamların arasında, bilinmeyen bir soydandım ben, eskiden benim de kendi dünyalarından olduğumu unutmuşlardı. Korkunç bir şeydi bu: ne tam diri, ne tam ölü olduğumu hissetmek. Bir canlı cenazeydim artık; ne beni diriler dünyasına bağlayan bir şey vardı, ne de ölümdeki unutmadan, huzurdan yararlandığım.
- Düşündüm: "Gökte herkesin bir yıldızı olduğu doğruysa, benimki çok uzakta, karanlık ve pek önemsiz bir şey olmalıdır. Belki de benim hiç yıldızım yok!"
- Benim odam da bir tabut değil miydi, yatağım mezardan daha soğuk, daha karanlık değil miydi? O yatak ki hep hazırdı ve beni uykuya çağırıyordu! Bir tabutta olduğum duygusunu sık sık yaşamışımdır. Geceleri odam küçülüyor, bunaltıyordu beni. Mezarda hissedilen de bu değil miydi? Kim bilir ölümden sonra ne hissedileceğini?
- Ah, keşke ölümün eşiğinde olanların hepsi, bu benim gördüklerimi görselerdi! Bazen bunu da düşündüm. Istırap, korku, dehşet ve yaşama arzusu, hepsi bitmişti bende. Bana telkin ettikleri dini inançlardan kurtulmuş, huzura ermiştim. Tek tesellim, ölümden sonra hiçlik ümidiydi; orada tekrar yaşamak düşüncesi içime korku salıyor, beni hasta ediyordu. Ben ki henüz yaşadığım dünyaya bile alışamamışım, bir başka dünya neyime yarardı benim? Bana göre değildi bu dünya; bir avuç yüzsüz, dilenci, bilgiç, kabadayı, vicdansız, açgözlü içindi; onlar için kurulmuştu bu dünya. Yeryüzünün, gökyüzünün güçlülerine avuç açanlar, yaltaklanmasını bilenler için. Kasap dükkanı önünde bir sinir parçası için kuyruk sallayan aç köpek gibiydi onlar. Evet, ikinci bir hayat düşüncesi korkutuyor, hasta ediyordu beni. Hayır, bütün bu öğürtü veren dünyaları, bütün bu iğrenç yüzleri görmeye ihtiyacım yoktu benim.
- Sıkıcı bir şey: Cinsel ilişki anında, iki kişi yalnızlıklarından kurtulmak için birbirine yapışır, herkeste aynı delice kıpırdanışlara bir kapıdır bu, ve yavaş yavaş ölümün derinliklerine yönelmiş bir pişmanlıkla karışıktır...
- Bilmiyorum, odamın duvarlarında nasıl bir zehirli etki var ki, düşüncelerimi zehirliyor. Besbelli benden önce burada bir cani, bir zırdeli oturmuş. Hayır, yalnız odamın duvarları değil, belki dışarıdaki manzara, o kasap, yaşlı hurdacı, dadım, o kahpe ve gördüğüm herkes; hatta arpa aşımı yediğim kase, sırtımdaki giysiler, hepsi birlik oldular, bende bu düşünceleri onlar uyandırdılar.
- Hasta gözlerim yorgun, kederli ve çocuksuydular. Yeryüzüne ve insana ilişkin bütün ağırlıklar, içimde erimişlerdi sanki. Yüzüm hoşuma gidiyordu, bakarken bir şehvet keyfi hissediyordum, ayna karşısında konuştum kendimle: "Derdin öyle derin ki, gözlerinin ta derinlerinde. Ağlayınca gözyaşın gözlerinin derinlerinden geliyor, yoksa akmazdı gözyaşların!.."
- Bunalım, her seferinde belli ediyordu gelmekte olduğunu, ve bende apayrı bir ıstırap yaratıyordu. Gönlümde düğümlenen bir şeydi bu ıstırap, bu kederli hal; kasırgadan az önceki havayı andırıyordu. O zaman gerçek dünya benden uzaklaşıyordu, pırıl pırıl bir dünyada yaşamaya başlıyordum, yeryüzü dünyasından ölçülemez uzaklıkta, başka bir alemdi bu.
- "Hayat hikayemde önemli bir şey yok, başımdan ilginç olaylar geçmedi. Ne yüksek bir mevki sahibiyim, ne de sağlam bir diplomam var. Okulda hiçbir zaman örnek bir öğrenci olamadım, başarısızlıklar her yerde buldu beni. Nerede çalışırsam çalışayım silik, unutulmuş bir memurdum; şefleri memnun edemedim. istifa ettim mi seviniyorlardı ... Bırak gitsin, yaramaz! Çevrem böyle görüyordu beni, haklıydılar belki de." Bozorg Alevi
25 Temmuz 2014 Cuma
Suda Yan Ateşte Boğul * Charles Bukowski
- ...düşünüyorum da bir kadın açmamışsa bacaklarını
35 yıl
iş işten geçmiştir
aşk için de
şiir için de.
- ... sen de bir gün boşuna ölmelisin
benim
boşuna yaşadığım gibi. (sineklikteki manzara şiiri)
Makineli tüfekler kuleler ve mesai kartı saatleri
Mankafalar tarafından dolandırılmış hissediyorum kendimi
sanki gerçeklik şanslı ve avantajlı başlayan
ufak adamların malıymış gibi,
ve soğukta oturup
bir çit kenarındaki mor çiçekleri
merak ediyorum
diğerleri
altın ve Cadillac'larına
ve hanım arkadaşlarına yenilerini katarken,
ben palmiye yapraklarını
mezar taşlarını
ve koza misali bir uyku çekmenin
değerini merak ediyorum;
bir kertenkele olmak
yeterince kötü olurdu
güneşte kızarıyor olmak
yeterince kötü olurdu
ancak İnsan-boyutuna ve İnsan-yaşamına
uygun yaratılmak kadar
kötü olmazdı
ve oyunu oynamayı istememek
kadar, makineli tüfekleri ve kuleleri
ve mesai kartı saatlerini istememek,
arabayı yıkatmayı istememek
diş çektirmeyi
bileğe takılacak bir saati,
kol manşetlerini
bir cep radyosunu
cımbızı ve pamukluyu
iyot şişesi dolu bir dolabı,
kokteyl partilerini
bir önbahçeyi
birlikte söylenen şarkıları
yeni ayakkabıları, yılbaşı hediyelerini istememek kadar,
hayat sigortasını ve Newsweek dergisini
162 adet beyzbol maçını
Bermuda'da bir tatili istememek kadar.
