4 Ekim 2015 Pazar

İkircikli Biricik * İlhami Algör

     - Ben
     Adım lazım değil. Çok gerekli ise "beyhude işlerin pir'i" diyelim. Geceleri ruh çağırır, sabahları geç kalkarım.


     - Gece çalışırım. Kafam gece çalışır. Gece hayaller, hayaletler gelir.


     - Gittiler.
     Geriye gecenin kendisi kaldı.
     Geceyi severim. Gece de beni seviyor. Ya da gecenin beni sevdiğine inanmak hoşuma gidiyor. İnsan sarıldığı, sarındığı bir şeyin kendisini itmesinden hoşlanmaz.


     - Masa başındayım. Kağıt kalem vadisinde. Bir şey yapacağımdan değil. Kağıda bakarak ruh çağırıyorum. Kendi ruhumu. Ya da kendime bir ruh.


     - "Belirsizlik vaadkar bir aralıktır," diyor bir tanıdığım, "bazı insanlar o aralıkta yaşamayı sever. Böylece kendilerini oyalar, oluşlarını ertelerler. Kendini kandırmak da insani bir hal'dir."

     
"Nasıl yani?"

     "İnsanın kendisi olduğunu sandığı kişi, bir ölçüde kurgu olabilir. Şartların dayattığı tercihlerin kurgusu."


     
- "Zamanın geçtikçe iyi şeyler getireceğine inanmıyorum. Zamanın iyi şeyler getirmek gibi bir derdi olduğuna inanmıyorum. İleride bir yerlerde iyiliğin bizi beklediğine inanmıyorum. Hayatın tekamül, gelişim, inkişaf, ilerleme diye kendinden menkul bir mecburiyeti olduğuna inanmıyorum... Meğer ki dünya denilen gezegen esasen bir yürüme bandı imiş. Meğer ki her şey bizim kuruntumuz imiş. Yürüme bandı üzerinde gelip geçen bir vakit'e "hayat" demek, ancak böyle bir kuruntu ile mümkün imiş."


     - Gün gelir, zaman aşar da manasızlığımızdan kurtuluruz diye umduk. O umma an'ı içinde, zamanın getiren değil de götüren bir şey, bir kayık olmasını diledik. Kayığa binesimiz geldi. Öte yandan bana, bir kuzu ile kayığa binip gitmenin henüz vakti değil gibi geldi.


     - Geri gelen an'ın; gelirken getirdiklerinden kaçmak istedim.


     - "Geçmiş geri geldikçe beni mutsuz ediyor ise geçmemiş midir? Hala burada benimle mi yaşamaktadır? Zaman yolculuğu dedikleri? Yolcu, zaman'ın kendisi de, yolculuk mekanı ben miyim? O esnada kalbim neden yanıyor? Arz ederim."


     
- Uyandığımda
     Kalbimin yerinde kuru, kavruk bir boşluk vardı. Tedirgin oldum. Kalktım, yatağın kenarına oturdum. Çıplak ayaklarımı gördüm. Yabancıydılar. Yadırgadım.


     - Yediğim haltları yazmakla görevli kayıt meleği, işbaşı yapmış çalışıyordu:
     "Kırk küsur yaşına girdiği gecenin sabahı -akşamdan kalma bir halde- kalbi olmadığı hissiyle uyandı. Çıplak ayaklarını, ayak başparmak kemiği çıkıntısını gördü. Kendisi sandığı kişinin başka biri olduğu hissine kapıldı."


     
- "Gökyüzü karışıksa kuşların işi," dedim içimden.


     - Yeni bir hayat kurmak... Nasıl oluyordu? Önce fikir mi geliyordu? Yoksa tesadüf sizi fikrin önüne mi getiriyordu? Yeni bir hayat için mutlaka, kuvvetli bir rüzgar mı gerekiyordu? Önceki hayatınız artık "eski" mi oluyordu? Eski olanın hükmü kalmıyor muydu? O vakte kadar boşuna mı yaşamış oluyordunuz?
     Bilemedim. Şehir barajı doluluk oranlarını gösteren grafikleri ve su faturalarımı hatırladım. Musluğu kapatıp çıktım.


