25 Temmuz 2014 Cuma

Suda Yan Ateşte Boğul * Charles Bukowski






     - ...düşünüyorum da bir kadın açmamışsa bacaklarını
     35 yıl
     iş işten geçmiştir
     aşk için de
     şiir için de.

 

                                           


     - ... sen de bir gün boşuna ölmelisin
     benim
     boşuna yaşadığım gibi. (sineklikteki manzara şiiri)

                                           


     
     Makineli tüfekler kuleler ve mesai kartı saatleri
     Mankafalar tarafından dolandırılmış hissediyorum kendimi
     sanki gerçeklik şanslı ve avantajlı başlayan
     ufak adamların malıymış gibi,
     ve soğukta oturup
     bir çit kenarındaki mor çiçekleri
     merak ediyorum
     diğerleri
     altın ve Cadillac'larına
     ve hanım arkadaşlarına yenilerini katarken,
     ben palmiye yapraklarını
     mezar taşlarını
     ve koza misali bir uyku çekmenin
     değerini merak ediyorum;
     bir kertenkele olmak
     yeterince kötü olurdu
     güneşte kızarıyor olmak
     yeterince kötü olurdu
     ancak İnsan-boyutuna ve İnsan-yaşamına
     uygun yaratılmak kadar
     kötü olmazdı
     ve oyunu oynamayı istememek
     kadar, makineli tüfekleri ve kuleleri
     ve mesai kartı saatlerini istememek,
     arabayı yıkatmayı istememek
     diş çektirmeyi
     bileğe takılacak bir saati,
     kol manşetlerini
     bir cep radyosunu
     cımbızı ve pamukluyu
     iyot şişesi dolu bir dolabı,
     kokteyl partilerini
     bir önbahçeyi
     birlikte söylenen şarkıları
     yeni ayakkabıları, yılbaşı hediyelerini istememek kadar,
     hayat sigortasını ve Newsweek dergisini
     162 adet beyzbol maçını
     Bermuda'da bir tatili istememek kadar.
     İstemeye istemeye,
     bence mor çiçekler benden
     daha iyi durumda
     kertenkele daha iyi durumda
     koyu yeşil hortum
     her dem canlı otlar
     ağaçlar kuşlar,
     kaymak-güneşin altında hayal kuran
     kediler
     daha iyi durumda benden,
     şimdi bu eski ceketi giyip
     sigaralarımı
     anahtarlarımı
     ve dönüş haritasını el yordamıyla bulup,
     çıkıyorum dışarıya
     kaldırımda yürüyorum
     idamına giden bir adam gibi
     kendinden emin,
     üstüne gidiyorum
     korumalar olmadan yanımda
     sürüyorum arabamı
     saatte 70 mille üstüne,
     manevra yapıp
     küfrederek
     küller saçarak
     yanan, ölümcül her şeyin
     ölümcül küllerini saçarak,
     tırtıl bu kadar dehşeti
     bilmez
     karınca orduları
     daha cesurdur
     yılanın öpücüğü bu kadar aç gözlü
     değildir,
     ben sadece gökyüzünün beni
     daha fazla daha fazla yakmasını istiyorum
     yakıp tüketsin ki güneş
     sabah altıda doğup
     gece yarısını geçerken batsın
     daima açık, sarhoş bir kapı misali,
     üstüne sürüyorum arabamı
     istemiyorum onu
     yetişiyorum ona yetişiyorum
     bu arada kedi
     geriniyor
     esniyor
     ve başka bir rüyaya dalıyor.


                                   


     Evime gelme ama eğer gelirsen...
     evet tabii, dışarda değilsem evdeyimdir
     ışık yanmıyorsa
     ya da sesler duyarsan
     kapımı çalma;
     Proust okuyor olabilirim
     biri kapımın altından Proust bırakmışsa
     ya da güvercin için kemiklerinden birini,
     borç para veremem,
     telefonumu
     veya arabamdan geriye kalanı kullanamazsın
     ama dünkü gazeteyi
     eski bir gömleğimi ya da sosisli bir sandviçimi
     alabilirsin
     ya da gece çığlık atma huyun yoksa
     kanepede uyuyabilirsin
     ve kendini anlatabilirsin
     gayet normal bu;
     hepimiz sıkıntı çekiyoruz
     ancak ben
     Harvard'da okutacağım bir aileye bakmaya
     ya da av arazisi almaya çalışmıyorum,
     gözüm yükseklerde değil
     birazcık daha
     hayatta kalmaya uğraşıyorum,
     onun için bazen kapımı çalarsan da
     açmazsam
     ve içeride bir kadın yoksa
     belki çenemi kırmış
     bağlayacak tel arıyorumdur
     ya da duvar kağıdımdaki kelebekleri
     kovalıyorumdur,
     yani kapıyı açmazsam
     açmam, ve nedeni
     henüz seni öldürmeye,
     sevmeye, ya da kabullenmeye hazır olmamamdır,
     demek ki konuşmak istemiyorum
     meşgulüm, çıldırmışım, keyifliyim
     veya belki bir ip hazırlıyorum;
     onun için ışık açıksa bile
     ve eğer nefes alıp verildiğini, dua veya şarkı söylendiğini
     radyonun ya da atılan zarların
     veya daktilonun sesini duyarsan-
     uzaklaş, sebep gün değil
     gece değil, saat değil;
     kabalıktan gelen cehalet değil,
     hiçbir şeyi incitmek istemem, böcekleri bile
     ama bazen ayırt etmesi zor
     birtakım duyumlar sezinliyorum,
     ve mavi gözlerin, maviyseler eğer
     ve varsa eğer saçların,
     ve kafan - içeri giremezler
     ta ki ip kesilene ya da düğümlenene dek
     ya da ben yeni aynalarda
     traş olana dek, ta ki dünya
     durana ya da ebediyen
     açılana dek.



                                      


     Mektuplar

     yere oturmuş
     kanon bir kutuyu karıştırıyor
     ve ona şimdiye dek yazdığım aşk mektuplarını okuyor bana
     bu arada 4 yaşındaki kızı yerde
     pembe bir battaniyeye sarılmış
     uyudu uyuyacak
     bir kez ayrıldıktan sonra yine bir araya geldik bir
     Pazar gecesi evinde oturuyorum
     dışarda arabalar bir aşağı bir yukarı tırmanıyor yokuşu bu gece bilikte yattığımızda cırcır böceklerini dinleyeceğiz
     nerede benim kadar iyi yaşayamayan salaklar?
     bu kadının duvarlarını seviyorum
     bu kadının çocuklarını
     bu kadının köpeğini seviyorum
     cırcır böceklerini dinleyeceğiz kolum kalçasından
     dolanmış parmaklarım göbeğinin üzerinde
     böyle bir gece yaşamı yenmeye yeter, fazlası da ölümü halleder
     aşk mektuplarımı seviyorum, gerçeği anlatıyorlar
     ah, ne göt var bu kadında be! ah, ne güzel ruh var bu kadında!


                               

     

21 Temmuz 2014 Pazartesi

Ben Senin Bildiğin Kızlardanım * Hakan Urgancı

     - Yatağındaki saçları topladın. Onunla yaptığı son maçları topladın. Sarkıttın onları kulenden, tek bir prenses girsin diye hayalindeki resme!


     - İnsan kaç bedenden sonra kendisine alışıyor? Kaç yenilgiden sonra direndiği hayatın akışına karışıyor?


     - Erkeklere onları çok arzuluyormuş gibi görünmeyi becerse de, adli tıp uzmanı taze ölüye karşı ne hissederse sadece o kadar heyecan duyuyordu erkeklere karşı.


     
- Kedileri insanların yerine koydu. Onlar güçlüydü, kimseye ihtiyaçları yoktu. Yalaka değildiler ve en önemlisi, arkadan konuşmuyorlardı.


     - "Birçok erkek, kadınların memeleri büyüdükçe zekalarının kıtlaştığını düşünür. Bense bunun tersini düşünüyorum. Kadınların memeleri büyüdükçe erkeklerin zekası kıtlaşıyor." Anita WISE


     - "
 Eğer bir kadın size kalbini verirse, (vücudunun) geri kalanından asla kurtulamazsınız." John VANBURG


     - Nihayetinde aşk, sonlu, bitimli bir heyecan dalgasıdır. Tüm dalgalar gibi gelir, sahile/size vurur, çalkalar, değiştirir, sizden koparabildiğini koparır (ki bu şarttır) ve geldiği yere döner. Sizden koptuğunu sandığınız şey, aslında asla sizin olmamış olan şeydir. Sizden alınanlar, heykeltraşın kayadan aldıklarıdır. Dünyaya bırakacağınız en büyük eser, aşk çekildikten sonra kalanların toplamıdır.


     - Henüz bir prensle karşılaşmadıysanız, bu sadece yeteri kadar kurbağa öpmediğiniz içindir. Yok, yaşam kurbağalar arasında geçip de son buluyorsa, gölün yüzeyindeki aksinize bir bakın ve itiraf edin: karşınızdaki görüntü bir prensese mi ait, yoksa bir kurbağaya mı?


     
- Murathan Mungan'ın da dediği gibi; "Doğada tüm canlılar dişine göre av seçer. Bir tek insan neslinin kadın cinsidir ki avına göre diş geliştirmeye çalışır. Doğa buna izin vermediği için dünya, yanlış avı ısırmaya çalışmış, hayal kırıklığına uğramış, dişleri eksik, yaralı kadınlarla doludur."


     - "Evlilik dediğin, kadına dırdır etme yetkisi, erkeğe de somurtma imtiyazı veren kutsal bağdır." Murat MENTEŞ


     
- Mevlana, kadın ve erkek ilişkileri arasındaki ilişkiyi şöyle açıklamıştır: "Erkek suya benzer, kadın ateşe! Gerçi ilk bakışta su, ateşten güçlüdür. Onu bir çırpıda boğar. Ancak eğer ateş araya bir aracı (kap) yerleştirebilirse o suyu fokur fokur kaynatıverir. İşte aynen bu örnekteki gibi sen de (erkeğe söylüyor) kadından güçlüsün. Ancak yine de ona mağlup olmaya mahkumsun. Zira onu istemektesin." (Cinsel istek aradaki ilk kap oluyor.)


     - Aşırı sorgulamak, kazmaktır. Hem de derin kazmaktır. Derin kazılan yerlerden - eğer şanslıysanız- cevher de çıkabilir, petrol de... ama umumiyetle ya kemik çıkar, ya pislik! Bu oranlarda bir riske hazırsanız, kazın durun!
   
      Şöyle hafifçe kazmak, tohum ekmek için, fide dikmek içindir. İlişki dediğin şey de nedir ki? Birlikte büyüteceğin bir tohum, bir fide değil midir? Birazcık sorgulayıp tatmin olur olmaz bırakırsan, sağlam bir ağacın temelini atarsın.

     Eğer çok kazarsan, amacın ölüyü defnetmektir. Bu ilişkiyi yaşatıp büyütelim mi, yoksa toprağa mı verelim? Çoğu kadının kendine asıl sorması gereken beş yüz milyonluk(!) final sorusu budur.

Bir Gün Tek Başına * Vedat Türkali


                               Ölümün zaferi - Pieter Bruegel. Bruegel! Nasıl alaylı bakar böyle acılı dünyaya? Şu iskeletlere bak!... -Merhaba canım...


     - Bu sıcak, beriki soğuk... Öteki sert, beriki yumuşak... Ömrünce sınırda kalacaksın.


     - Ben böyleyim... Bitti... Artık savunma bile boşuna. Değil mi ki değişmez... O vakit bırakırsın yaşamayı kendi yoluna, yürür gider. Sonra yine kımıldamaya başlar birikenler.