İstemeye istemeye,
bence mor çiçekler benden
daha iyi durumda
kertenkele daha iyi durumda
koyu yeşil hortum
her dem canlı otlar
ağaçlar kuşlar,
kaymak-güneşin altında hayal kuran
kediler
daha iyi durumda benden,
şimdi bu eski ceketi giyip
sigaralarımı
anahtarlarımı
ve dönüş haritasını el yordamıyla bulup,
çıkıyorum dışarıya
kaldırımda yürüyorum
idamına giden bir adam gibi
kendinden emin,
üstüne gidiyorum
korumalar olmadan yanımda
sürüyorum arabamı
saatte 70 mille üstüne,
manevra yapıp
küfrederek
küller saçarak
yanan, ölümcül her şeyin
ölümcül küllerini saçarak,
tırtıl bu kadar dehşeti
bilmez
karınca orduları
daha cesurdur
yılanın öpücüğü bu kadar aç gözlü
değildir,
ben sadece gökyüzünün beni
daha fazla daha fazla yakmasını istiyorum
yakıp tüketsin ki güneş
sabah altıda doğup
gece yarısını geçerken batsın
daima açık, sarhoş bir kapı misali,
üstüne sürüyorum arabamı
istemiyorum onu
yetişiyorum ona yetişiyorum
bu arada kedi
geriniyor
esniyor
ve başka bir rüyaya dalıyor.
Evime gelme ama eğer gelirsen...
evet tabii, dışarda değilsem evdeyimdir
ışık yanmıyorsa
ya da sesler duyarsan
kapımı çalma;
Proust okuyor olabilirim
biri kapımın altından Proust bırakmışsa
ya da güvercin için kemiklerinden birini,
borç para veremem,
telefonumu
veya arabamdan geriye kalanı kullanamazsın
ama dünkü gazeteyi
eski bir gömleğimi ya da sosisli bir sandviçimi
alabilirsin
ya da gece çığlık atma huyun yoksa
kanepede uyuyabilirsin
ve kendini anlatabilirsin
gayet normal bu;
hepimiz sıkıntı çekiyoruz
ancak ben
Harvard'da okutacağım bir aileye bakmaya
ya da av arazisi almaya çalışmıyorum,
gözüm yükseklerde değil
birazcık daha
hayatta kalmaya uğraşıyorum,
onun için bazen kapımı çalarsan da
açmazsam
ve içeride bir kadın yoksa
belki çenemi kırmış
bağlayacak tel arıyorumdur
ya da duvar kağıdımdaki kelebekleri
kovalıyorumdur,
yani kapıyı açmazsam
açmam, ve nedeni
henüz seni öldürmeye,
sevmeye, ya da kabullenmeye hazır olmamamdır,
demek ki konuşmak istemiyorum
meşgulüm, çıldırmışım, keyifliyim
veya belki bir ip hazırlıyorum;
onun için ışık açıksa bile
ve eğer nefes alıp verildiğini, dua veya şarkı söylendiğini
radyonun ya da atılan zarların
veya daktilonun sesini duyarsan-
uzaklaş, sebep gün değil
gece değil, saat değil;
kabalıktan gelen cehalet değil,
hiçbir şeyi incitmek istemem, böcekleri bile
ama bazen ayırt etmesi zor
birtakım duyumlar sezinliyorum,
ve mavi gözlerin, maviyseler eğer
ve varsa eğer saçların,
ve kafan - içeri giremezler
ta ki ip kesilene ya da düğümlenene dek
ya da ben yeni aynalarda
traş olana dek, ta ki dünya
durana ya da ebediyen
açılana dek.
Mektuplar
yere oturmuş
kanon bir kutuyu karıştırıyor
ve ona şimdiye dek yazdığım aşk mektuplarını okuyor bana
bu arada 4 yaşındaki kızı yerde
pembe bir battaniyeye sarılmış
uyudu uyuyacak
bir kez ayrıldıktan sonra yine bir araya geldik bir
Pazar gecesi evinde oturuyorum
dışarda arabalar bir aşağı bir yukarı tırmanıyor yokuşu bu gece bilikte yattığımızda cırcır böceklerini dinleyeceğiz
nerede benim kadar iyi yaşayamayan salaklar?
bu kadının duvarlarını seviyorum
bu kadının çocuklarını
bu kadının köpeğini seviyorum
cırcır böceklerini dinleyeceğiz kolum kalçasından
dolanmış parmaklarım göbeğinin üzerinde
böyle bir gece yaşamı yenmeye yeter, fazlası da ölümü halleder
aşk mektuplarımı seviyorum, gerçeği anlatıyorlar
ah, ne göt var bu kadında be! ah, ne güzel ruh var bu kadında!
boşuna yaşadığım gibi. (sineklikteki manzara şiiri)
Makineli tüfekler kuleler ve mesai kartı saatleri
Mankafalar tarafından dolandırılmış hissediyorum kendimi
sanki gerçeklik şanslı ve avantajlı başlayan
ufak adamların malıymış gibi,
ve soğukta oturup
bir çit kenarındaki mor çiçekleri
merak ediyorum
diğerleri
altın ve Cadillac'larına
ve hanım arkadaşlarına yenilerini katarken,
ben palmiye yapraklarını
mezar taşlarını
ve koza misali bir uyku çekmenin
değerini merak ediyorum;
bir kertenkele olmak
yeterince kötü olurdu
güneşte kızarıyor olmak
yeterince kötü olurdu
ancak İnsan-boyutuna ve İnsan-yaşamına
uygun yaratılmak kadar
kötü olmazdı
ve oyunu oynamayı istememek
kadar, makineli tüfekleri ve kuleleri
ve mesai kartı saatlerini istememek,
arabayı yıkatmayı istememek
diş çektirmeyi
bileğe takılacak bir saati,
kol manşetlerini
bir cep radyosunu
cımbızı ve pamukluyu
iyot şişesi dolu bir dolabı,
kokteyl partilerini
bir önbahçeyi
birlikte söylenen şarkıları
yeni ayakkabıları, yılbaşı hediyelerini istememek kadar,
hayat sigortasını ve Newsweek dergisini
162 adet beyzbol maçını
Bermuda'da bir tatili istememek kadar.
İstemeye istemeye,
bence mor çiçekler benden
daha iyi durumda
kertenkele daha iyi durumda
koyu yeşil hortum
her dem canlı otlar
ağaçlar kuşlar,
kaymak-güneşin altında hayal kuran
kediler
daha iyi durumda benden,
şimdi bu eski ceketi giyip
sigaralarımı
anahtarlarımı
ve dönüş haritasını el yordamıyla bulup,
çıkıyorum dışarıya
kaldırımda yürüyorum
idamına giden bir adam gibi
kendinden emin,
üstüne gidiyorum
korumalar olmadan yanımda
sürüyorum arabamı
saatte 70 mille üstüne,
manevra yapıp
küfrederek
küller saçarak
yanan, ölümcül her şeyin
ölümcül küllerini saçarak,
tırtıl bu kadar dehşeti
bilmez
karınca orduları
daha cesurdur
yılanın öpücüğü bu kadar aç gözlü
değildir,
ben sadece gökyüzünün beni
daha fazla daha fazla yakmasını istiyorum
yakıp tüketsin ki güneş
sabah altıda doğup
gece yarısını geçerken batsın
daima açık, sarhoş bir kapı misali,
üstüne sürüyorum arabamı
istemiyorum onu
yetişiyorum ona yetişiyorum
bu arada kedi
geriniyor
esniyor
ve başka bir rüyaya dalıyor.