     -"Teşekkür ederim. İncittiğim için özür dilerim. Esasen bende oldum olası, 'ulan bu hayatta bir şeyler eksik' duygusu vardır: İçimde bir yerlere yapışıktır. Yapıştığı yerde, kel şahısların zaman zaman ellerini enselerine götürüp 'acaba pencere mi açık?' diyerek sağa sola bakınmaları gibi davranışlara sebep olan sürekli bir esinti vardır. Bu ruh keli bende mi var veya hayat mı böyle? Bilemedim? Bu soruya bir cevap bulamadım, bulup da tamam olamadım. Sizi mesud edemedim. Sizi de benim bu hallerim sarmadı..."

     - "Niye kapı ağzında oturuyorsun?"
      "Kapı ağızlarını severim. Her an kaçıp gidebilmek ihtimalini diri tutar,"


     - "Sen hep beni mazideki halimle tanırsın/ Hala bilirim aşk ile bekler inanırsın."

     - "Başka türlü düşünürsem hayatım değişir mi acaba?" veya "Hayatım değişirse başka türlü düşünür müyüm?"

     - Hiç
     Evlenmedim. Beni kimse almadı. Evde kaldım da diyebilirim. Çoluk çocuğum yok. Ne kızımın regl'i, ne oğlanın sünneti. Ne hafta sonları veya bayram günleri eltiler, bacanaklar ne diğerleri. Ne de bilmem kimin düğününde "yarım altın takmalıyız, onlar bizim oğlanın sünnetinde yarım taktıydı," şeysi.
     "Kurban" dedikleri, bir canlının boğazını kesmedim. Kesmem de. Araba kullanmasını bilmem. Tali yollarda az buçuk sürmüşlüğüm vardır. Arabam olmadı. Heves etmedim. İyi tarafı da, yay kaldırımına park etmedim.


     - "Hayırdır," dedim. "İşaret mi bu?"
     "İnançsızlar kendi işaretlerini kendileri oluştururlar," dedi iç sesim.


     - "Napıyorsun bununla?"
     "Oynuyorum."

     Gülümsedi.
     "İnsanoğlu, kalp ilişkisine hikaye kondurmuşsun. Sana ait bir hikaye gibi duruyor?"
     "Evet."
     "O da mı oyun?"

     Derine iniyordu. Duraksadım. İki yolum vardı. "Dil Oyunu Çıkmazı"na girer, metafor, mecaz, top sektirirdim. Kurnazlık, zeka, esasen bir bilmezlik hali olan çok bilmişlik ile oyalanırdım. Ben oyalanırken dünya başka bir şekle girerdi. Dönüp kapımı çalardı. "Kim o?" derdim. "Sen oyalanırken, başka bir şekle girmiş olan dünya," derdi kapıyı çalan.


     - "Evet oyun. Bende kalmış bir derdi sağaltmak için uydurulmuş bir oyun."      " Doğrudan bir derd ama telafisi dolaylı."      "Vay be..."      Şaşkınlığımın ağzımdan çıkış şekline şaşırdım.
     "Çok net ifade ettin."
     Hakikaten de "doğrudan bir derd ama telafisi dolaylı" cümlesi, bir an bir şeyi yanlış yaptığımı hissettirdi bana. Bir şeyler sezdim ama bağlayamadım. O esnada biraz dalmışım.
     "Olay mahallinde misin?"
     "Evet ama izi kaybettim."
     "Bir mesele var diyelim, ruha ağırlığı, maliyeti var, onunla baş etmek için bir tür kıvırtma teknikleri geliştiriyoruz... Diyebilir miyiz?"
     "Diyebiliriz."
     "Niye yapıyoruz.?"
     "Ben henüz ne yaptığımızı kavrayamadım..."

     Şöyle bir baktı, "Kuyu senin, nasıl indiysen çıkarsın," dedi, "veya yatay geçiş bulursun."


     
- Bakarken ne düşündüğünü merak ettim. Sussam belki dünya daha güzel bir yer olurdu ama dilimi tutamadım.
     "'Doğrudan bir derdim vardı, telafisi dolaylı' yazsam mı acaba?"

     - Bir hayal çağırdım. Mümkün ise deniz gören bir hayal. Belki vapura biner adaya giderim. Hava güzel olur. Dışarıya, arka güverteye otururum.