     
- Bunlar para mı ulan?... Ben bunun beş katını at yarışlarına verdim geçende. Tut ki sana oynadım bu kez de, hangi yarışı kazanırsın sen, kanı bozuk beygir...


     - Nedir bu yaşamak dediğimiz be! Avara kasnak, dön dur, yirmi dört saatler bitti mi sen bitersin. Herkesin derdi aman bitmesin! Bir bok oluyor sanki de, aman bitmesin!... Bugün de bitti işte...


     - Kendisiyleydi bütün uğraşı. Çevreyi mi görüyordu, içindekileri mi? Öyle tatlıydı ki karıştırmak, boşuna yorgunluktu ayırma çabası, mutsuzluktu.


     - Nerden nasıl geleceğini bilmeden gelecek dehşetli güzel günlere inanıyordu.


     - Kibritle oynayan çocuk bu kız; yangın çıkarır! Kibriti nerden geçirmiş eline?...


     - Bütün güzel şeyler yasak, dedi. Bu pis dünya...


     - Umursamıyor demek. Niye umursasın, budala?... Nesisin sen?...


     - Türkiye'de çok kedi var, ne kimse öldürüyor, ne kimse yemek veriyor!


     - Kimi insanlar için birikim diye bir şey yok sanki... Her biriken şey bu kişileri biraz daha çürütüyor. Umduğumuzdan uzak yönlere düşmesini sağlıyor.


     - Hayır, demişti. Evlenmeden yok böyle şeyler. Nikahta imzayı koruz, alırsın hakkın olanı! Burası Türkiye!...


     - Kolay değildi bir kızın evli, çocuklu bir adamla ilişki kurması. Ne suçu var bu adamın?... Herkes yanılabilir...


     - Bütün güzel şeyler burjuvaların mı?
     - Daha bir süre öyle!
     - Peki, sen kiminsin?
     
Günsel durdu bir an, başka şeyler söyleyecekti, yapamadı...
     - Senin, yalnız senin...


     
- Düşündükçe utanır gibi oluyordu. Yarım kalmış ilişkilerin, sürekli duyumsuzluğun yarattığı sinirlilik de doğaldı. Tam bir çıkmazdayım aslında. Söylemekten değil, düşünmekten bile kaçıyorum. Ama gerçek bu. Peki neye varacak bu iş? Ne bileyim ben. Uff... Yine takılmaya başladım bozuk plak gibi...


     - Çocuk gibi adam. Ah, canım benim...

     - Çıkmasınlar karşımıza artık, hangi savaş kazanılmaz ki bu güçle! Hiç bitmeyecek mutluluğumuza!

     - En değerli yerini istiyorlar eşek herif, dedi... Kafanı istiyorlar. Nereden bileceksin bunu sen?... Kafan yok ki...

     - Bu denklem bu bilinenlerle çözülmez, dedi. Bekleyeceğiz...


     - En büyük dert bizim başımızda değil ya!... Yapılacak o kadar çok iş var ki... Direncimize bağlı bu da... Dayatan kazanacak... Kötü mü, bir sınavdan geçiyoruz işte! Başarıyla atlattık mı daha güvenli oluruz. Neyleydim! Ortaya çıkmaktan kaçacağız bir süre... Yeraltı çalışacağız.     Acılıkla gülümsedi:
     - Türkiye bu! Bütün güzel şeyler yeraltında!


     
- İnsan içinde bulunduğu ortama göre insandır. Koşullar bu!... Ne yapalım... Seviyorum seni...


     - Bütün duygularına kafa tutuyor bu kız. Belki de duygusu yok.


     - Karşılıklı doyamamak, kanamamak bir türlü. Hem de tam bir doygunluğa erişmek olanağı da varken!


     
- Artık tanımaya başlamıştı bu adamı. Yine saplantılara kaptırıyor kendini. Kocaman bir çocuk bu.


     - Kenan toparlamaya çalıştı; öylesine dağınıktı ki kafasının içi, dışı; her yanını kaplayan acıydı tek var olan. Bütün düşüncelerin üstüne çıkabiliyordu demek acı. Çok güçlü bir çaba gerektiriyor acıyı aşmak için.


     
- Girmesinler, girmesinler; üşüyüveririm sonra. Kımıldamasın durgun su. Balıklar da dolaşmasın. Yok balık filan. Kırmızı balık, yosun, bitkiler filan yok. Köpekbalıkları da yok; ne istiridye, ne canavar balıklar... Su durgun... Durgun, karanlık. Kımıldamasın. Ne güzel; boğulup gitmişim. Sessizce... Ayaklarım da yüzüp duruyor derinlerde. Bu başım ne güzel kurtulmuş, suların altında, boğuk, batık.


     - Kötü, iyi karışık. Sensiz ayıramıyorum.


     - Yoksa oynuyor mu yine bu kadın? Amma kuşkulusun. Ne kuşkusu? Her an oynuyor o. İyi kadını, seven kadını oynuyor budala. Sevgiyi de, iyiliği de göremeyecek kadar göz gözleriyle. Çok kötü bir oyuncu hem de. Budala. Allah kahretsin.


     - O ki girdin bir savaşa, kan dökeceksin. Kural bu. Bugün bitmeli belki de her şey.


     - Sorsam mı? Ne soracağım? Her soru bir ilişki!


     - Kimseyi sevemeyecek kadar bencil olduğunu biliyorum, dedi. Hangi zavallıysa onun bunu anlayacağı güne kadar beklemesini de bilirim...


     - Yenemediğim sürece yenik olacağım hep. Nasıl yenerim? Yenildiğini bilmeyen kişiyi yenemezsin.


     
- Acı çektiğinin bile bilincinde değil kimileri! Acı çektiğini belli etmeden yaşamasını bilmek gerek?


     
- Dergisi, radyosu, sineması... Şeytana dayanmak zor bu çağda! Tanrı gençlerin yardımcısı olsun! Poligam yaratıklarız aslında. Monogamlık zorlama. İnanç işi... Kimileri aldırmıyor. Kimileri de çok önemsiyor aldatılmayı.


     - Neyse ki bizden geçti artık. Dünyada bir dahaki gelişimizde düşünürüz! O zaman da at mı, it mi, kertenkele mi, ne olacağız kim bilir?... Belki de cansız taş! En iyisi doğaya karışmak, bir kaya olmak açık deniz kıyısında!


     - Seviyorum bu adamı... Gerçekten seviyor muyum? Sorulacak şey mi? Niye başkası değil de bu? Ne bileyim. Rastlantı belki de. Belkisi filan yok, düpedüz rastlantı.


     - İçten, yürekten her şeyiyle bu adam. Seviyorum bu adamı. Bu çocuğu!

     - Omuzlarından çekip döndürmek, gözyaşlarıyla yıkanmış yüzünü öpmek gerek.


     
- Belki de hiç sevmeyeceksin beni artık. Anlamadın ki beni. Benimki deli sevgisi sana karşı. Erişemiyorum... Hep yitiriyorum seni... Kirliyim de şimdi, iğrencim... Kendime güvenim de kalmadı... Kuşkular içinde...


     - Kuşkulanıyormuş. Kuşkulansın. Acı çeksin. Beni başkasının kollarında düşünüp delirsin isterse! Ne aşşağılık karısın sen! Aşşağılığım, ne yapalım?

     - Bunca acı birikir de bir yere varılmadan olur mu?




     
- Seni bulduğum için varım ben, dedi.
   
     Bir şey bulup demek, demin yarattığı olumsuz durumu anlatmak için gerekliymiş gibi alayı sürdürmeye çalıştı Günsel.

     - Cogito Ergosum!...

     - Ne sandın? dedi kenan. Cogitomsun benim.

     Günsel içten bir kahkaha attı birden. Kenan şaşkın baktı. Öyle tatlı gülmüştü ki o da güldü.

     - Ne oldu, dedi.

     Günsel gülücükle dolu ışıl ışıl gözleriyle;

     - Hiç, dedi. Cogitom, deyince kovboy filmlerinde Meksikalı sürtükler vardır, onlara benzedi. İspanyolca kanları.

     Sonra o filmlerdeki söylenişlere benzeterek seslendi:

     - Heeey, kogiyytooo!...

     Kenan da gülüyordu. Yine sımsıcak sarıldı Kenan'ın koluna.




     - İyice tanımıştı artık Günsel de ara sıra bunalımlara düşen bu koca adamı. Özü iyi, kafası, yüreği iyi, içinde bulunduğu ortam kötü. O ortama da bir süre katlanılacak. O bunlara katlandığı süre de, düşeceği bunalımları göze almak, geçiştirmeye çalışmak Günsel'e düşen sevgi  borcu. Peki o sürenin uzunluğu?.. Hiç bırakmazsa bu adamın yakasını o karı?


     -
Biz mutluyuz ya! Mutluluk da yorar insanı. Pırıl pırıl bir ırmakta yüzüyorsun, mutluluk dediğin bu. Bir kıyıda, bir dönemeçte arada bir ortaya çıkıveren pis bulanık akıntılardan uzaklaşacaksın, güçlü kulaçlar atman gerek. Sık sık oldu mu da yoruluyor insan. Timsahlar, suaygırları, ağulu yılanlar da var ırmakta. Ne çok düşmanı var mutluluğun...


     - Nasıl iyi şu kız; olduğu gibi pırıl pırıl... Kadınlığı ile ayrı, insanlığıyla ayrı. Ah bir kurtulsak şu belalardan da evimiz olsa; korkusuz, birlikte yaşamanın mutluluğu başlasa. O zaman da başka korkular çıkacak. Biter mi korkular bu toplumda?..

     - Off nereden çıktı bu piç kurusu? Gülümsedi. Bayılırdı "piç kurusu" sözüne. Piç kurusu... Piç kurusu... Piç kurusu... Başladı işte anlamını, tatlılığını yitirmeye. Küçükken en çok oynadığı oyundu. Bir sözcüğü sürekli yineledi mi tanımaz olurdu. Saçma, anlamsız bir ses dizisine dönüşürdü sözcük. Bıraktı yinelemeyi.


     - Çok düşündüm. Taa içimden kırgınım sana. Söyleyip söylememek arası duraladı bir, sonra daha sönük bir sesle ekledi. "Taa içimden de seviyorum seni. Bırakamam. Senin de beni bırakabileceğine inanmadım hiçbir gün. Kötü düştü olanlar.

     - Şofbeni yaktı, girdi suyun altına, dakikalarca akıtıp kaldı öylece. Ara sıra denediği unutma, kurtulma, arınma çabasıydı. Boşuna! Hiçbir su arıtmaz beni.

     - Öylesine bir bezginliğe düşmüştü ki... Çekip gitmek uzaklara, ne bileyim, Edirne'ye Van'a gitmek. Bok var sanki oralarda. Kendini götürdükten sonra nereye kaçacaksın?


    - Akıllı iş değil bu benim sevgim. Kötüye işliyor kafam, sağlıksız işliyor. Yanlış sevgi bu. Bundan doğru neyin var budala?


     
- Bir şey arıyor, bir şey bekliyor, bir şey soruyordu herkes. Arananı, bekleneni, sorulanı bilen hiç kimse de yoktu sanki!..


     
- Bitti, diyordum. Demek yeniden başlıyor her şey. "Her şey değişip akmada, bu hal beni hayran bırakmada..." Ne güzel demiş Nazım.


     - Şimdi ne yapmalı?.. Okumalı en iyisi. Okuyacağım da ne olacak?.. O ne demek?.. Cehennemin dibi demek. Yorgunum işte. Bezginlik bu; bezginim, ne yapalım?.. Düzenin bozuldu değil mi?.. Düzenim mi? Yok ki bir düzenim. Karışık her şey karmakarışık. Neye varır, nasıl düzelir?.. Ne oluruz sonunda belli mi?..