Evime gelme ama eğer gelirsen...
evet tabii, dışarda değilsem evdeyimdir
ışık yanmıyorsa
ya da sesler duyarsan
kapımı çalma;
Proust okuyor olabilirim
biri kapımın altından Proust bırakmışsa
ya da güvercin için kemiklerinden birini,
borç para veremem,
telefonumu
veya arabamdan geriye kalanı kullanamazsın
ama dünkü gazeteyi
eski bir gömleğimi ya da sosisli bir sandviçimi
alabilirsin
ya da gece çığlık atma huyun yoksa
kanepede uyuyabilirsin
ve kendini anlatabilirsin
gayet normal bu;
hepimiz sıkıntı çekiyoruz
ancak ben
Harvard'da okutacağım bir aileye bakmaya
ya da av arazisi almaya çalışmıyorum,
gözüm yükseklerde değil
birazcık daha
hayatta kalmaya uğraşıyorum,
onun için bazen kapımı çalarsan da
açmazsam
ve içeride bir kadın yoksa
belki çenemi kırmış
bağlayacak tel arıyorumdur
ya da duvar kağıdımdaki kelebekleri
kovalıyorumdur,
yani kapıyı açmazsam
açmam, ve nedeni
henüz seni öldürmeye,
sevmeye, ya da kabullenmeye hazır olmamamdır,
demek ki konuşmak istemiyorum
meşgulüm, çıldırmışım, keyifliyim
veya belki bir ip hazırlıyorum;
onun için ışık açıksa bile
ve eğer nefes alıp verildiğini, dua veya şarkı söylendiğini
radyonun ya da atılan zarların
veya daktilonun sesini duyarsan-
uzaklaş, sebep gün değil
gece değil, saat değil;
kabalıktan gelen cehalet değil,
hiçbir şeyi incitmek istemem, böcekleri bile
ama bazen ayırt etmesi zor
birtakım duyumlar sezinliyorum,
ve mavi gözlerin, maviyseler eğer
ve varsa eğer saçların,
ve kafan - içeri giremezler
ta ki ip kesilene ya da düğümlenene dek
ya da ben yeni aynalarda
traş olana dek, ta ki dünya
durana ya da ebediyen
açılana dek.
Mektuplar
yere oturmuş
kanon bir kutuyu karıştırıyor
ve ona şimdiye dek yazdığım aşk mektuplarını okuyor bana
bu arada 4 yaşındaki kızı yerde
pembe bir battaniyeye sarılmış
uyudu uyuyacak
bir kez ayrıldıktan sonra yine bir araya geldik bir
Pazar gecesi evinde oturuyorum
dışarda arabalar bir aşağı bir yukarı tırmanıyor yokuşu bu gece bilikte yattığımızda cırcır böceklerini dinleyeceğiz
nerede benim kadar iyi yaşayamayan salaklar?
bu kadının duvarlarını seviyorum
bu kadının çocuklarını
bu kadının köpeğini seviyorum
cırcır böceklerini dinleyeceğiz kolum kalçasından
dolanmış parmaklarım göbeğinin üzerinde
böyle bir gece yaşamı yenmeye yeter, fazlası da ölümü halleder
aşk mektuplarımı seviyorum, gerçeği anlatıyorlar
ah, ne göt var bu kadında be! ah, ne güzel ruh var bu kadında!
21 Temmuz 2014 Pazartesi
Ben Senin Bildiğin Kızlardanım * Hakan Urgancı
- Yatağındaki saçları topladın. Onunla yaptığı son maçları topladın. Sarkıttın onları kulenden, tek bir prenses girsin diye hayalindeki resme!
- İnsan kaç bedenden sonra kendisine alışıyor? Kaç yenilgiden sonra direndiği hayatın akışına karışıyor?
- Erkeklere onları çok arzuluyormuş gibi görünmeyi becerse de, adli tıp uzmanı taze ölüye karşı ne hissederse sadece o kadar heyecan duyuyordu erkeklere karşı.
- Kedileri insanların yerine koydu. Onlar güçlüydü, kimseye ihtiyaçları yoktu. Yalaka değildiler ve en önemlisi, arkadan konuşmuyorlardı.
- "Birçok erkek, kadınların memeleri büyüdükçe zekalarının kıtlaştığını düşünür. Bense bunun tersini düşünüyorum. Kadınların memeleri büyüdükçe erkeklerin zekası kıtlaşıyor." Anita WISE
- " Eğer bir kadın size kalbini verirse, (vücudunun) geri kalanından asla kurtulamazsınız." John VANBURG
- Nihayetinde aşk, sonlu, bitimli bir heyecan dalgasıdır. Tüm dalgalar gibi gelir, sahile/size vurur, çalkalar, değiştirir, sizden koparabildiğini koparır (ki bu şarttır) ve geldiği yere döner. Sizden koptuğunu sandığınız şey, aslında asla sizin olmamış olan şeydir. Sizden alınanlar, heykeltraşın kayadan aldıklarıdır. Dünyaya bırakacağınız en büyük eser, aşk çekildikten sonra kalanların toplamıdır.
- Henüz bir prensle karşılaşmadıysanız, bu sadece yeteri kadar kurbağa öpmediğiniz içindir. Yok, yaşam kurbağalar arasında geçip de son buluyorsa, gölün yüzeyindeki aksinize bir bakın ve itiraf edin: karşınızdaki görüntü bir prensese mi ait, yoksa bir kurbağaya mı?
- Murathan Mungan'ın da dediği gibi; "Doğada tüm canlılar dişine göre av seçer. Bir tek insan neslinin kadın cinsidir ki avına göre diş geliştirmeye çalışır. Doğa buna izin vermediği için dünya, yanlış avı ısırmaya çalışmış, hayal kırıklığına uğramış, dişleri eksik, yaralı kadınlarla doludur."
- "Evlilik dediğin, kadına dırdır etme yetkisi, erkeğe de somurtma imtiyazı veren kutsal bağdır." Murat MENTEŞ
- Mevlana, kadın ve erkek ilişkileri arasındaki ilişkiyi şöyle açıklamıştır: "Erkek suya benzer, kadın ateşe! Gerçi ilk bakışta su, ateşten güçlüdür. Onu bir çırpıda boğar. Ancak eğer ateş araya bir aracı (kap) yerleştirebilirse o suyu fokur fokur kaynatıverir. İşte aynen bu örnekteki gibi sen de (erkeğe söylüyor) kadından güçlüsün. Ancak yine de ona mağlup olmaya mahkumsun. Zira onu istemektesin." (Cinsel istek aradaki ilk kap oluyor.)