     - "Mahcup olacağınız şeyleri yapmayın. Ayrıca derin teessür hallerinde vücud gayri iradi davranışlar geliştirilebilir. Hiç olamadı mı size?"
     "Olmadı. Ben sizinki kadar teşekküllü ve oturmuş bir hayat kuramadım."
     "İstemediniz mi, beceremediniz mi?"
     "Beceremeyeceğimi düşündüm."
     "Neden?"
     "Becerme gayretlerinin nasıl tarumar olduğunu gördüm. Beyhude kalıyor çabalar."
     "Karamsarsınız."
     "Bir yönüyle evet."
     "Bir idealiniz de yok..."
     "Küçük bir şerh ile evet."
     "Nedir şerhiniz?"
     "Henüz yok fakat belki ihtiyaç olur, ihtimal olarak kenarda bulunsun."


     - Sabah
     Garip bir duygu ile uyandım. Kalbim yerinde değildi. Ayaklarıma baktım. Yabancıydılar.


     - "İnsan ruhu bazı durumlarda incinir. İncinen yerde derd oluşur, oraya yerleşir. Derd, kendi zekası olan bir virüs'tür. Yerleştiği yerden sürekli bir şeyler fısıldar. Bazen fısıltı yoğunlaşır. Yoğunlaştıkça ruhu yakar. Ruhun sahibi, biraz derdinin karakterine biraz da kendi huyuna suyuna göre bir çare bulur. Bu çare, fısıltının kaynağına inip, yakasını tutup 'ne diyorsun hemşerim?' şeklinde doğrudan bir yöntem olabilir. Diğer yöntem ise fısıltıyı duymazdan gelmektir. Kıvırtma teknikleri burada devreye girer. Fısıltıyı duymazdan gelen izahlar, kabuller üretir. Kabullerine inanır. Edebiyatı dahi olan insani bir haldir. Ve bazen edebiyat, kıvırtma tekniklerinin en incelikli biçimlerinden biridir."

     - "Kadını elinde nasıl tutacağını bilmeyen adam" lafı tanıdık geldi. Kadını elinde tutmak niye? Başkası almasın diye mi? Bilemedim.
     "Sıkı sıkı sarmalanmak diye bir beklenti olamaz mı?" dedi iç sesim.
     Yüz vermedim. Kitaba döndüm:
     "Böylece duyguları, düşünceleri, bedeni de dahil kendisi ya da kendisi sandığı kişi, çürüyen ve çürürken dönüşen şeyler gibi ucu açık, belirsiz bir yarına mayalanıyordu. Durduğu yerin ıslak bir gölgelik olduğunu, orada kaldıkça gölgenin koyulaşacağını biliyor, buna rağmen yarasını yalamaya mecalsiz bir köpek gibi gölgede durmaya devam ediyordu."
     "Köpek" kelimesi ağır geldi. Gocundum.
     "Kibarım benim! Kadına kimseyi elinde tutmak istemediğini, 'elinde tutmak' fikrine inanmadığını açıkça söylemez. Bunun yerine ilişkide yetersizliğini kabul ile kendini sorgulayan adil, vicdan sahibi adam rolünü tercih eder. Kendini çarmıhlara gerecek kadar rolü abartır. Kendini yerin dibine batırarak, yolunda gitmeyen şeylerin sorumluluğunu üstlenerek meseleyi hallettiğini sanmaktadır. Oysa kadını bir tür sessiz şiddetle itmekte, yalnız bırakmaktadır. Kadına lazım olan bu değildir."

     - İnsanın
     Kendi içinde ikinci bir ses barındırması, ses'in söylediklerini dikkate alması hatta onun ile sohbete girmesi ve bazen zıtlaşması, çoğu kimse için "Allah, Hızır ve Odin, akıl fikir versin" durumudur. Ben böyle düşünmem. Herkesin bir iç sesi vardır. İç'i olanın sesi de vardır. İç'ini bastıran sesi de bastırır. Bastırılmış ses, hayat boyu çıkmasa bile son nefes olarak çıkar.


     - İnsanın ruhen oyunbaz olanı olmayanından ayırt edilir oldu.


     - "Bu dünya şeytanın dünyası, Allah karışmıyor,"

     - Tatsız bir his, bumerang derler dönüp dolaşıp sizi bulan zımbırtı gibi geri geldi.
     Teşekkür ile cevapladım. Telefonu kapattım. Bumerang gitmedi, bende kaldı.


     - "Bilmediğim şeyler değil..."
     Yine kelime biriktirmeye başladı.
     "...acı nasıl bir şey ise dönüp geri geliyor. Zaman her şeye ilaçtır derler, fakat..."
     "Palavra,"
dedim içimden, zamanın ilaç olmasına dair.