     - Öyle bulanıktı ki içi, ne yapacağını bilmeden sırtüstü yattı kanepeye, gözlerini kapadı. Yum gözlerini, kapat içindeki ışıkları da, görülmeye değer bir şey yok; dışarda da, içerde de yok.


     
- Ya hiç gelmezse? Hiç mi gelmezse? Neden peki? Neden? Neden? Neden? Ağzına sıçtığımın. Sallanıyor duvar işte... Niye uyuyamıyorum ben? Karar gecem bu gece. Bitti.


     - Beni böyle yıkıntı içinde yalnız bırakan biri, kesin yok demektir benim için. Kesin...


     
- Bugün de mi yirmi dört saat? Neler oldu oysa. Tek bir günün sırası gelsin diye yaşam boyu bekliyoruz.


     - Çıraydım, tutuşturdun beni, ağulu bir solukta üfleyip söndürdün şimdi de; kara kara tütüyorum.

12 Temmuz 2014 Cumartesi

Film - Offret * Andrei Tarkovsky


     - "Tanrı sana neşe versin." diyor. Söylesene, Tanrıyla ilişkin nasıl?
      - Maalesef bir ilişkim yok.


     - Ama yüzün öyle karanlık ki!
     - Karanlık demekle ne demek istiyorsun?
     
- Böyle acı çekmen hiç doğru değil. Hiçbir şeyi o kadar çok isteme. Hiçbir şeyi beklemeyeceksin. Bu çok önemli. Kişi hiçbir şeyi beklememeli.
     - "Bir şey beklememeli" mi dedin? Bir şey beklediğimi kim söyledi?
     
- Hepimiz bekleriz. Bir şey bekleriz! Mesela ben. Ben hayatım boyunca sanki tren istasyonunda bekler gibiydim. Bütün bu zaman boyunca sanki yaşadığım hayat gerçek değil de bir tür bekleyişti. Peki sana da öyle gelmez mi?
     - Bunu demek istiyorsan evet. Ama ben senin bu tür sorunlarla ilgilendiğini hiç düşünmemiştim.
  
   - İlgileniyorum. Kesinlikle ilgileniyorum. Maalesef! Bazen kafamdan en olmadık düşünceler geçiyor. Evet demek istediğim mesela şu cüce. Şu lanet cüce! Nietzsche'nin söz ettiği cüce. Zerdüşt'ü bayıltan cüce.


     - Hayat standardına gelince bir zamanlar bilge bir kişi "gerekli olmayan şey günahtır." demişti. Ve eğer bu doğruysa uygarlığımız baştan aşağıya günah üzerine kurulmuş demektir.



     - İyi de neden konuşup duruyorum? Konuşmayı bırakıp bir şey yapmayı göze alacak hiç olmazsa bir kişi çıksaydı. Ya da deneyecek biri.




      Oh, sevgili Tanrım!
      Neden her şeyin tam tersini yapıyoruz?
      Her zaman!
      Bir erkeği sevmiştim başkasıyla evlendim.
     Sanırım şimdi anlıyorum.
     Hiç kimseye bağımlı olmak istemiyoruz.
     İki insan birbirini sevince eşit sevmiyorlar.
     Biri daha güçlü diğeri zayıf oluyor.
     Ve zayıf olanı düşünmeden seviyor.
     Hesapsızca.
     Bir rüyadan uyanmış gibiyim.
     Sanki başka bir hayatı artık geride bıraktım.
     Nedendir bilmem her zaman direndim.
     Bir şeylerle savaştım.
     Kendimi savundum.
     Sanki içimde başka bir ben vardı.
     Bana "kendini bırakma" diyordu.
     Kendini hiçbir şeye teslim etme.
     Yoksa ölürsün.
     Yüce Tanrım ne kadar da aptalız.

5 Nisan 2014 Cumartesi

Leylim Leylim * Ahmed Arif'ten Leyla Erbil'e Mektuplar




     - "Bin yıl, bahar içre ömrünü sürsün,
     Seni doğuran ana."


     - Benim ve senin ne varsa, ikiz ruhumuzda ne varsa her biri hafif parıltılı taşla, kompozisyona giriyor. Kahrın, bulunmaz ve yaratılamaz güzelliğin, dost ve kahraman ve çırılçıplak samimiliğin, büyüklüğün, namluların yivlerinde fışkıran güller, birer nilüfer dizisi olmuş prangalar. Spartaküs'ün bukağısı, kol bağları. Kısır kadının anne oluşu ve çok uzaki kimselersiz bir yıldızda inleyen bir stradivarius. Dünya çarşılarının en küçük meyhanesi. Ve biz, milyarlarca, aşkın, yalanın, alçaklığın, kahramanlığın; kapıları, kapakları, kuş uçurmaz uzaklıkları ve ayrılıklarıyla, kahrolası yasaklarıyla, bu acayip kaos karanlığında, biz ikimiz! İki müthiş hasret, iki parça can...


     - Kimselere mecbur olmadım, olmam da. Yiğitliğim ve rivayet olunan erkekliğim, bundandır... Ama senin mecburun olmak, beni hiç mi hiç küçültmüyor. Aksine yüceltiyorsun, İNSAN ediyorsun, yaşatıyorsun...


     - Ya sen olmasan, ben ne bok yerim, neye yararım? Manasız bir otomatisme'in, manasız bir fiziğin, kahrolası boşluğunda, ben garip, ben duyan, ben yirmi dört saatte, yirmi dört bin parça olan, ne yapardım?


     - Bir daha hiçbir ana doğurmaz seni. Bir daha hiçbir cihan bulamaz seni.


     - Beyninde mi yüreğinde mi, başka bir yerinde mi, nerendeyse o İNAT yönünü yaratan dokuları öpmek isterim. Evrende seni özler, seni isterim. Başkaca hiç. Ne taktığım, ne de vurulacağım bir nen yok. Seni. Sade seni.


     - Kulluğum, divaneliğimle ellerini, gözlerini öperim. Öpüyorum ama doyamıyorum. Mutluluk ya da cehennem bu galiba. Sana doymak, korkunç ahmaklık olur. Hadi gel...


     - ömrüm.


     - yarı parçan.


     
- Suskun, uzanmış, seni yaşıyorum.


     - Bu korkunç kaos içinde sen, yeşil ve derin huzur, kafamdasın. Kurtuluşumu, her şeyimi, dünyayı sevmemi sana bağladım, sana borçluyum.


     - Al beni yarı canım, al... Uçakla mı gelirsin, rüzgarla mı, bak bak da gör, asıl ölmek isteyen benim. Niye mi? Ah nasıl anlatayım... Bir de şairim ha! Hiçbir bok değilim... Sensizlik, ayrılık, ölümden çok daha rezil, çok daha ıssız, manasız ve boş... acı...


     - İnsan'dan mahrum bir cehennem karanlığında, nasıl da bulduk birbirimizi...


     - Otur yaz, her gün, her gece bana yaz. Kavuşuncaya kadar. Sonra yazdıklarımızı okur, güler yahut ürperir, birbirimize geçmiş olsun deriz. Yahut da, ah asıl bu, gel beni kendin al, götür. Bugünler yalnız başıma gelecek kudrette değilim. Hem madden hem de manen bu böyle. Allah kahretsin bu aczimi. Güvendiğin biri de yok ki onu gönderesin. Söyle ne bok yiyeyim? Bu, senin halin, böyle devam ederse, benim de günlerim sayılı demektir.


     - Şimdi akşam. Daha bir şey yemedim. Sözde cigarayı bırakmaya niyetliydim. Bugünkü, inan bana unutttum kaçıncı paket. Evde bir ölüm sukutu var. Sual sormaya korkuyorlar. Ah bir sorsalar da seni anlatsam... Ah bu rezil dünya seni tanısa, seni öğrense, seni anlasa...


     -
 Yarı canım, al beni. Çok bekleme. Hemen yaz ya da hemen gel. 
                                                                                   Senin, ancak senin...
                                                                                   Senin, yalnız senin...


     - Bilirsin, ölüm benim için çok önemsiz bir şey değilse de bu hususta sabıkalıyım da! Ölürüm ha! Ne güzel yaşıyorduk be! Nasıl da yaşatırsın. Kaç bin kere söyleyeyim, öyle yaşatan, öyle sevdirensin ki... Seni tanımak, seni bir kerecik bile görmek, milyarla yıl yaşamaktan daha dolu, daha hazlı ve daha değerlidir. Ama kime bu sözler, anlayana tabii. Seni anlamak, seni sevmek mühim ve aziz bir iştir. Zor da değil halbuki, ama İNSAN olmak lazım.


     - Niye yazmıyorsun hayatım? Canevim, en aziz, en sevgili ve en bir tanem? Bu "sen" değilsin. Kendini topla, yine "sen" ol. Hemen geleyim mi? Sana ah, bir şeyler yapabilsem, bütün derdim bu şimdi. Şahsi dertlerimi, hastalığımı hep unuttum, bir kenara attım.


     - Oturup ağlayayım mı yani? Senden ayrı, ağlanamaz da! Hemi vallah, hemi billah bu böyle. Sensiz, "To be or not to be" bile olamaz, düşünülemez! Nefes alınır sanılır ama nefes değildir. Sensiz içilemez, yalnız kalınamaz, dövüşülemez. Sensiz ancak bu kafa, taşa çarpılır. Müstahaktır... Yoksa Kenyalarda, İsveçlerde misin? Aman Allahım! Geberdiğim, bittiğim gündür...


     - Gözlerinden, burnunun, üst dudağına düşen fark edilmez incecik gölgesinden öperim canım. Öperim ömrüm. Yaşşa!
                                                                                                            Senin, yine senin.


     - Daima düşünmekle ve daima da aynı şeyi düşünmekle insan aşkın bir fikri-işgal olduğunu kabul ediyor.


     
- Düşün ki hayatta tek başımayım ve sen istersen hayatıma senden başka hiçbir kimse giremez.


     - Münasebetlerimizde ikimizi yapayalnız düşün, başkalarını karıştırma.


     - Gözlerini öpemeyeceğim birine yazmak, mektup atmaktan tiksinirim. Bunu da böylece kabul edeceksin.


     - Mistik değil, dehşetli bir azaptayım. Bir sonu gelecek elbet. İki azabımdan biri ve ağır basanı olman, benim için hiç de iyi bir şey değil.


     - Nedense aklıma hep ölüm geliyor. Böyle ne kırık ne de anlaşılamamış gitmek istemiyorum.


      - Bir dellensem gerisi önemsiz belki. Ama bunun sanısı korkunç. Böyle şey olabilir mi? Bir canda iki can yaşamak. Mutlak bir çözüm yolu var bunun. Anlat bana. Senden bir şeyler ummak... Umutların en olmazı da bu belki. Saçmaladım gene.


     - Kim bilir yalnızlıktan ne haldesin. Yahut yalnızlığı da özledin. Bu ikincisi -nedense- daha bir aklıma yatıyor. Belki canım istiyor da ondan.