- Aşırı sorgulamak, kazmaktır. Hem de derin kazmaktır. Derin kazılan yerlerden - eğer şanslıysanız- cevher de çıkabilir, petrol de... ama umumiyetle ya kemik çıkar, ya pislik! Bu oranlarda bir riske hazırsanız, kazın durun!
Şöyle hafifçe kazmak, tohum ekmek için, fide dikmek içindir. İlişki dediğin şey de nedir ki? Birlikte büyüteceğin bir tohum, bir fide değil midir? Birazcık sorgulayıp tatmin olur olmaz bırakırsan, sağlam bir ağacın temelini atarsın.
Eğer çok kazarsan, amacın ölüyü defnetmektir. Bu ilişkiyi yaşatıp büyütelim mi, yoksa toprağa mı verelim? Çoğu kadının kendine asıl sorması gereken beş yüz milyonluk(!) final sorusu budur.
- İnsan kaç bedenden sonra kendisine alışıyor? Kaç yenilgiden sonra direndiği hayatın akışına karışıyor?
- Erkeklere onları çok arzuluyormuş gibi görünmeyi becerse de, adli tıp uzmanı taze ölüye karşı ne hissederse sadece o kadar heyecan duyuyordu erkeklere karşı.
- Kedileri insanların yerine koydu. Onlar güçlüydü, kimseye ihtiyaçları yoktu. Yalaka değildiler ve en önemlisi, arkadan konuşmuyorlardı.
- "Birçok erkek, kadınların memeleri büyüdükçe zekalarının kıtlaştığını düşünür. Bense bunun tersini düşünüyorum. Kadınların memeleri büyüdükçe erkeklerin zekası kıtlaşıyor." Anita WISE
- " Eğer bir kadın size kalbini verirse, (vücudunun) geri kalanından asla kurtulamazsınız." John VANBURG
- Nihayetinde aşk, sonlu, bitimli bir heyecan dalgasıdır. Tüm dalgalar gibi gelir, sahile/size vurur, çalkalar, değiştirir, sizden koparabildiğini koparır (ki bu şarttır) ve geldiği yere döner. Sizden koptuğunu sandığınız şey, aslında asla sizin olmamış olan şeydir. Sizden alınanlar, heykeltraşın kayadan aldıklarıdır. Dünyaya bırakacağınız en büyük eser, aşk çekildikten sonra kalanların toplamıdır.
- Henüz bir prensle karşılaşmadıysanız, bu sadece yeteri kadar kurbağa öpmediğiniz içindir. Yok, yaşam kurbağalar arasında geçip de son buluyorsa, gölün yüzeyindeki aksinize bir bakın ve itiraf edin: karşınızdaki görüntü bir prensese mi ait, yoksa bir kurbağaya mı?
- Murathan Mungan'ın da dediği gibi; "Doğada tüm canlılar dişine göre av seçer. Bir tek insan neslinin kadın cinsidir ki avına göre diş geliştirmeye çalışır. Doğa buna izin vermediği için dünya, yanlış avı ısırmaya çalışmış, hayal kırıklığına uğramış, dişleri eksik, yaralı kadınlarla doludur."
- "Evlilik dediğin, kadına dırdır etme yetkisi, erkeğe de somurtma imtiyazı veren kutsal bağdır." Murat MENTEŞ
- Mevlana, kadın ve erkek ilişkileri arasındaki ilişkiyi şöyle açıklamıştır: "Erkek suya benzer, kadın ateşe! Gerçi ilk bakışta su, ateşten güçlüdür. Onu bir çırpıda boğar. Ancak eğer ateş araya bir aracı (kap) yerleştirebilirse o suyu fokur fokur kaynatıverir. İşte aynen bu örnekteki gibi sen de (erkeğe söylüyor) kadından güçlüsün. Ancak yine de ona mağlup olmaya mahkumsun. Zira onu istemektesin." (Cinsel istek aradaki ilk kap oluyor.)
- Aşırı sorgulamak, kazmaktır. Hem de derin kazmaktır. Derin kazılan yerlerden - eğer şanslıysanız- cevher de çıkabilir, petrol de... ama umumiyetle ya kemik çıkar, ya pislik! Bu oranlarda bir riske hazırsanız, kazın durun!
Şöyle hafifçe kazmak, tohum ekmek için, fide dikmek içindir. İlişki dediğin şey de nedir ki? Birlikte büyüteceğin bir tohum, bir fide değil midir? Birazcık sorgulayıp tatmin olur olmaz bırakırsan, sağlam bir ağacın temelini atarsın.
Eğer çok kazarsan, amacın ölüyü defnetmektir. Bu ilişkiyi yaşatıp büyütelim mi, yoksa toprağa mı verelim? Çoğu kadının kendine asıl sorması gereken beş yüz milyonluk(!) final sorusu budur.
Bir Gün Tek Başına * Vedat Türkali
Ölümün zaferi - Pieter Bruegel. Bruegel! Nasıl alaylı bakar böyle acılı dünyaya? Şu iskeletlere bak!... -Merhaba canım...
- Bu sıcak, beriki soğuk... Öteki sert, beriki yumuşak... Ömrünce sınırda kalacaksın.
- Ben böyleyim... Bitti... Artık savunma bile boşuna. Değil mi ki değişmez... O vakit bırakırsın yaşamayı kendi yoluna, yürür gider. Sonra yine kımıldamaya başlar birikenler.
- Bunlar para mı ulan?... Ben bunun beş katını at yarışlarına verdim geçende. Tut ki sana oynadım bu kez de, hangi yarışı kazanırsın sen, kanı bozuk beygir...
- Nedir bu yaşamak dediğimiz be! Avara kasnak, dön dur, yirmi dört saatler bitti mi sen bitersin. Herkesin derdi aman bitmesin! Bir bok oluyor sanki de, aman bitmesin!... Bugün de bitti işte...
- Kendisiyleydi bütün uğraşı. Çevreyi mi görüyordu, içindekileri mi? Öyle tatlıydı ki karıştırmak, boşuna yorgunluktu ayırma çabası, mutsuzluktu.
- Nerden nasıl geleceğini bilmeden gelecek dehşetli güzel günlere inanıyordu.
- Kibritle oynayan çocuk bu kız; yangın çıkarır! Kibriti nerden geçirmiş eline?...
- Bütün güzel şeyler yasak, dedi. Bu pis dünya...
- Umursamıyor demek. Niye umursasın, budala?... Nesisin sen?...