     - "Efendim, ben esasen bir işgüzar, beyhude işlerin pir'iyim. Durduk yerde bir merak'a kapılır peşinden giderim. İyi bir huy değildir. Yani görünürde bir getirisi yoktur. Görünmez getirinin de bu devirde bir manası yoktur."

     - Kapı önü
     İki adım attım, üçüncüyü atamadım. Ne olduğunu bilmediğim bir zımbırtı beni tuttu. Yol ortasında kazık gibi dikilmek, bir yaştan sonra makbul bir davranış değildir. İki adım kenara çekilip "Beni duraksatan nedir acaba?" salıncağına bindim. Salıncağı severim. Bazılarına göre kafa karışıklığıdır. Bence değil. Kendine bir ruh arama hali diyelim. Bir ruh'un olmadığı için değil. Belki bir ruh yetmediği için. Veya bir an durup bir şeyleri sindirmen gerekiyordur. Her ne iseler onlar.


     - Ravel- Bolero


     - Yine yeni yıl geldi
     Yılbaşı, doğum günü gibi özel günlerden kaçarım. Etrafta oluşan, "eller havaya" coşkusundan kaçarım. Ruhuma sıkıntı basar. Kendi başıma takılmayı tercih ederim. Huysuzum diyelim.


     - "Hayat hakkında fikrim yok... aynen böyle yaz."


     - Herkes aranmak, dış dünyadan bir ses duymak ister. Sadece iç dünya ile yürümüyor hayat.


     - "Ev'e dönmek istemiyorum," dedim ruhuma, "tanıdık bildik mekanlara, her zamanki hayatıma dönmek istemiyorum."
     "Beni takip et,"
dedi.


     - Aramızda sessiz, görünmez bir engel vardı. Konuşamıyorduk. Biz susar isek, fısıltılar konuşurdu. Hadi ben takıntılı biriydim. Takıldığımda içime döner, olay mahallini kazardım. O niye tutuktu?


     - ...Veya geçmiş meğer geçmemiş ise, bir acı şeklinde ruhlara takılıp kalmışsa, acıyı sağaltılması umulan adalet kara trene binmiş hiç gelmemişse, geleceği de yok ise, bir çocuk dünyayı iç çekilen bir yer olarak tanımışsa, elinizdekilerin birdenbire yok olabildiği, kimsenin ağzını açıp yok olmalara, edilmelere itiraz edemediği bir hayatta elde tutmak diye bir şey'e inanmamış ise...


     - Hayattan bir şeyler bekleyen birisi olarak pazar günleri benim için hayatın akmadığı, donduğu sıkıntı günlerdir. Hayattan ne beklediğimi bilmem. Önemli değil. Bana zamanın akışkan hali lazım. Burada ikircikli bir durum var.
     Hayatın nehirvari akışkan bir şey olduğu ve akar iken bana bir şeyler getirebileceği kabulu ile "valla ne beklediğimi bilmiyorum, zaten bir şey beklemiyorum," cümlesi.


     - "Bütün insanlar aynı 'şimdi'lerde var olmazlar..." Peter Burke, Kültür Tarihi


     - "...Gece alışkanlığını vururken,/
     her yalnızın talihsiz alnına..."
Nilgün Marmara, "Niye koşmalı sanki?"


     - "gözlerim karmakarışık, körüm ben" Gülten Akın, "Güz"
   

29 Temmuz 2015 Çarşamba

Mutluluk * Zülfü Livaneli

     - Bu olayı zihninin ulaşılamayacak kadar derin yerlerine itmişti ama herkes bilir ki insan düşlerine söz geçiremez.


     - Metanoya, kendinin ötesine geçmek, kendini aşmak, kendi olmaktan çıkmak.


     - Bütün sorun "kendi" kavramındaydı zaten. Ne demekti kendi, kendisi, ben?


     - Yolumuzu şaşırdıkça, alışkanlık denen ılık kaplıca sularının içine gömülüp rahatlıyorduk. Sonunda bize yol gösteren şey; evde her zaman oturduğumuz koltuğun aşina yumuşaklığı, gözü kapalı çevirebildiğimiz banyo musluğu ve başımızın yastıkta bıraktığı iz oluyordu. Kendi egemenlik alanını belirlemek için ağaçların altına sidik fışkırtıp sonra kendini bu sidiğin sınırları içinde güvenli hisseden köpeklere benziyordu insanlar da; aşina kokular ve aşina eşya arasındaki bir mutluluk formülü.