     - Tanrıların beni kandırabilmelerini isterdim yahut ölümün anlamlı bir nen olmasını. Oldum olası idealist değilim. Materyalist felsefe çok şeyler verdi ama doyurmuş, kandırmış değil beni. Ya sen olmasaydın! Büsbütün iğrenç bulacaktım evreni. Saçmalamıyorum ya? Seninle, yüzyılların hayvan ötesi tutukluğuna ve donan insan düşüncesine bir can, bir haysiyet verebiliriz gibime geliyor. Yalansız, riyasız, çıkarsız bir haysiyet. Belki ömrümüz yetmez başarmaya, hiç değilse en zekilere ve teşnelere duyurabiliriz. Şimdi birileri olsa "Boş ver bu iri lafları, yaşayalım." derdi. Yaşamak, burnunu, kulaklarını, gözlerini ve oralarını unutarak yaşaması mümkün mü bizim gibilerin? Ben bütün bu -belki de manasız- iç sıkıntılarından senin var olduğunu hatırlayarak sıyrılıyorum. Bir pınar, bir dağ suyu gibi dinlendiriyor, kandırıyorsun.


     - Nasıl kıvanıyor, gizliden gizli seviniyorum bilsen... Kimseler yaşayamadı bunu diyorum. Kırılmış, balta yemiş ve sesi kuyularda boğulmuş biriyim, doğru. Ama seni tanıyorum.

     - Bildiğim ve cesaretle söyleyebileceğim tek şey, abstrait olarak DÜŞÜNCE'yi bile sensiz ele alamadığımdır. Düşünceyi ve evreni. Hiç de dar bir görüş değil bu. Aksine ufkum, dehşetli genişliyor. Bilmem bu halime ne dersin dostum?


     - Sahiden bazı çok eşekçe ihtimaller geçirmişim aklımdan. Affet canım. Senden daha mert ve daha erkek kim geldi ki bu dünyaya. Uzaklıktan, ayrılıktan ve kötü günlerimin çokluğundan, anlaşılan. Affet e mi? İçimde tutamam, senin hakkında acı bir düşüncem olursa. Söylemesem sana zehirlenirim. İyi ve güzel düşünleri de. Zaten, senden gayrı güzel düşün olur mu ki.

     - Ben senin mecburunum -  başkaca yokum.

     - Çok öskedim seni. Öskedim, bizim doğu dialektinde özledim demektir. Neyini, nereni, hangi halini desem ki? Sesini öskedim örneğin. Yüzünü, şeytan çocuk gülüşünü, öfkeni, yeryüzünü ve kaskatı canımı ısıtan varlığını. Şükür varsın. Oturup "nasılsın" diye açabilir insan. Sevinebilir, övünebilir, ağlayabilir insan. Ne tuzsuz şeydi şu dünya be. Geldin, buldun, şenlendirdin, insan ettin beni. Yemeyip - içmeyip, yatmayıp-uyumayıp, seni anlatmalı bu yürek.

     - Gözlerimi öptüğün bir gerçek mi? Onların dudaklarına layık olması için, ne yapayım bilmem ki, korkunç azaptayım. Öylesine, hülya, kutsal ve uzaksın ki...Allah kahretsin beni.

     - Ne güzel şey senden gayrısını tanımamak, takmamak!


     - Sevgide "vermek" vardır Leyla. Vermek. Ve bunu anlamak... Yoksa senin sorduğun gibi ne yalnızlık, ne merhamet, ne iki acısının itisi...

     - Herhangi bir kadından şu veya bu yolla alabileceğim şeyler için senin ne merhametini ne de nefretini tahrik etmek eşşekliğine yahut zavallılığına düşmem.


     - kendi kendine yetinmek, dünyanın öbür adıdır.

     - İlk karşılaştığımızda ne haldeydim biliyorsun. Hançer üstüne hançer yemiş, ihanetin ve satılmanın zehriyle insanlıktan umudumu kesmiştim. Beni kendime sen getirdin. Daha da ötelere alıp götürdün. O zamana kadar kimselere değilse bile geceleri yalnızca düşünürken - hayatımdan gurur duyarak -  kendimce övündüğüm olurdu. Seninle bu övünme yitti. Tabii bir şey oldu. Asıl senin övülmeğe, yaşanmağa değer olduğunu anladım. Sen de öyle diyorsun ya, - hani şu kravat alırkenki psikoloji - "değmeli" deriz diyorsun. Doğru canım değmeli.

     - Belki de şarkı söylerim! Bu sefer çok kuvvetliyim. Sade kuvvetli değil, kafaca ve yürekçe korkunç zenginim de. Seni tanımak, ne yalçın bir kadermiş! Hiç değilse bu sefer hayatımı manasız bulmayacağım.


     - Şu anda yapyalnız bir dalganın üstünde boş bir konserve kutusundan farksızsam da, senden kopmanın imkansızlığını daha bir aşkla duyuyorum. Üzerime Toroslar yıkılmış sanki. Öyle duyuyorum işte. Öyle kesin ve kudretli.

     - "Gözlerinden, gözlerinden öperim - Bir umudum sende- Anlıyor musun?"


     - Senin olmak, böyle korkunç - güzel ve kendi kendine yeter bir iştir. Budala mıyım, de bana. Yüzünü, sesini bir özledim ki sorma. En çok da burnunu. Şaka değil. Nezleysen bir kağıda silin de gönder ben de olayım. Hasretim soğuklara, belalarına...


     - Ne olucaksam seninle ya da senden sonra olucam, anlatabildim mi ki?


     - Kaderimiz bir tuhafsa, ömrümüzü dolu bir kadeh gibi sindire sindire içemediysek, günahı boynumuza değil. Bu kara günlerin de bir sonu var. Ne sonu, dibini bulduk be!

     - Dişine zar, boynuna ter olasım geliyor. Gün yirmi dört saat seni düşünmek. Ne yüce, ne sonsuz bir duygu bu, bilir misin ki?


     -
Senden kıyamete dek sürecek bir öpücük alayım, dur. Dayanır mısın?


     - Kanun! Bu da bi maskaralık bi dümen. Kanun yalnız biz fukaralar için var. O da cezalandırırken sade!


     
- Ben de sıkılmağa, sıkıntıdan patlamağa mecburum. Öyle bok işler var başımda çünkü. Seni sevmek, çekip alıyor, kurtarıyor beni. Bağıra bağıra dağlara taşlara vurup, seni sevmenin korkunç yeterliğini anlatmalıyım bu aptallara.


     - Başkaları bana ulaşamaz ki aşağılatsınlar ya da yüceltsinler.

     - "Seni seviyorsam, senin yerini herkeslerden başkaca ayırmışsam" diye başlayan bir bölüm var mektubunda. Gereksiz bunlar canım benim, gereksiz  ve doyumsuz. Beni sevmediğini söylemek ne diye üzer seni? Bu da bir gerçek. Sevgiyi yaratmak gerek. Bunda da bazan tek yönlü uğraşma, verme, ölümü göze alma, sonuç vermiyor. İster istemez işi bir "talih" meselesi olarak ben çoktan kabullendim. Üzme, zorlama kendini. Beni hiç sevmedin. Gene de benim yanımda ve ben yokken benim hayalimle kaldığında olduğun gibi kal. Örtünmelere, göstermeliklere başvurmadan, çırılçıplak kalabilmek arzunu gene ve sadece ben mümkün kılarım.


     "Tam boş yanı bu diyorum celladın / Tam bıçağım cehennem gibi güzelken./ Aklıma düşüyorsun. Ellerim arık."










2 Şubat 2014 Pazar

Küçük Prens * Antoine de Saint-Exupéry

     - Büyükler sayılara bayılırlar. Yeni arkadaşınızdan onlara söz edecek olsanız, özelliklerini sormazlar. Ama "Kaç yaşında?", "Kaç kardeşi var?", "Kaç kilo?", "Babası kaç para kazanıyor?" gibi gereksiz sorular sorarlar. Böylece onu tanıdıklarını sanırlar.


     - Büyüklere deseniz ki "Kırmızı kiremitli bir ev gördüm. Pencerelerinde saksılar, çatısında kumrular vardı." Bunu bir türlü gözlerinin önüne getiremezler. Ama "Yüz bin liralık bir ev gördüm." deseniz, hemen; "Aman ne güzel bir ev!" diye haykırırlar.


     - Acaba yıldızlar niçin parlıyor? Bir gün hepimiz kendi yıldızımızı bulalım diye mi?


     - Ama ancak evcilleştirdiğin canlıları tanıyabilirsin... İnsanları kolayca tanıyamazsın. Onların tanımaya ayıracak zamanları yoktur. Yediklerini, içtiklerini bile dükkanlardan hazır olarak alıyorlar. Ama dost satan dükkanları olmadığı için dostları da yoktur.

1 Şubat 2014 Cumartesi

Toza Sor * John Fante

     - Kaygılısın Arturo, çok kaygılısın ve kaygı beyaz saç demektir.


     - Değerlerin değişiminden yanayım ben. Kiliseden kurtulmalıyız, kilise aptalların, ahmakların, cibiliyetsizlerin ve şarlatanların sığınağıdır.


     - Bir dua. Neden olmasın, tek bir dua: duygusal nedenlerden ötürü. Tanrım, artık bir ateist olduğum için beni bağışla, ama Nietzsche'yi okudun mu? Ne kitap! Ulu Tanrım, sana karşı dürüst olacağım. Bir teklifte bulunacağım sana. Benden büyük bir yazar yarat kiliseye döneyim. Ve lütfen Tanrım, bir ricam daha olacak: annemi mutlu kıl, ihtiyar o kadar önemli değil, onun şarabı var ve sıhhati yerinde, ama annem her şeye kaygılanır. Amin.


     - Bir süre kent merkezinde aylak aylak dolaştıktan sonra öğleye doğru kendime acımaya başladım, önünü alamadığım bir hüzün kapladı içimi. Odama döndüğümde kendimi yatağa bırakıp hıçkıra hıçkıra ağladım. Uzun süre ağladıktan sonra kendimi iyi hissettim tekrar. Samimi ve arınmış.


     - Burada tek başıma oturup bu ender duyulan heyecana alışmalıyım; zihnim eşsiz zerafetinin sonsuz yalnızlığında gezinirken yalnız bırak beni; bir süre için açık gözlerle seni düşleyip açlığını çekmek istiyorum.


     
- Çok şeyi unuttum, Camilla! Rüzgar aldı götürdü. Fırlatılmış güller, gürültü ile üşüşen güller, dans ediyorum, solgun, yitik zambaklarını aklımdan silmek için. Ama perişandım, ve eski bir tutku ile esrik, evet sürekli, çünkü uzundu dans; sadıktım sana, Camilla, kendi tarzımda.


     - Sinsice sokuluyordu; huzursuzluk, yalnızlık duygusu. Derdim neydi? Nabzımı saydım. Normaldi. Kahveyi üfleyip bir yudum aldım: iyi kahve. Aradım, zihnimin parmakları ile beni rahatsız eden düşünceye uzanıp tam da dokunamadığımı hissettim.


     - Buruk ve tatlı trajedi, mahvıma neden olan göz kamaştırıcı orospu! Birkaç günlüğüne sigarayı bıraktım. Yeni bir dua tespihi aldım. Sadaka kutusuna para attım. Acıyordum dünyaya.


     - Beni rahat bırakın, uçuyorum zevkten, çok seviyorum seni Tanrım ve seni Camilla ve seni ve seni. Ne güzel bir duygu, ne kadar tatlı, sıcak, yumuşak, leziz, sanrılı. Nehir boyunca ve deniz aşırı, bu sensin bu da ben, büyük dolgun sözcükler, küçük zarif sözcükler, hey hey hey.


     - Bazen öyle bir mutluluk dalgası kaplıyordu ki içimi ışıklarımı söndürüp ağlıyordum ve içimi tuhaf bir ölüm arzusu kaplıyordu.