- Türkiye'de çok kedi var, ne kimse öldürüyor, ne kimse yemek veriyor!
- Kimi insanlar için birikim diye bir şey yok sanki... Her biriken şey bu kişileri biraz daha çürütüyor. Umduğumuzdan uzak yönlere düşmesini sağlıyor.
- Hayır, demişti. Evlenmeden yok böyle şeyler. Nikahta imzayı koruz, alırsın hakkın olanı! Burası Türkiye!...
- Kolay değildi bir kızın evli, çocuklu bir adamla ilişki kurması. Ne suçu var bu adamın?... Herkes yanılabilir...
- Bütün güzel şeyler burjuvaların mı?
- Daha bir süre öyle!
- Peki, sen kiminsin?
Günsel durdu bir an, başka şeyler söyleyecekti, yapamadı...
- Senin, yalnız senin...
- Düşündükçe utanır gibi oluyordu. Yarım kalmış ilişkilerin, sürekli duyumsuzluğun yarattığı sinirlilik de doğaldı. Tam bir çıkmazdayım aslında. Söylemekten değil, düşünmekten bile kaçıyorum. Ama gerçek bu. Peki neye varacak bu iş? Ne bileyim ben. Uff... Yine takılmaya başladım bozuk plak gibi...
- Çocuk gibi adam. Ah, canım benim...
- Çıkmasınlar karşımıza artık, hangi savaş kazanılmaz ki bu güçle! Hiç bitmeyecek mutluluğumuza!
- En değerli yerini istiyorlar eşek herif, dedi... Kafanı istiyorlar. Nereden bileceksin bunu sen?... Kafan yok ki...
- Bu denklem bu bilinenlerle çözülmez, dedi. Bekleyeceğiz...
- En büyük dert bizim başımızda değil ya!... Yapılacak o kadar çok iş var ki... Direncimize bağlı bu da... Dayatan kazanacak... Kötü mü, bir sınavdan geçiyoruz işte! Başarıyla atlattık mı daha güvenli oluruz. Neyleydim! Ortaya çıkmaktan kaçacağız bir süre... Yeraltı çalışacağız. Acılıkla gülümsedi:
- Türkiye bu! Bütün güzel şeyler yeraltında!
- İnsan içinde bulunduğu ortama göre insandır. Koşullar bu!... Ne yapalım... Seviyorum seni...
- Bütün duygularına kafa tutuyor bu kız. Belki de duygusu yok.
- Karşılıklı doyamamak, kanamamak bir türlü. Hem de tam bir doygunluğa erişmek olanağı da varken!
- Artık tanımaya başlamıştı bu adamı. Yine saplantılara kaptırıyor kendini. Kocaman bir çocuk bu.
- Kenan toparlamaya çalıştı; öylesine dağınıktı ki kafasının içi, dışı; her yanını kaplayan acıydı tek var olan. Bütün düşüncelerin üstüne çıkabiliyordu demek acı. Çok güçlü bir çaba gerektiriyor acıyı aşmak için.
- Girmesinler, girmesinler; üşüyüveririm sonra. Kımıldamasın durgun su. Balıklar da dolaşmasın. Yok balık filan. Kırmızı balık, yosun, bitkiler filan yok. Köpekbalıkları da yok; ne istiridye, ne canavar balıklar... Su durgun... Durgun, karanlık. Kımıldamasın. Ne güzel; boğulup gitmişim. Sessizce... Ayaklarım da yüzüp duruyor derinlerde. Bu başım ne güzel kurtulmuş, suların altında, boğuk, batık.
- Kötü, iyi karışık. Sensiz ayıramıyorum.
- Yoksa oynuyor mu yine bu kadın? Amma kuşkulusun. Ne kuşkusu? Her an oynuyor o. İyi kadını, seven kadını oynuyor budala. Sevgiyi de, iyiliği de göremeyecek kadar göz gözleriyle. Çok kötü bir oyuncu hem de. Budala. Allah kahretsin.
- O ki girdin bir savaşa, kan dökeceksin. Kural bu. Bugün bitmeli belki de her şey.
- Sorsam mı? Ne soracağım? Her soru bir ilişki!
- Kimseyi sevemeyecek kadar bencil olduğunu biliyorum, dedi. Hangi zavallıysa onun bunu anlayacağı güne kadar beklemesini de bilirim...
- Yenemediğim sürece yenik olacağım hep. Nasıl yenerim? Yenildiğini bilmeyen kişiyi yenemezsin.
- Acı çektiğinin bile bilincinde değil kimileri! Acı çektiğini belli etmeden yaşamasını bilmek gerek?
- Dergisi, radyosu, sineması... Şeytana dayanmak zor bu çağda! Tanrı gençlerin yardımcısı olsun! Poligam yaratıklarız aslında. Monogamlık zorlama. İnanç işi... Kimileri aldırmıyor. Kimileri de çok önemsiyor aldatılmayı.
- Neyse ki bizden geçti artık. Dünyada bir dahaki gelişimizde düşünürüz! O zaman da at mı, it mi, kertenkele mi, ne olacağız kim bilir?... Belki de cansız taş! En iyisi doğaya karışmak, bir kaya olmak açık deniz kıyısında!
- Seviyorum bu adamı... Gerçekten seviyor muyum? Sorulacak şey mi? Niye başkası değil de bu? Ne bileyim. Rastlantı belki de. Belkisi filan yok, düpedüz rastlantı.
- İçten, yürekten her şeyiyle bu adam. Seviyorum bu adamı. Bu çocuğu!
- Omuzlarından çekip döndürmek, gözyaşlarıyla yıkanmış yüzünü öpmek gerek.
- Belki de hiç sevmeyeceksin beni artık. Anlamadın ki beni. Benimki deli sevgisi sana karşı. Erişemiyorum... Hep yitiriyorum seni... Kirliyim de şimdi, iğrencim... Kendime güvenim de kalmadı... Kuşkular içinde...
- Kuşkulanıyormuş. Kuşkulansın. Acı çeksin. Beni başkasının kollarında düşünüp delirsin isterse! Ne aşşağılık karısın sen! Aşşağılığım, ne yapalım?
- Bunca acı birikir de bir yere varılmadan olur mu?
- Seni bulduğum için varım ben, dedi.
Bir şey bulup demek, demin yarattığı olumsuz durumu anlatmak için gerekliymiş gibi alayı sürdürmeye çalıştı Günsel.
- Cogito Ergosum!...
- Ne sandın? dedi kenan. Cogitomsun benim.
Günsel içten bir kahkaha attı birden. Kenan şaşkın baktı. Öyle tatlı gülmüştü ki o da güldü.
- Ne oldu, dedi.
Günsel gülücükle dolu ışıl ışıl gözleriyle;
- Hiç, dedi. Cogitom, deyince kovboy filmlerinde Meksikalı sürtükler vardır, onlara benzedi. İspanyolca kanları.