     - İnsan kendi olmaktan çıkabilir mi, bambaşka bir kişiye dönüşüp başka bir hayat yaşayabilir mi?


     - Sürekli patinaj yaptığı duygusu çöreklenmişti içine. Hiçbir işe yaramayan, geveze, değersiz ve korkak bir adam olarak görüyordu kendini.


     - "Böyle bir hayat bana göre değil. Önceden çizilmiş, kısıtlı, boktan hayatlar. Ben hayattan başka şeyler bekliyorum."
     
Bunun üzerine, "Ne bekliyorsun?" diye sormuştu İrfan.
     "Bilmiyorum" demişti Hidayet. "Zaten işin güzel tarafı da bu değil mi! Hayatın karşıma ne çıkaracağını bilmiyorum."


     
- Deniz dibinde ayakları yosunlara takılıp da soluksuz kalmış, sonra dibe vurduğu bir tekmeyle yukarıya yükselip ışığa ve temiz havaya kavuşmuş bir insan gibi temizlenecek, arınacaktı. Bütün zayıflıklarından, korkularından arınacak, hayatını değiştirmenin o hiçbir şeye benzemeyen zevkini tadacaktı.


     - Kimse hayatından memnun değil. Herkes derin bir huzursuzluk içinde kıvranıyor; daha iyi bir hayata ulaşmak istiyor ama o yeni hayatın ne olduğunun da farkında değil. Tarifi yok; dolayısıyla toplumun mitolojisi ve ideali de yok. Bu yüzden bir nehrin suları bizi önüne katmış götürüyor. İnsanlar akıntıdan kurtulmak için kıyıdan sarkan dallara tutunmaya çalışıyorlar.


     - Özgür bir adamdı artık o; hiçbir kurala bağlı değildi, insanlar için konan bütün kurallardan istifa etmiş, tek başına kalmayı ve kendi metanoyasını aramayı seçmişti. İçten içe başardığı işle gururlanıyordu. Herkesin aklından geçirip de kimsenin yapamadığı bir şeydi bu ama kendisi özgürdü artık; tepesinde uçan ve masadan bir şey kapmaya çalışan martı kadar özgür. Ege Denizi'nin ortasında tek başına, bilinmezlerle dolu hayatının getireceği maceralara kadeh kaldırıyordu. Yine kitap kurdu yanı depreşti ve elindeki kadehe bakarak, "Ey şişelenmiş şiir!" dedi. Baudelaire'e de bi selam yollamıştı.


     - Sadece kendi çıkarını düşünen küçük bir bencilsin sen, hem de korkak bir bencil! Hayatındaki her şey sahte. Hep başka insanların seni nasıl gördüğüne göre yaşadın. Çünkü kendin olmaya cesaretin yoktu.


     - "Sen sen ol, nihilizmi hafife alma. Kendi kendini yeterince dinlersen, dünyada sana en yakın düşünce biçiminin nihilizm olduğunu görürsün zaten. Bugüne kadar hiçbir şeye bağlanmama, hiçbir şeye inanmama, ülkeyi kasıp kavuran ideoloji ve inanç türlerinin tamamıyla alay etme, kalabalıkların içinde eğlenir gibi görünüp içten içe çevrendeki herkesi aşağılama senin huyların, unuttun mu?"


     
- Zihni iyice karışmış olmalıydı ve şimdi bu pırıl pırıl mavi gökyüzünün altında gece yaşadıkları, saçma sapan görünüyordu kendisine. İyi ki bu "buhran"a kimse tanık olmamıştı. Aşırı duygusallık, aşırı tepki verme, aşırı edebiyat tutkusu, aşırı içki, aşırı ilaç... Kısacası aşırı giden her şey neden olmuştu buna.


     - "Böyle bir ülkede doğmak için ne günah işledim acaba?" diye düşünürdü sık sık. Profesör'ün ne milli bir bağı vardı, ne dini ne de ideolojik. Çoktandır hayatında "değer" olarak algılayabileceği hiçbir şey olmadığını biliyordu.


     - Ölüyorum dostlarım
       Bu kez son durak
       Ama beğenmezsem geri gelirim
       Ölümü de öğrenmiş olarak! ROBERT FROST


     
Elvis Presley - Are You Lonesome Tonight


     - Erik Satie: Gnossienne No. 1, 2, 3


     - Böyle düşünmeyi seviyordu: kendi içindeki uçurum!