     - " Uzun parmaklarını aç ve yorgun ruhumu geri ver. Ağzınla öp beni çünkü açım Meksika ekmeğine. Burun deliklerime yitik kentlerin kokusunu üfle ve ellerim unutulmuş bir güney sahilini andıran beyaz gerdanında ölmeme izin ver. Şu uykusuz gözlerimdeki özlemi al ve bir güz tarlasında uçuşan kırlangıçları besle onunla çünkü seni seviyorum, Camilla, ve adın dönmeyen sevgilisi için son nefesini verirken gülümseyen cesur prensesin adı kadar kutsal."


     - Tepeler saklasın onu! Tepelerin mahrem yalnızlığına dönsün! Taşlarla ve gökle yaşasın, rüzgar uçursun saçlarını sonsuza dek. Bırak o yolda gitsin.

28 Ocak 2014 Salı

Yalnız Gezerin Düşlemleri * Jean Jacques Rousseau

     - Yalnızlığımda onlarla birlikte yaşamakta bulamayacağım bir mutluluk buluyorum; insanlar, toplum yaşamının bütün zevkini yüreğimden kopardılar. Artık bu yaşta o zevki duyamam; iş işten geçti. Bundan böyle iyilik de kötülük de etseler, onlardan gelen her şeye karşı ilgisizim.


     - Avuntuyu umudu ve sessizliği ancak kendimde bulduğum için, ölene dek yalnızım, kendimden başka hiç kimseyle uğraşmayacağım ve uğraşmamayı istiyorum.


     - Ruhum henüz canlı duygularla dolu, beynim de artık, sıkıntılarla üzüntülerin doldurduğu birkaç çiçekle süslü olduğu halde, kendimi masum ve talihsiz bir ömrün sonunda görüyordum. Yalnız ve yalnız bırakılmış olduğum için yaşlılığın soğuk havasını duymaya başladığım gibi sönmeye yüz tutan imgelemim yalnızlık evrenini gönlüme göre tasarlanmış imgelerle şenlendirmez olmuştu. İçimi çekerek kendi kendime, "Bu dünyada ne suç işledim?" diyordum. Yaşamak için doğmuştum, yaşamadan ölüyorum.


     - Duyumsadığım kaba bir yüzegülücülüktü; bu da içtenlikle hiç uyuşamazdı; bu bakımdan yüreğim hiç aldanmaz.


     - Bırakalım talih ve insanlar istediklerini yapsınlar, ses çıkarmaksızın çekmeyi öğrenelim; her şey sonunda dünyanın düzeni içinde eriyip gidecek: benim sıram da er geç gelecektir.


     - Mutsuzluk, kuşkusuz en büyük öğretmendir.


     
- Karmaşık isteklerimin kararsızlığı içinde az umdum ve daha az kazandım; ama, umutla yaşadığım günlerde bile, aradığımı sandıklarımın hepsine kavuşsam da yüreğimin ne olduğunu bilmeksizin susadığı mutluluğu bulamayacağımı duyumsadım.


     - Bu aldanışlardan ve boş umutlardan kurtulunca kendimi artık asıl zevkim ve eğilimim olan ilgisizliğe ve kafa dinçliğine bıraktım. Süslenmekten de vazgeçtim; ne kılıç taşıyacaktım ne saat, ne beyaz çorap, ne de yaldız ve takma saç. Başımda sıradan bir peruk, üzerimde basit ve kaba bir çuha olacaktı; üstelik, veda ettiğim şeylere değer veren tutkularla istekleri yüreğimden koparıp atmıştım.


     - İnsan için özgürlüğün, istediğini yapmaktan çok istemediğini yapmamak olduğuna her zaman inanmışımdır.


     - Mutlu olmak için ne eksiğim vardı sanki? Bilemem. Ama, olmadığımı biliyorum. Bugün de insanların en talihsizi sayılmak için neyim eksik? İnsanların bunu sağlamak için yaptıklarından hiçbiri. İşte bu üzücü durumda bile, kimliğimi ve talihimi en mutlu insanlarınkiyle değişmem ve onların talihini tatmaktansa, kendi düşkünlüğüm içinde kalmayı yeğlerim. Evet, kendi kendime bırakıldım ve kendi özümle besleniyorum; ama tükenmiyor ve bana yetiyor.


     
- Kendimi sevgiye ve beğenilmeye layık, sevildiğimi ve sayıldığımı sanan ben, birdenbire, yeryüzünde eşi görülmemiş bir canavara dönüştürüldüğümü gördüm. 


     - Binbir yere bağlanmaya çalışırken hepsi elimden kaçıp da kendi kendime kalınca, dengemi yeniden buldum. Her yandan sıkıştırılmama karşın o dengeyi koruyorsam, artık hiçbir şeye bağlanmadığımdan, yalnızca kendime dayandığımdandır.


     - İnsanların ortasında yalnızım; bunu gidermenin yolunu ancak kendimde bulabileceğim; oysa bu yaşımda, bu durumumda bulacağım çözüm yolları pek zayıf. Dert büyük, büyük ama öfkelenmeksizin direnme yolunu bulduğumdan beri bana işlemez oldu.


     - Yaşama ve ölüme, hastalığa ve sağlığa, servete ve yoksulluğa, şana ve kara çalmaya aynı ilgisizlikle bakmış olmak, hele benim yaşımda, az iş midir?


     - Ömrümün tek acısı, duygularımın yüreğime bu türlü etkisidir. Kimseye rastlamadığım yerlerde yazgımı düşünüyor, onu duymuyor, çekemez oluyorum. Engelsiz ve değişiklik olmaksızın mutluyum, hoşnutum.


     - Talihin cilveleriyle insanların düzenleri, böyle yaratılmış bir adama pek etki edemez; tutkuların beni sürekli olarak etkilemesi için, her an yenilenmeleri gerekir. Çünkü en kısa bir ara verme, beni kendime getirir.


     
- Ancak her şeyin yerine bir başkası konabilir; zevklerim az ve kısa sürer, ama daha bol olsalar bu denli hoşlanmam; onları anılarla beslerim. Az ama öz olsalar, yani yabancı öğelerle karışmasalar, hiç olmadığım denli mutlu olurdum belki.


     - Yalnızlıktan hoşlanmama nasıl şaşılır? İnsanların yüzünde düşmanlıktan başka bir şey görmüyorum oysa doğa bana hep gülüyor.


     -
Kimseye bağlı olmaya katlanamazdım; işte özgürdüm; özgür olmaktan da daha çok bir şeydim: Çünkü yalnızca kendi sevgilerime bağlı olduğum için istediğimi yapıyordum.


21 Ocak 2014 Salı

Yalnızlar Mektebi - 1. sayı

Issızlaştım
bir
o
kadar
yalnız,
bir
o
kadar
iplerini
yeni
fark
etmiş
bir
kuklanın
şaşkınlığı
ile
bir
fincan
kahvenin
karasında
boğulmak
üzereyim.



     - 'Bu dünyada artık beni hayrete düşürecek hiçbir şey kalmadı' dediğimde, bir istihza gibi seni gönderdi bana. Hala "Aşka ne diye hayret ediyorsun?" demektesin bana... Aşka değil, senin aşk ettiğine hayret etmekteyim... Avni Çakar

Sevmezse çabuk ölürmüş insan
Hem ölmeye merağımız yaşayamamaktan
Yani ölmek istemez kimse
Yaşayamadığı için merak eder sadece
Öpsene beni
Bak birazdan ölebiliriz hiç belli olmaz
Emin Ünlü

     - Üstelik daha otuzlu yaşlarımda bile değildim. İnsan bunca yenilgiyi genç yaşta yaşayınca, kazandığı en ufak galibiyet bile onun için bir kupa değerinde oluyor. Bir kupa, bir madalya istiyor. Yahut en azından bir teşvik istiyor, aferin istiyor. Ama istediğini alamıyor insan.

     - Kıpırdamak istemiyorum. Hatta yok olmak istiyorum. Hayır, hayır yaşamak istiyorum, ama bu işi var olmadan yapabilsem. Hayalet gibi yaşayabilsem insanların arasında, kimselere görünmeden. "Çay koyayım mı oğlum?" - Koyma anne - Düşüncelerim bölünüyor, bedenim dağılıyor, olduğum yerde yavaş yavaş çürüyorum. "Biraz uzansan oğlum." - İyiyim böyle anne. - İyi değilim ben anne, hiç, iyi değilim ben. Anlatmadan anlayabilsen keşke. Kafam çok karışık anne, nasıl susturacağım bu sesleri? Anne hayaletleri kimse aldatamaz değil mi? Hem delirmezler de onlar... Soyut bir şey olmak istiyorum anne ben. Şeffaf bir varlık. Bana bakınca duvarı görebilsin herkes mesela. Varken yokmuşum gibi... Ali Lidar
 

Saatleri Ayarlama Enstitüsü * Ahmet Hamdi Tanpınar



     - Evet, bir kere bile kimse bana gittiğini söylemediği halde, yedi sekiz defa geldi; ve o geldi diye biz sevincimizden, davul zurna, sokaklara fırladık. Nereden gelir? Nasıl birdenbire gider? Veren mi tekrar elimizden alır? Yoksa biz mi birdenbire bıkar, "Buyurunuz efendim, bendeniz artık hevesimi aldım. Sizin olsun, belki bir işinize yarar!" diye hediye mi ederiz? Yoksa masallarda, duvar diplerinde birdenbire parlayan fakat yanına yaklaşıp avuçlayınca gene birden bire kömür veya toprak yığını haline giren o büyülü hazinelere mi benzer? Bir türlü anlayamadım.


     - Bazen düşünürüm, ne kadar garip mahluklarız? Hepimiz ömrümüzün kısalığından şikayet ederiz; fakat gün denen şeyi bir an evvel ve farkına varmadan harcamak için neler yapmayız?


     - Kalbim işlemiyor artık. Beyinde arıza var.


     
- O büyük bir ruh ve idealistti. Hayatta "hep"i elde etmek için "hiç"in kısır çölünde yaşamayı tercih etmişti.


     - Ne ondan kurtulabiliyorum, ne de tamamiyle onun emrinde olabiliyorum.


     - Şimdi kendimi ortada hissediyorum. Mektep, gençlik için daima ehemmiyetlidir. Her şeyden sarfınazar o yaşlarda ömrün en azaplı meselesi olan "Ne olacağım?" sualini geciktirir.


     - Bu daima böyledir. Hadiseler kendiliğinden unutulmaz. Onları unutturan, tesirlerini hafifleten, varsa kabahatlilerini affettiren daime öbür hadiselerdir.


     - Artık talihe karşı hiçbir mücadelede bulunmak hevesi kalmamıştı. Herkes hayatının bir devrinde şu veya bu şekilde talihinin şuuruna erer.


     -
 İnsanların saadet anlayışı da gariptir. Kitaplara bakarsanız, kendilerini dinlerseniz, insanoğlunun esas vasfı akıldır. Onun sayesinde diğer hayvanlardan ayrılır. Beylik sözüyle, hayata hükmeder. Fakat kendi hayatlarına teker teker bakarsanız bu yapıcı unsurun zerre kadar müdahalesini göremezsiniz.





     - Ah kelimeler, isimler ve onlara inanmanın saadeti...


     
- Hulasa onda kaybolmalıydınız ve yine ondan doğmalıydınız. O zaman her şey hallolurdu. Masallarda dikkat etmediniz mi? Hep kaybolurlar... Kaybolmak, yani ölmek, sonra tekrar dirilmek... Bir kompleksten kurtulmak için bundan daha emin çare yoktur. Fakat yapamadınız... Yapamadınız. Bu fırsatı kaçırdınız!


     - Hayır, burada her şey biraz afyon biraz uyku ilacıydı.