Sonra o filmlerdeki söylenişlere benzeterek seslendi:
- Heeey, kogiyytooo!...
Kenan da gülüyordu. Yine sımsıcak sarıldı Kenan'ın koluna.
- İyice tanımıştı artık Günsel de ara sıra bunalımlara düşen bu koca adamı. Özü iyi, kafası, yüreği iyi, içinde bulunduğu ortam kötü. O ortama da bir süre katlanılacak. O bunlara katlandığı süre de, düşeceği bunalımları göze almak, geçiştirmeye çalışmak Günsel'e düşen sevgi borcu. Peki o sürenin uzunluğu?.. Hiç bırakmazsa bu adamın yakasını o karı?
- Biz mutluyuz ya! Mutluluk da yorar insanı. Pırıl pırıl bir ırmakta yüzüyorsun, mutluluk dediğin bu. Bir kıyıda, bir dönemeçte arada bir ortaya çıkıveren pis bulanık akıntılardan uzaklaşacaksın, güçlü kulaçlar atman gerek. Sık sık oldu mu da yoruluyor insan. Timsahlar, suaygırları, ağulu yılanlar da var ırmakta. Ne çok düşmanı var mutluluğun...
- Nasıl iyi şu kız; olduğu gibi pırıl pırıl... Kadınlığı ile ayrı, insanlığıyla ayrı. Ah bir kurtulsak şu belalardan da evimiz olsa; korkusuz, birlikte yaşamanın mutluluğu başlasa. O zaman da başka korkular çıkacak. Biter mi korkular bu toplumda?..
- Off nereden çıktı bu piç kurusu? Gülümsedi. Bayılırdı "piç kurusu" sözüne. Piç kurusu... Piç kurusu... Piç kurusu... Başladı işte anlamını, tatlılığını yitirmeye. Küçükken en çok oynadığı oyundu. Bir sözcüğü sürekli yineledi mi tanımaz olurdu. Saçma, anlamsız bir ses dizisine dönüşürdü sözcük. Bıraktı yinelemeyi.
- Çok düşündüm. Taa içimden kırgınım sana. Söyleyip söylememek arası duraladı bir, sonra daha sönük bir sesle ekledi. "Taa içimden de seviyorum seni. Bırakamam. Senin de beni bırakabileceğine inanmadım hiçbir gün. Kötü düştü olanlar.
- Şofbeni yaktı, girdi suyun altına, dakikalarca akıtıp kaldı öylece. Ara sıra denediği unutma, kurtulma, arınma çabasıydı. Boşuna! Hiçbir su arıtmaz beni.
- Öylesine bir bezginliğe düşmüştü ki... Çekip gitmek uzaklara, ne bileyim, Edirne'ye Van'a gitmek. Bok var sanki oralarda. Kendini götürdükten sonra nereye kaçacaksın?
- Akıllı iş değil bu benim sevgim. Kötüye işliyor kafam, sağlıksız işliyor. Yanlış sevgi bu. Bundan doğru neyin var budala?
- Bir şey arıyor, bir şey bekliyor, bir şey soruyordu herkes. Arananı, bekleneni, sorulanı bilen hiç kimse de yoktu sanki!..
- Bitti, diyordum. Demek yeniden başlıyor her şey. "Her şey değişip akmada, bu hal beni hayran bırakmada..." Ne güzel demiş Nazım.
- Şimdi ne yapmalı?.. Okumalı en iyisi. Okuyacağım da ne olacak?.. O ne demek?.. Cehennemin dibi demek. Yorgunum işte. Bezginlik bu; bezginim, ne yapalım?.. Düzenin bozuldu değil mi?.. Düzenim mi? Yok ki bir düzenim. Karışık her şey karmakarışık. Neye varır, nasıl düzelir?.. Ne oluruz sonunda belli mi?..
- Öyle bulanıktı ki içi, ne yapacağını bilmeden sırtüstü yattı kanepeye, gözlerini kapadı. Yum gözlerini, kapat içindeki ışıkları da, görülmeye değer bir şey yok; dışarda da, içerde de yok.
- Ya hiç gelmezse? Hiç mi gelmezse? Neden peki? Neden? Neden? Neden? Ağzına sıçtığımın. Sallanıyor duvar işte... Niye uyuyamıyorum ben? Karar gecem bu gece. Bitti.
- Beni böyle yıkıntı içinde yalnız bırakan biri, kesin yok demektir benim için. Kesin...
- Bugün de mi yirmi dört saat? Neler oldu oysa. Tek bir günün sırası gelsin diye yaşam boyu bekliyoruz.
- Çıraydım, tutuşturdun beni, ağulu bir solukta üfleyip söndürdün şimdi de; kara kara tütüyorum.
- Bu sıcak, beriki soğuk... Öteki sert, beriki yumuşak... Ömrünce sınırda kalacaksın.
- Ben böyleyim... Bitti... Artık savunma bile boşuna. Değil mi ki değişmez... O vakit bırakırsın yaşamayı kendi yoluna, yürür gider. Sonra yine kımıldamaya başlar birikenler.
- Bunlar para mı ulan?... Ben bunun beş katını at yarışlarına verdim geçende. Tut ki sana oynadım bu kez de, hangi yarışı kazanırsın sen, kanı bozuk beygir...
- Nedir bu yaşamak dediğimiz be! Avara kasnak, dön dur, yirmi dört saatler bitti mi sen bitersin. Herkesin derdi aman bitmesin! Bir bok oluyor sanki de, aman bitmesin!... Bugün de bitti işte...
- Kendisiyleydi bütün uğraşı. Çevreyi mi görüyordu, içindekileri mi? Öyle tatlıydı ki karıştırmak, boşuna yorgunluktu ayırma çabası, mutsuzluktu.
- Nerden nasıl geleceğini bilmeden gelecek dehşetli güzel günlere inanıyordu.
- Kibritle oynayan çocuk bu kız; yangın çıkarır! Kibriti nerden geçirmiş eline?...
- Bütün güzel şeyler yasak, dedi. Bu pis dünya...
- Umursamıyor demek. Niye umursasın, budala?... Nesisin sen?...
- Türkiye'de çok kedi var, ne kimse öldürüyor, ne kimse yemek veriyor!
- Kimi insanlar için birikim diye bir şey yok sanki... Her biriken şey bu kişileri biraz daha çürütüyor. Umduğumuzdan uzak yönlere düşmesini sağlıyor.
- Hayır, demişti. Evlenmeden yok böyle şeyler. Nikahta imzayı koruz, alırsın hakkın olanı! Burası Türkiye!...
- Kolay değildi bir kızın evli, çocuklu bir adamla ilişki kurması. Ne suçu var bu adamın?... Herkes yanılabilir...