     - Sanki çok tüylü, yumuşak bir yığın kol ve kanatlı, insanı adeta bitmez tükenmez gıdıklamalar, kısık gülüşler ve haz baygınlıkları içinde sömürüp tüketen bir hayvanın eline düşmüşüm gibi bu manasız aleme gömüldüm. Hiçbir şeyin birbirini tutmadığı ve her şeyin en şaşırtıcı şekilde birbirine bağlı olduğu bir dünyada, bilmediğimiz bir yerde kopan bir fırtınanın getirdiği enkazdan yapılmış bir panayırda imişim gibi yaşamaya başladım.


     - Artık Emine bir daha ölemezdi, hatta hastalanamazdı da. Orada zihnimin bir köşesinde olduğu gibi kalacaktı. Hayatımda birçok şeyler daha beni korkutabilir, başıma türlü felaketler gelebilirdi. Fakat en müthişi, onu kaybetmek ihtimali ve bunun korkusu artık yoktu. Her an onun hastalığının arasından etrafa bakmayacak, o azapla yaşamayacaktım.


     -
Kararlar, yeminler, ahitler, karanlıkta dökülen gözyaşları birbirini kovalıyordu. Fakat ne faydası vardı? Ne yaşadığım hayatı beğeniyor, ne yenisine gidebilecek kudreti kendimde buluyordum. Her şeyden düpedüz kopmuştum.


     - İnsanoğlu insanoğlunun cehennemidir. Bizi öldürecek belki yüzlerce hastalık, yüzlerce vaziyet vardır. Fakat başkasının yerini hiçbiri alamaz.


     - Kordonsuz saat, yularsız hayvan, nikahsız kadın gibidir. Saatini seven evvela bir kordonla kendisine bağlar.


     
- Oda sıcak, fakat siz yine örtünün, kollarınızı, boynunuzu, göğsünüzü örtün. Yatakta örtüler altında şekliniz kaybolsun. Vücudunuzu gizleyin ki bu köpek sadakati bende devam etsin.


     - Hayatı güçleştiren şeylerden hoşlanacak yaşta değilim.


     - İnsan talihi bu idi. Hiç kimse yıldız olarak kalamıyordu. Muhakkak hayalimizdeki yerinden inecek, herkese benzeyecekti.


     -
O benim hayatımın bir tarafıydı. Gizli, her an tepmesi beklenen bir hastalık gibi bende yaşıyordu.


     -
Sevgi dediği şey hakikatte musallat bir fikirdi. O ancak elde etmekten hoşlanan bir insandı. Bir de kaybedeceğini anladığı zaman sevebilirdi.


     - Ben aşktan daima kaçtım. Hiç sevmedim. Belki bir eksiğim oldu. Fakat rahatım. Aşkın kötü tarafı insanlara verdiği zevki eninde sonunda ödetmesidir. Şu veya bu şekilde... Fakat daima ödersiniz... Hiçbir şey olmasa, bir insanın hayatına lüzumundan fazla girersiniz ki bundan daha korkunç bir şey olamaz...


     - Bu masada biri de, bini de kazanan hep aynı şeylerin üzerinde ve sonuna kadar kaybetmek üzere oynar! Kazanç belki tesadüf olabilir, fakat kaybettiğimiz şey tam ve katidir. Oyuna girdiğiniz anda onu kaybettiniz demektir.


     - Sizi çok seviyorum ve aynı zamanda size düşmanım. Bana kendimi çok hatırlatıyorsunuz.


     - O kendisi olmak için beni unutmaya belki muhtaç! Fakat ben ancak onun sayesinde biraz kendim olabiliyorum. Bu, belki de onun hiç anlamayacağı bir şey. O benim kaderimi bitmiş biliyor ve bunda haklı! Fakat ben onun kaderi üstüne acz içinde titriyorum.

11 Ocak 2014 Cumartesi

Canım Aliye, Ruhum Filiz * Sabahattin Ali

     Sabahattin Ali kitaptaki; eşi Aliye'ye ve kızı Filiz'e olan mektuplarını 1935 yılından sonra yazmıştır. Hapishanede iken 1933 - 1934 yıllarında da duygusal bağlarla tutulduğu Ayşe Sıtkı'ya olan mektupları da İki Gözüm Ayşe isimli kitabında toplanmıştı, yazımı incelemek için tık tık.

     Gördüğüm kadarıyla; Sabahattin Ali'nin mektup üslubu birbirine benzer. Bir yıl belki de daha kısa bir süreyle yeniden aşık olması, Ayşe'ye söylediği cümlelerin değiştirilmiş haliyle Aliye'ye yazmasına neden olmuş sanıyorum. Bir de gözümden kaçmayan detay; evlenmeden önce bir sürü güzel söz söylemiş olması (ki bunları aşağıda alıntı olarak yazdım) fakat evlendikten sonra hiç bu tarz sözler söylememesi. (aşağıda evlilik sürecine dair alıntıladığım kısım yok)

     O değil de ben neden ölmüş gitmiş, hem de bu kadar çok sevdiğim bir yazarın özel hayatını deşip, dedektiflik yapıyorum? Evlilik; Sabahattin Ali'nin de mi aşkını öldürmüş? Kafamda deli sorular! Aşklar hep yalan? Neyse bu kadar geyik yeter; Sabahattin Ali' yi severim, fazla severim. İyi okumalar.


     - Beni istediğim kadar sevmezsen ölürüm.


     -
Etrafın seni sıktığı zaman kitap oku... Ben şimdiye kadar her şeyden çok kitaplarımı severdim. Bundan sonra her şeyden çok seni seveceğim ve kitapları beraber seveceğiz. İnsan muhitin bayağı, manasız, soğuk tesirlerinden kurtulmak istediği zaman yalnız okumak fayda verir. Bana en felaketli günlerimde kitaplarım arkadaş olmuştu. Fakat bu yetmiyor. Şiirlerimde de gördün ki kitaplara rağmen çok ıstırap çektim. Çünkü candan bir insanım yoktu. Sen benim yarım kalan tarafımı ikmal edeceksin.


     - Doğrusu, dünyada rahat yaşamak için aptal olmaktansa biraz daha rahatsız yaşamak daha iyidir bence... Bilmem sen ne dersin...


     - Sana neler yazayım ki sen neşe içinde yüzesin. Ben neşeyi senden öğreneceğim. Hayat ve felaketler beni o kadar gülmekten ve neşeden uzaklaştırdı ki kendimi, senin getirdiğin bu saadet dünyası içinde bile şaşkınlıktan kurtaramıyorum. O kadar talihin kahrına uğramışım ki hayatta bana da mesut olmak nasip olabileceğine inanamayacağım geliyor.


     - Şimdi ömrümün tek bir gayesi var: bir gün evvel sana kavuşmak, seni kollarımın arasına almak, güzel, temiz yüzüne saatlerce, senelerce hiç doymadan bakmak. Ancak o zaman tam neşeli, senin istediğin gibi neşeli olabileceğim. Senden ayrı, senden uzak bulunurken benden nasıl neşeli şeyler istiyorsun?


     - İnsan alıştığı, güzel bulduğu, kendine yakın bulduğu yerlerden ayrılırken sanki vücudunun bir kısmını orada bırakıyormuş gibi üzülür.


     - Benim ay ışığını ne kadar sevdiğimi bilemezsin. Mehtaplı gecelerde yalnız başıma gezmek kadar hoşuma giden şey yoktur. Yalnız, bilmem dikkat ettin mi, mehtap insana daima bir arkadaş aratır. Mehtap altında ağır ağır giderken yanımda benim gibi hiç sesini çıkarmadan, hiç konuşmadan yürüyecek ve bu gümüş ışıkları yavaş yavaş içecek bir arkadaş ararım.


     - Pek az misafirliğe gitmek ve pek az misafir çağırmak istiyorum. Bir sürü fesat ve dedikoducu insanlarla ahbaplık edip ne olacak sanki? Biz birbirimize yeteriz. Değil mi?...


     - Şimdi kapıyı açıp girdiğim zaman beni soğuk bir sessizliğin karşıladığı küçük evde senin güler yüzün tarafından karşılanmak bana saadetlerin en büyüğü gibi geliyor. Biliyor musun, ilk mektuplarımda "Bana böyle şeyler yazma, sonra sana deli gibi aşık olurum." demiştim, oldum işte... Sana bugün çılgın gibi aşığım. Senden ayrı geçen bu günleri cehennemde imişim gibi geçiriyorum.


   

8 Ocak 2014 Çarşamba

Veba * Albert Camus


     - Beni ilgilendiren tek şey, dedim, iç huzuru bulmak.


     
- Ancak Tanrı tutku sever. Bu uzak ilişkiler onun ateşli şefkatine yetmez. Sizi daha uzun süre görmek ister, onun sizi sevme tarzı böyledir ve gerçeği söylemek gerekirse, onun tek sevme biçimi budur.


     - Sabahın dördünde genellikle hiçbir şey yapılmaz ve uyunur; gece bir ihanet gecesi olmuş olsa bile. Evet, o saatte uyunur ve bu huzur vericidir, çünkü endişeli bir yüreğin en büyük arzusu, sevdiği kişiye sonsuza dek sahip olmak ya da ayrılık zamanı gelip çattığında, bu varlığın ancak buluşma günü gelince son bulacak düşsüz bir uykuya dalmasını sağlayabilmektir.


     - Dünyada hiçbir şey insanın sevdiğinden vazgeçmesine değmez. Oysa nedenini bilmeden ben de bundan vazgeçtim.

22 Aralık 2013 Pazar

Kinyas ve Kayra * Hakan Günday




     - Sözlerimin sonunu duymadığın zaman.
       Cümlelerimin sonunu duymadığın zaman.
       Değiştiriyorum son kelimelerimi.
       Değiştiriyorum sonumu.


     - Bir kıza aşık olmuştum. Onu görmek için altı saat yol almam gerekiyordu. Bir sabah, treni kaçırdım. Aşık olmaktan vazgeçtim. Kendinden vazgeçmenin ne olduğunu asıl ben bilirim. Benim adım Kaygusuz Abdal. Tanrı'dan vazgeçtim. Ölmekten vazgeçtim. Çünkü ölürsem ve eğer yukarıda beni ödül ve ceza sisteminin bekçileri bekliyorsa çok büyük kavgalar etmem gerekecekti. Ölmek istemiyorum, çünkü Tanrı'yı öldürürüm diye korkuyorum. Ve böyle bir vefata benim dışımda kimse dayanamaz... Platon'un Mağara İstiaresi 'ne karşılık, ben de Kuyu İstiaresi'ni yazdım: doğdukları andan itibaren düşen insanların, yanlarından hızla geçen fırsatlara ve başka insanlara tutunup tırmanmalarını ve bunu sadece doğdukları andaki yüksekliklerine erişebilmek için yaptıklarını anlattım.



     - Ve sordum, Tanrı'nın yukarıda mı yoksa aşağıda mı olduğunu. Eskiden poker oynardım. Şimdi de, Tanrı'nın aşağıda, kuyunun dibinde olduğuna oynuyorum. Hayatım masada, birkaç kırmızı oyun fişiyle.





     - Az yedim, çok içtim. Hala içiyorum. İçki ayırmadım. Alkolü kendime yakıştırdım. Her türlü uyuşturucudan tattım. Bağımlılıktan nefret ettim. Gitmemi, terk etmemi engeller diye. Ne bir maddeye, ne de bir insana bağlandım. Sırf bunu kendime kanıtlamak için eroin kullandım, aşık oldum. İkisini de arkama bakmadan bırakıp gittim. Geçmişe tükürüp geleceği çiğnedim. Bugünü ise uyuyarak geçirim. Benim adım Houdini. Dünyayı bir oyuncağa çevirdim. Ayak basmadığım yer kalmadı. Duvarlara, bedenime resimler çizdim. Bir gün öyle gürledim ki önümde duran şarap kadehi çatladı. Benim adım Hitler. Kendi ordumu kurmak için bir sürü kadına tohumlarımı bıraktım... Şimdiyse ağlıyorum. Hepimiz için. Çünkü hiçbiri işe yaramadı...







     - Kendimi defalarca buldum, defalarca kaybettim. Gerçek adımı hatırlamıyorum. Kimliğimi bir çocuğa sattım. Çirkinleşmek için çok uğraştım. İsteyene ruhumu kiraladım. Vücudumdaki dikiş sayısını artık bilmiyorum. Hayatımı diktiler. Oysa yırtmak için çok uğraşmıştım...


     - Her şeyin farkına vardım. Farkına varılacak bir şey kalmayınca da "Sıradaki hayat gelsin!" dedim. Ne gelen var, ne giden.






     - Her zaman yalnız oldum. Yalnızlığı kendimi geliştirmenin tek yolu olarak gördüm.


     - İnsanlardan istediğim ölçülerde, ilgilendiğim alanlarda yararlanıyordum. İlişkilerim kontrolüm altındaydı. Kimseyi kendime fazla yaklaştırmıyordum. Dünyayı, hayatı olduğu gibi kabul ediyor ancak bütün bunların dışında da bir gerçeğin olması gerektiğinin üzerine yoğunlaşıyordum. Yani, bir şekilde, çok uzaklarda kimliğimi büyük bir seremoniyle yaktıktan sonra gözlerimi kapatıp son nefesime kadar huzur içinde yaşayabileceğim bir yer olduğunu düşünüyorum.


     - Belki de varlıklarından şüphe ettiğim bütün duygular içimde ama onları uyandıracak olanlar ortada yok. Belki ben de normal bir insanım ama ilgilendiklerim ne bu dünya üzerinde, ne de bu yüzyılda. Beni korkutabilecek kadar korkunç bir insan yok, bir olay yok. Ama elinde anahtarı tutan, bütün yanıtları bilenden korkardım.


     - Kayra, bir gün bana, “mutsuzluğuna hiçbir çare aramıyorsun” demişti. “Ve en büyük acının kendininkinin olduğunu düşünüyorsun. Dünyadan haberi olmayan bütün geri zekalılar gibi. Ölmesine çeyrek kalmış, herkesi yaşadığına pişman etmeye çalışan, sağlıklı oldukları için suçluluk duymalarını isteyen hastalıklı, yaşlı bir kadın gibi.”





     - Bir insanın beklerken yapabileceklerinin sınırı yoktur; bazıları devlet başkanı, bazıları sihirbaz, bazıları da deli olur sıkıntıdan. Ben ise en üstün yaratık olduğumu kanıtlamak için kendime, hiç bir şey yapmadan bekliyorum.







     - Düşün! Bize matematik dünyasının kurgusal ve sonsuz olduğu öğretildi. Bunu kabul ederim. Ama sonra 1 ile 2 arasındaki sonsuzluğu düşündüm. Peki o nereye gitti? İrrasyonel sayılar varken bir sayıdan sonra diğer bir tam sayı nasıl gelebilir? Eğer 1’den sonra virgül konursa ve bunun da kıçına sonsuz sayı konabiliyorsa 2 nasıl gelebilir? İşte! Soru bu! Yanıtsız bir soru ve işte matematiğin hatası! Dolayısıyla matematik yok! Onun üzerine kurulmuş dünya düzeni de yok..Ama ben anlayabilirim.anlayabilirim bu sorunu ve o zaman ortaya yaklaşık sayılar çıkar. Yani hiçbir sayı tam değildir. Hepsi tama yaklaşır, ama varamaz. Demektir ki 1,999…9’u bize 2 diye yutturmaya çalışan bir dünyanın çocuklarıyız. Ve dünya da aslında tam gibi görünürken, aslıda irrasyonellik harikası. İşte bu yüzden hayat yoktur. Olsa dahi o da irrasyoneldir! Yani anlamsızdır. Ne bir başlama nedeni, ne de bir oluş nedeni vardır. Evrende uçuşa kocaman bir irrasyonellik. Tabi ki dünyanın bir anlamı olması gerekmiyor. Belki de onu anlamlandıran üzerinde yaşayan akıl sahibi yaratıklardır. Ama onların da bizi getirdiği nokta ortada.!!


     - Ve boşalmanın, seks ne kadar uzun sürerse o kadar zevkli olduğunu düşünerek, hayat ne kadar sürerse ölümün de o kadar muhteşem olacağına inandım. Ve elimden geldiğince hayatla sevişmemizi uzatmaya çalışıyorum. Tek kurtuluşum bu.

     - Belki de bizim gibilerin elinde kalan son şey salakça bir umut. Gelecek saniyelerin üstlerine binerek uçan olaylar bizi ayakta tutuyor. Bütün hayatımız boyunca beklediğimiz ve nereden geleceğini bilmediğimiz huzuru arıyoruz. Ve tükenmez huzur arayışımız hayatta kalmamızı sağlıyor. Aslında yalan söylüyorum. Ben hiçbir şey aramıyorum ve beklemiyorum. Sadece duruyorum. Kaçanı da durduruyorum. ‘Durun !’ diyorum. ‘Gitmenize gerek yok, onlar size gelirler.


     - Biraz içki, biraz seks. Tek ihtiyacımız bu. Belki biraz da uyku...

     - Rüya. Su gibi. Her şekli alan, geçmişi olmayan. Uyanıyorsun. Terlemişsin. Dudağına şakaklarından uzanan tuzlu su hatırlatıyor rüyanı. "Su!" diyorsun. "Tek gerçek!" Sonra tekrar uyuyorsun.


     - Gerçekten hızlı bir geceydi. İşte böyle geceler sayesinde nefes alabiliyorum. Dünya üzerinde böyle geceler de yaşanabildiği için kendimi vurmuyorum.


     - Gerçekten de hikayenin sonuna geliyoruz. Ve çok yükseklerden düşeceğiz. Unutuyoruz. Hissetmiyoruz. İstemiyoruz. Yaptıklarımız, daha çok eski alışkanlıklar. Konuşmalarımız, elli kelimelik bir bulmaca. Çok fazla tanıdık hayatı. Şimdi kusma zamanı! Ama her tükürdüğümüz pislik, yanında bizden bir parça da götürüyor...


     - Hiçbir yere ait olmayanları iyi tanırım. Her yere aitmiş gibi davranırlar. Ama uyuyabilmek için yapmayacakları şey yoktur. Yalanlarını kendilerine unutturmak için...

     - Kendiliğinden geldi acılarım. Yerleştiler içime. Sonra alıştım ve kabulendim. Sanki dünyada başka türlü bir hayat yaşanamazmış gibi...

     - Şimdilik hayattayım. Korkmaya gerek yok! Günahlarınızı ben unuturum. Siz işlemeye devam edin...


     - Belki de tek sorun şuydu: biz ne istediğimizi bilememiştik hiçbir zaman. Ve dolayısıyla her şeyi deniyorduk. Belki görünce istediğimiz, uğruna yaşadığımız şeyi hatırlarız diye.

     - Beni kim kurtaracaktı. "Kurtuluş " dedim. "Ankara'da bir mahalle". Fazlası değil. Belki bir de Bob Marley'in en iyi şarkısı. Daha fazla düşünmeye gerek yok. Adı her yerde, kendisi yok. Kurtulmaya gelmiyoruz bu dünyaya. Daha da saplanmak için buradayız. Dibine kadar. Onun için çürüyor bedenlerimiz ölünce. Mısırlılar uğraşmış efendileri kurtulsun diye. Ama nafile. Çaresi yok. Kurtuluşu beklemek yararsız. Gelmez çünkü. Kontenjan dolmuş. Biz daha çok kötülüğün sınırlarını zorluyoruz. Ne kadar iğrenç olabileceğimizi araştırıyoruz.


     - Doksan yaşındaki şirin nineler dünya üzerinde yaşayan en kötü insanlardır ve ayni zamanda en çok acı çekmiş olanları... Gerisini düşünmeye gerek yok. Mucizeler bitti. Doğmak yeterince mucizevi. Başka bir tane daha beklemek aptalca. Ölmek de ikincisi. Bunların arasında da hiçbir şey yok. Kimse beklemesin...


     - Gerçekten de konuşularak yapılmayacak iş yoktur. İhtilaller çıkartılabilir, birileri aşık oldurulabilir ve hatta intihar ettirilebilirdi. Konuşarak her şey yapılırdı. Ve bana çok komik geliyordu. Birisinin ağzından çıkan, üç yüz kilometre uzakta doğmuş başka birine hiçbir anlam ifade etmeyen kelimeler dünyayı yönetiyordu. Bir sürü harf, ses, cümle, tiyatro, şarkı sözü...Kendinizi öldürtmeniz için bir grup manyağın arasına dalıp hepsinin annesine oral seks yaptırdıktan sonra kırbaçlamak istediğinizi söylemeniz yeterli olurdu. Ve ağzınızdan kopan sözleri yanlışlıkla söylemiş de olabilirdiniz. Ama yok! Karşınızda ağzınızdan çıkan her sese bir anlam vermek için yanıp tutuşan bir gerizekalı sürüsü varken böyle bir ihtimal olamaz onlar için. Kelimelerle ne kadar çok yapılacak şey var. Biraz uğraşmak yeter dünyanın bir yarısını diğer yarısına satmak için. Ve çok aşağılık bir durum. İletişim diye bir şey yok. Fazla iyimser bir kavram. Hayatı renklendirmek için. Kim bilebilir kimin bir lafı inanarak söylediğini. Ya deliyse konuşan. Ya ne dediğini bilmiyorsa. Ya bir yalancıysa…


     - Hissedilerek söylenenler yalnız gelmezler. Önlerinde ve arkalarında bir sürü anlamsız cümle olur. Önemli olan hepsini elekten geçirip doğru olanları bulmaktır. Geriye sadece hareketler kalır. Davranışlar.


     - Tek diyalog bedenler arası kurulandır. Sertleşmiş göğüs uçları ve benzer belirtiler yalan söylemesini engeller. Konuşarak bir yere varılamaz.

     - Ve insan yeni oyun arkadaşları arıyor. Tanımadıklarıyla oynamak. Daha heyecanlı. Onu da tanıyayım, bırakırım peşini. Fazla sürmez, ondan da nefret ederim.

     - Yaşayan en karmaşık ruhum. Ülkemin ulusal marşındaki gibi "hangi bilim, hangi güç beni çözecekmiş şaşarım". Ruhumdaki düğümler fazlasıyla sıkı. Kimsenin onları çözecek kadar ince tırnakları yok. Bense çoktan vazgeçtim tırnaklarımı uzatmaktan. Kendimi bilmeyi bıraktım.


     - ”Benden” dedim . ”Bir tane yollamış yeryüzüne. Çiftleşip çoğalmamam için. Sadece bir tane. Altı milyarda bir!! Çoğalmadığımız takdir de yapabileceklerimiz yaratıcının mantığına aykırı olacağından, cehennemi dünyaya taşıyacağımızdan, gece gündüze karışacağından sadece bir tane yollamış benden...


     
- Doğru zamanda dünyaya gelmiş olsaydı, sıkıntıdan, bir peygamber ya da büyük bir siyasi lider olabilirdi.