- Bütün güzel şeyler burjuvaların mı?
- Daha bir süre öyle!
- Peki, sen kiminsin?
Günsel durdu bir an, başka şeyler söyleyecekti, yapamadı...
- Senin, yalnız senin...
- Düşündükçe utanır gibi oluyordu. Yarım kalmış ilişkilerin, sürekli duyumsuzluğun yarattığı sinirlilik de doğaldı. Tam bir çıkmazdayım aslında. Söylemekten değil, düşünmekten bile kaçıyorum. Ama gerçek bu. Peki neye varacak bu iş? Ne bileyim ben. Uff... Yine takılmaya başladım bozuk plak gibi...
- Çocuk gibi adam. Ah, canım benim...
- Çıkmasınlar karşımıza artık, hangi savaş kazanılmaz ki bu güçle! Hiç bitmeyecek mutluluğumuza!
- En değerli yerini istiyorlar eşek herif, dedi... Kafanı istiyorlar. Nereden bileceksin bunu sen?... Kafan yok ki...
- Bu denklem bu bilinenlerle çözülmez, dedi. Bekleyeceğiz...
- En büyük dert bizim başımızda değil ya!... Yapılacak o kadar çok iş var ki... Direncimize bağlı bu da... Dayatan kazanacak... Kötü mü, bir sınavdan geçiyoruz işte! Başarıyla atlattık mı daha güvenli oluruz. Neyleydim! Ortaya çıkmaktan kaçacağız bir süre... Yeraltı çalışacağız. Acılıkla gülümsedi:
- Türkiye bu! Bütün güzel şeyler yeraltında!
- İnsan içinde bulunduğu ortama göre insandır. Koşullar bu!... Ne yapalım... Seviyorum seni...
- Bütün duygularına kafa tutuyor bu kız. Belki de duygusu yok.
- Karşılıklı doyamamak, kanamamak bir türlü. Hem de tam bir doygunluğa erişmek olanağı da varken!
- Artık tanımaya başlamıştı bu adamı. Yine saplantılara kaptırıyor kendini. Kocaman bir çocuk bu.
- Kenan toparlamaya çalıştı; öylesine dağınıktı ki kafasının içi, dışı; her yanını kaplayan acıydı tek var olan. Bütün düşüncelerin üstüne çıkabiliyordu demek acı. Çok güçlü bir çaba gerektiriyor acıyı aşmak için.
- Girmesinler, girmesinler; üşüyüveririm sonra. Kımıldamasın durgun su. Balıklar da dolaşmasın. Yok balık filan. Kırmızı balık, yosun, bitkiler filan yok. Köpekbalıkları da yok; ne istiridye, ne canavar balıklar... Su durgun... Durgun, karanlık. Kımıldamasın. Ne güzel; boğulup gitmişim. Sessizce... Ayaklarım da yüzüp duruyor derinlerde. Bu başım ne güzel kurtulmuş, suların altında, boğuk, batık.
- Kötü, iyi karışık. Sensiz ayıramıyorum.
- Yoksa oynuyor mu yine bu kadın? Amma kuşkulusun. Ne kuşkusu? Her an oynuyor o. İyi kadını, seven kadını oynuyor budala. Sevgiyi de, iyiliği de göremeyecek kadar göz gözleriyle. Çok kötü bir oyuncu hem de. Budala. Allah kahretsin.
- O ki girdin bir savaşa, kan dökeceksin. Kural bu. Bugün bitmeli belki de her şey.
- Sorsam mı? Ne soracağım? Her soru bir ilişki!
- Kimseyi sevemeyecek kadar bencil olduğunu biliyorum, dedi. Hangi zavallıysa onun bunu anlayacağı güne kadar beklemesini de bilirim...
- Yenemediğim sürece yenik olacağım hep. Nasıl yenerim? Yenildiğini bilmeyen kişiyi yenemezsin.
- Acı çektiğinin bile bilincinde değil kimileri! Acı çektiğini belli etmeden yaşamasını bilmek gerek?
- Dergisi, radyosu, sineması... Şeytana dayanmak zor bu çağda! Tanrı gençlerin yardımcısı olsun! Poligam yaratıklarız aslında. Monogamlık zorlama. İnanç işi... Kimileri aldırmıyor. Kimileri de çok önemsiyor aldatılmayı.
- Neyse ki bizden geçti artık. Dünyada bir dahaki gelişimizde düşünürüz! O zaman da at mı, it mi, kertenkele mi, ne olacağız kim bilir?... Belki de cansız taş! En iyisi doğaya karışmak, bir kaya olmak açık deniz kıyısında!
- Seviyorum bu adamı... Gerçekten seviyor muyum? Sorulacak şey mi? Niye başkası değil de bu? Ne bileyim. Rastlantı belki de. Belkisi filan yok, düpedüz rastlantı.
- İçten, yürekten her şeyiyle bu adam. Seviyorum bu adamı. Bu çocuğu!
- Omuzlarından çekip döndürmek, gözyaşlarıyla yıkanmış yüzünü öpmek gerek.
- Belki de hiç sevmeyeceksin beni artık. Anlamadın ki beni. Benimki deli sevgisi sana karşı. Erişemiyorum... Hep yitiriyorum seni... Kirliyim de şimdi, iğrencim... Kendime güvenim de kalmadı... Kuşkular içinde...
- Kuşkulanıyormuş. Kuşkulansın. Acı çeksin. Beni başkasının kollarında düşünüp delirsin isterse! Ne aşşağılık karısın sen! Aşşağılığım, ne yapalım?
- Bunca acı birikir de bir yere varılmadan olur mu?
- Seni bulduğum için varım ben, dedi.
Bir şey bulup demek, demin yarattığı olumsuz durumu anlatmak için gerekliymiş gibi alayı sürdürmeye çalıştı Günsel.
- Cogito Ergosum!...
- Ne sandın? dedi kenan. Cogitomsun benim.
Günsel içten bir kahkaha attı birden. Kenan şaşkın baktı. Öyle tatlı gülmüştü ki o da güldü.
- Ne oldu, dedi.
Günsel gülücükle dolu ışıl ışıl gözleriyle;
- Hiç, dedi. Cogitom, deyince kovboy filmlerinde Meksikalı sürtükler vardır, onlara benzedi. İspanyolca kanları.
Sonra o filmlerdeki söylenişlere benzeterek seslendi:
- Heeey, kogiyytooo!...
Kenan da gülüyordu. Yine sımsıcak sarıldı Kenan'ın koluna.
- İyice tanımıştı artık Günsel de ara sıra bunalımlara düşen bu koca adamı. Özü iyi, kafası, yüreği iyi, içinde bulunduğu ortam kötü. O ortama da bir süre katlanılacak. O bunlara katlandığı süre de, düşeceği bunalımları göze almak, geçiştirmeye çalışmak Günsel'e düşen sevgi borcu. Peki o sürenin uzunluğu?.. Hiç bırakmazsa bu adamın yakasını o karı?