     - Yalan ancak ayrıntılarla gerçek olur. Birini kandırmanın en iyi yolu ayrıntılardır. Doğal olarak bu ayrıntıların sayısı arttıkça, daha sonra anımsanması gerekenlerin de sayısı artar. Ama birine bir öykü ancak bütün ayrıntılarıyla anlatılmalı, yoksa inanmaz.


     - Hiçbir şey kalmadı. Tabii unutmadan, en büyük sosyal kurum olan dinle ilişkimi çoktan kesmiştim.




          - Ne ölüm, ne de hayat! Hiç biri kovalamıyor beni rüyalarımda. Hiçbirinin eli bana değmiyor. Çünkü ellerim ceplerimde hiç olmadıkları kadar. Varlığıma nedensizlikten delirdim ben. Hiçbir nedeni kendime yakıştıramadığımdan. Hepsini giydim. Hiçbiri olmadı. Hepsi dar geldi. İnansaydım herhangi birine, uğruna gerekirse dünyayı kan gölüne çevirirdim. Okyanuslar kırmızı olurdu. Pıhtılaşmış kanlardan siyah dağlar yükselirdi. Ama inanamadım. Bir türlü inanamadım.. Bütün hayat bir ilüzyon.






     - Kendime yeterince zarar veriyordum. Ve bir de dünyanın vereceği zararları ortadan kaldırmanın imkanı olmadığına göre, yoklarmış gibi davranarak yalnızlığı seçmek en doğrusuydu...


     - Ayağa kalkıp, vücuduma yapışmış kumlara çöldeki dostlarından daha şanslı olduklarını hatırlatıp onlardan kurtulduktan sonra kıyafetlerimi topladım.





     - Onun sorunu kulaklarıylaydı. Çok fazla duyuyordu. Söylenmeyenleri dahil her şeyi! Uykusuzluktu kulaklarının hassaslığının nedeni. Halbuki çevresindekiler o güzel yüzünü beğeniyle seyrediyor ve ilginç tavırlarını bir çeşit seksüel hayranlıkla izliyorlardı. Kimsenin bir alıp veremediği yoktu Kinyas'la. Ama telaffuz edilmeyen her sözü duyduğu için sinirleniyordu. Kendisinin arkasından konuşacak tek insandı yeryüzündeki.


     - Kaldırımlar güzel. Ama bir de üzerinde yürüyen şu insanlar olmasa!


   
 - Yüz kişi arasında fark edilecek kadar güzel olduğumu biliyorum. Konu bu değil. Konu beynimin kolestrolü. Herkes kalp krizi geçirir, benimkisi tıp tarihine geçecek. Beyin krizi!


     -
Biz dünyanın muhteşem, harika yerlerini bilmeyiz. Harika yerler yoktur çünkü. Harika insanlar vardır! Biz onları tanır ve hatırlarız. Kokularını alırız...


     - Ama bil ki, zihnin cehennemindir. Sonsuza kadar yaşayacak. Senin gibi. Öldüğünde ise, sen orada olmayacaksın ne yazık ki!


     - Sonsuz yalnızlığım eşsiz bir heykeldi artık. Hatasız bir anıt. Mermer bir başyapıt. Dünyanın sekizinci harikası!


     - İlk defa zor uyumak. Gerçekten zor. Benim vicdanım hiç olmadı ki! Ne sızlıyor böyle içimde? Ne engelliyor kendimden geçmemi? Bazıları kolsuz doğar. Ben vicdansız gelmişim dünyaya. Vicdansızım.


     - Ne yapmak istediğini bilmemek kadar acı verici bir şey daha yoktur. Ne istediğini bilememek insana verilmiş en yırtıcı işkence türlerindendir...


     -
Sorarlarsa "Ne iş yaptın bu dünyada?" diye, rahatça verebilirim yanıtını: "Yalnız kaldım. Kalabildim! Altı milyarın arasına doğdum. Ve hiçbirine çarpmadan geçtim aralarından..."


     - Kendimi toparlamalıyım. Hayalini kurduğum huzurdan kilometrelerce uzaktayım. Sıraya sokmalıyım düşüncelerimi. Mümkünse alfabetik bir sıraya.


     
- Nereden biliyorsun bardağı taşırmak için sadece bir damla daha gerekmediğini?


     - O kadar istemiştim ki zihnimi parçalamayı, daha önceleri çok zor vazgeçebileceğimi sandığım insani zayıflıklarımdan, eski derisinden kurtulan bir bukalemun gibi kopuyordum.


     - Bu kadar kan akmasına gerek kalmazdı eğer birisi çıkıp benimle ölene kadar ilgileneceğini söyleseydi. Biri çıkıp da bana aşık olsaydı...


     - İnsan, hiçbir şeyi değil, her şeyi bildiği için mutsuz. Ben her şeyi biliyorum. Ve bunlar, yürürken dengemi bozacak kadar ağır geliyor. Tek isteğim kurtulmak hepsinden, bütün bilgilerden, bütün düşüncelerden.


     - Oysa hayat, her bölümünde ayrı bir hikayenin döndüğü neşeli bir dizi değil, sonunda herkesin öldüğü ve katilin bulunamadığı sıkıcı bir filmdi...


     - Anita'ya onu sevmediğimi anlatmanın başka bir yolu var mıydı? Evet, belki kalbimi ve penisimi yerlerinden söküp, "Tamam, al bunları. Git, ileride oyna!" diyerek de halledebilirim sorunu ama yanımda steril bir neşter yoktu.


     
- En tepesine varamayacağım bir kuruma, en aşağısından başlamak anlamsız gelmişti.


     - Sadece, mümkün olduğu kadar en az sayıda insana muhtaç olmanı istiyorum. İnsanlar iyi değildir Anita!


     - Öyle bir karşılaşmaydı ki bizimkisi, hayatlarımızdaki boşluklar bir anahtarın deliğine girmesi kadar eksizsiz dolmuştu.


     
- Hayatımda ilk defa, varlığım bir başkasının varlığına bağlıydı. Ve o kişiyi de ben seçmiştim.


     - Her şeyi bildiğini sanıyorsun, ama benim gibi bir kadının hissedebileceklerinden zerre kadar haberin yok! Senin için üzülüyorum. Mutlu olmayı tercih etmeyen herkese üzülüyorum.


     
- Zevk ve acı. İsimlerinden de, hissettirdiklerinden de emin olduğum kavramlar. Hayatımı bir hayvan gibi yaşadığım günlerde boynuma taktığım tasmanın üzerindeki elmaslar. Zevk ve acı. Hayatın anlamı. Merak edilir, sorular her yerde. İşte söylüyorum ! Hayat, ölene kadar hissedilen zevklerden ,çekilen acılar çıkarıldığı zaman geriye kalandır. Hayat = zevk-acı. Sonuc pozitifse yaşamışsındır hayatı. Negatifse ölmüşsündür doğduğun gün. Tabi bir sıfır ihtimali var. Bu durumda ise zamanın yetmemiştir hayatı anlamaya. Erken ayrılmışsındır partiden, göremeden sonunu. Böyle düşündüm yıllarca. Ne kadar eksi oysa! Ne kadar ilkel. Ne kadar korkunç. Nasıl, sadece iki zıt elektronik sinyalin bütün varlığına hakim olmasına izin verilebilir?..Sorular Çinliler gibi. Milyarın üstünde.


     - Bilmiyorum... Kimse bilmiyor. Ben ne yapıyorum? Eğer bir kerpetenle teker teker çekilseydi dişlerim, belki vermezdi bu kadar acı. Ama yavaşta olsa farkına varmak aslında hiçbir şeyin değişmediğinin, canımı yakıyordu sanki bir terzinin iğnelerini yutmusum gibi...Üşümeye başlamıştım. Titriyordum. Dişlerim birbirine çarpıyordu... Soğuktan değil, bedenimdeki yedi deliğin yaptığı cereyandan üşüyordum. Aklımdan hızla cereyandan üşüyordum. Aklımdan hızla geçenlerin rüzgarından üşüyordum.


     - Kendimde duyduğum nefretin seviyesi ölçülse, elbet bir madalya olurdu boynumda. Sadece hala nefes alabildiğim için yaşıyor olmayı kendime yakıştıramıyordum... Benim sorunum, hayatı kendime yakıştıramamam oldu. Ben yakışıklıydım ama o değildi!


     - Çünkü o içimdeki şeytanları uyandırıyordu. Beni, mutsuzluğa ve acıya mahkum eden şeytanları...


     - Sevebileceğimi hissediyorum, insanları. Normal bir insan gibi çalışıp para kazanabileceğimi... Sonra umutsuzluk birden gözyaşına dönüşüyordu. Birkaç damla döküyordum, cama sıçrayan. Hayır, diyordum. Hiçbirini bulamayacaksın.


     - Uyku. İnsana verilmiş tek mucize. Kendinden geçmek. Gözleri kapatıp huzura dalmak. Ve uyanıldığında yeniden başlamak. Tek ihtiyacım buydu.


     
- Yarın, bugünü yaşanılabilir hale getiriyordu. Kendimizi bir binanın tepesinden hep beraber boşluğa bırakmayışımızın tek nedeni yarındı!


     - Lotonun çıkma ihtimalini, aşık olunacak insanla tanışma ihtimalini içinde barındıran o sihirli sözcük: yarın.


     - En boktan hikaye bile aynaya anlatılırken iyi gelir!...


     - İçi ne kadar doldurulursa doldurulsun, yine de hafiftir hayat. Çünkü altı deliktir. Delikse ölümdür! Bütün kazançlar bu delikten kayıp gider.


     - Kafam, bir politikacıdan il olma sözü alacak kadar kalabalıktı.


     - Hepsi birer labirent. Onun için sevmedim ben insanları. Çünkü girince içlerine, nerelerinden çıkacağım belli değil. Belki kıçlarından, belki gözlerinden...


     
- Pollyanna, benim yanımda eroinman bir orospu kadar umutsuz kalırdı!


     - Gülümsüyordu yine bana bakarken. Mutluluk buydu. Gülerken dondurulmuş ve hep öyle duran bir yüz.


     - Sevgiyi, dostluğu, çalışmayı bazen hiç anlamıyorum. Bunlara, ölü anlar ismini taktım. Bütün heyecanımla bir işin başındayken ya da iş çıkışı gittiğim barda bir arkadaşımla sohbet ederken birden hiçbir şey duymaz oluyorum. Bütün sesler kesiliyor. Ve okyanusu duymaya başlıyorum. Baş döndürücü dalga seslerini. Sadece kıyıya vuruşlarının bile, deniz tutan bir adamı kusturacak kadar düzenli seslerini.


     - İnsanın tek gerçek özgürlüğü yalnızlığıdır. Ve yalnızlığı küçük düşürense bağımlılıklardır. Aşklar, alkol, nikotin, ahlaki değerler, uyuşturucular... Hepsi de birer pranga olabilir her an, insanın ayağına. Zevk veren prangalar. Ortak özellikleri, varlıklarının verdikleri zevkin uzun bir süre sonra hissedilememesi, yokluklarının ise derhal kalpte bir ağrı yaratmasıdır. Bağımlı insan atlı karıncaya binmiş gibidir. Ne bir varış noktası, ne de bir ilerleme vardır hayatında. Herkes ilk başladığı yerde, midesi kaldırana kadar döner durur... İnsanın kendiyle mücadelesi, bağımlılıklarını yok etmesiyle başlar. Yıllarca uğraştım hepsinden vazgeçmek için. Yıllarca teker teker vücudumu ve beynimi kaplayan bu kabukları soydum. Ama her erken koparılmış kabuk gibi izleri kaldı zihnimde. İnsanı hayvan yapan bağımlılıklardan tamamen kurtulmanın tek yolunun ölmek olduğunu geç de olsa anladım.