- Biz mutluyuz ya! Mutluluk da yorar insanı. Pırıl pırıl bir ırmakta yüzüyorsun, mutluluk dediğin bu. Bir kıyıda, bir dönemeçte arada bir ortaya çıkıveren pis bulanık akıntılardan uzaklaşacaksın, güçlü kulaçlar atman gerek. Sık sık oldu mu da yoruluyor insan. Timsahlar, suaygırları, ağulu yılanlar da var ırmakta. Ne çok düşmanı var mutluluğun...
- Nasıl iyi şu kız; olduğu gibi pırıl pırıl... Kadınlığı ile ayrı, insanlığıyla ayrı. Ah bir kurtulsak şu belalardan da evimiz olsa; korkusuz, birlikte yaşamanın mutluluğu başlasa. O zaman da başka korkular çıkacak. Biter mi korkular bu toplumda?..
- Off nereden çıktı bu piç kurusu? Gülümsedi. Bayılırdı "piç kurusu" sözüne. Piç kurusu... Piç kurusu... Piç kurusu... Başladı işte anlamını, tatlılığını yitirmeye. Küçükken en çok oynadığı oyundu. Bir sözcüğü sürekli yineledi mi tanımaz olurdu. Saçma, anlamsız bir ses dizisine dönüşürdü sözcük. Bıraktı yinelemeyi.
- Çok düşündüm. Taa içimden kırgınım sana. Söyleyip söylememek arası duraladı bir, sonra daha sönük bir sesle ekledi. "Taa içimden de seviyorum seni. Bırakamam. Senin de beni bırakabileceğine inanmadım hiçbir gün. Kötü düştü olanlar.
- Şofbeni yaktı, girdi suyun altına, dakikalarca akıtıp kaldı öylece. Ara sıra denediği unutma, kurtulma, arınma çabasıydı. Boşuna! Hiçbir su arıtmaz beni.
- Öylesine bir bezginliğe düşmüştü ki... Çekip gitmek uzaklara, ne bileyim, Edirne'ye Van'a gitmek. Bok var sanki oralarda. Kendini götürdükten sonra nereye kaçacaksın?
- Akıllı iş değil bu benim sevgim. Kötüye işliyor kafam, sağlıksız işliyor. Yanlış sevgi bu. Bundan doğru neyin var budala?
- Bir şey arıyor, bir şey bekliyor, bir şey soruyordu herkes. Arananı, bekleneni, sorulanı bilen hiç kimse de yoktu sanki!..
- Bitti, diyordum. Demek yeniden başlıyor her şey. "Her şey değişip akmada, bu hal beni hayran bırakmada..." Ne güzel demiş Nazım.
- Şimdi ne yapmalı?.. Okumalı en iyisi. Okuyacağım da ne olacak?.. O ne demek?.. Cehennemin dibi demek. Yorgunum işte. Bezginlik bu; bezginim, ne yapalım?.. Düzenin bozuldu değil mi?.. Düzenim mi? Yok ki bir düzenim. Karışık her şey karmakarışık. Neye varır, nasıl düzelir?.. Ne oluruz sonunda belli mi?..
- Öyle bulanıktı ki içi, ne yapacağını bilmeden sırtüstü yattı kanepeye, gözlerini kapadı. Yum gözlerini, kapat içindeki ışıkları da, görülmeye değer bir şey yok; dışarda da, içerde de yok.
- Ya hiç gelmezse? Hiç mi gelmezse? Neden peki? Neden? Neden? Neden? Ağzına sıçtığımın. Sallanıyor duvar işte... Niye uyuyamıyorum ben? Karar gecem bu gece. Bitti.
- Beni böyle yıkıntı içinde yalnız bırakan biri, kesin yok demektir benim için. Kesin...
- Bugün de mi yirmi dört saat? Neler oldu oysa. Tek bir günün sırası gelsin diye yaşam boyu bekliyoruz.
- Çıraydım, tutuşturdun beni, ağulu bir solukta üfleyip söndürdün şimdi de; kara kara tütüyorum.
12 Temmuz 2014 Cumartesi
Film - Offret * Andrei Tarkovsky
- Maalesef bir ilişkim yok.
- Ama yüzün öyle karanlık ki!
- Karanlık demekle ne demek istiyorsun?
- Böyle acı çekmen hiç doğru değil. Hiçbir şeyi o kadar çok isteme. Hiçbir şeyi beklemeyeceksin. Bu çok önemli. Kişi hiçbir şeyi beklememeli.
- "Bir şey beklememeli" mi dedin? Bir şey beklediğimi kim söyledi?
- Hepimiz bekleriz. Bir şey bekleriz! Mesela ben. Ben hayatım boyunca sanki tren istasyonunda bekler gibiydim. Bütün bu zaman boyunca sanki yaşadığım hayat gerçek değil de bir tür bekleyişti. Peki sana da öyle gelmez mi?
- Bunu demek istiyorsan evet. Ama ben senin bu tür sorunlarla ilgilendiğini hiç düşünmemiştim.
- İlgileniyorum. Kesinlikle ilgileniyorum. Maalesef! Bazen kafamdan en olmadık düşünceler geçiyor. Evet demek istediğim mesela şu cüce. Şu lanet cüce! Nietzsche'nin söz ettiği cüce. Zerdüşt'ü bayıltan cüce.
- Hayat standardına gelince bir zamanlar bilge bir kişi "gerekli olmayan şey günahtır." demişti. Ve eğer bu doğruysa uygarlığımız baştan aşağıya günah üzerine kurulmuş demektir.
- İyi de neden konuşup duruyorum? Konuşmayı bırakıp bir şey yapmayı göze alacak hiç olmazsa bir kişi çıksaydı. Ya da deneyecek biri.
Oh, sevgili Tanrım!
Neden her şeyin tam tersini yapıyoruz?
Her zaman!
Bir erkeği sevmiştim başkasıyla evlendim.
Sanırım şimdi anlıyorum.
Hiç kimseye bağımlı olmak istemiyoruz.
İki insan birbirini sevince eşit sevmiyorlar.
Biri daha güçlü diğeri zayıf oluyor.
Ve zayıf olanı düşünmeden seviyor.
Hesapsızca.
Bir rüyadan uyanmış gibiyim.
Sanki başka bir hayatı artık geride bıraktım.
Nedendir bilmem her zaman direndim.
Bir şeylerle savaştım.
Kendimi savundum.
Sanki içimde başka bir ben vardı.
Bana "kendini bırakma" diyordu.
Kendini hiçbir şeye teslim etme.
Yoksa ölürsün.
Yüce Tanrım ne kadar da aptalız.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)