     - İnsanoğlu, çevresindeki koşullara uyum göstererek hayatta kalma becerisine sahip bir bukalemundu. Ama bazen kendisi gibi beceriksiz bukalemunlar da çıkabiliyordu ortaya. Çevresine uymak için her türlü gayreti gösterip de bunu beceremeyen ve rengini bir türlü bulunduğu ortama uyarlayamayan bir bukalemun: beceriksiz bukalemun!


     - "Bu evde televizyon yoktur ve hiçbir zaman getirilemez, radyo da yoktur, eve gazete sokmak da yasaktır. Hele politika konuşmak asla hoş görülemez. Moda şarkılar söylenemez, ünlülerden söz açılamaz. Futbol takımı tutulamaz, maç sonuçları alınamaz. Aptallar ülkesinin bu evin içine sızmasına izin verecek hiçbir davranışa izin verilmez."


     
What Shall We Do With the Drunken Sailor


     - İçinde hemen hemen hiçbir kaygı ve korku kalmamıştı. Bu kararlı ve sakin haline kendisi de şaşıyor ama bir yandan da bundan çok hoşlanıyor, içinde büyük bir gücün biriktiğini duyuyordu.


     - "Yenildim." diye düşündü. İşin tuhafı bu düşünce bir kez daha içine mutluluk verdi. Yenilginin ve teslim olmanın mutluluğunun hiçbir şeye benzemediğini düşündü. Artık ihtirasla kıvranmalar, korkular ve zehirli sorular dönemi bitmişti. Yıllardır kuşatma altında olan kalesini, daha güçlü olan orduya teslim eden bir komutanın huzuru kaplıyordu içini.

16 Temmuz 2015 Perşembe

Paris Sıkıntısı * Charles Baudelaire

     - "Söyle, anlaşılmaz adam, kimi seversin en çok, ananı mı, babam mı, bacını mı, yoksa kardeşini mi?"
“Ne anam var, ne babam, ne bacım, ne de kardeşim.”
“Dostlarını mı?”
“Anlamına bugüne dek yabancı kaldığım bir sözcük kullandınız.”
“Yurdunu mu?”
“Hangi enlemdedir, bilmem.”
“Güzelliği mi?”
“Tanrıça ve ölümsüz olsaydı, severdim kuşkusuz.”
“Altını mı?”
“Siz Tanrı’ya nasıl kin beslerseniz, ben de ona öylesine kin beslerim.”
“Peki, neyi seversin öyleyse, olağanüstü yabancı?”
“ Bulutları severim... işte şu... şu geçip giden bulutları... eşsiz bulutları!”     YABANCI


     - Bakışı göğün ve denizin uçsuz bucaksızlığına daldırmak 
ne büyük haz! Yalnızlık, sessizlik, gök yüzünün benzersiz arılığı! Ufukta titreyen, küçüklüğüyle, yapayalnız kalmışlığıyla benim çaresiz yaşamıma öykünen bir küçük yelken, dalganın tekdüze şarkısı, tüm bu nesneler benim aracılığımla
düşünüyor ya da ben onların aracılığıyla düşünüyorum.      SANATÇININ DUASI


     
- İster benden çıksınlar ister nesnelerden fırlasınlar 
bu düşünceler fazlasıyla güçleniyor çabucak. Güç hazda bir huzursuzluk, olumlu bir acı yaratır. Fazlasıyla gerilmiş sinirlerim tiz ve sızılı titreşimlerden başka bir şey vermiyor artık.      SANATÇININ DUASI


     
- Böyle gizemle, sessizlikle, huzurla, hoş kokularla kuşatılmamı 
hangi iyiliksever şeytana borçluyum?     İKİ KİŞİLİK ODA


     
- Evet! Zaman hüküm sürüyor; gene başladı zorba yönetimine. 
Sanki bir öküzmüşüm gibi sopasının iğnesiyle itiyor beni:
     “Deh, deh be eşşek! Terle bakalım, tutsak! Yaşa bakalım, cehennemlik!”      İKİ KİŞİLİK ODA


     
- Hele şükür! Yalnızım! Gecikmiş, yorgunluktan bitmiş 
birkaç arabanın uğultusundan başka bir şey duyulmuyor artık. Dinlenişe ermesek de sessizliğe ereceğiz birkaç saat boyunca. Hele şükür! İnsan yüzünün acımasız baskısından kurtuldum, yalnız kendi kendimden çekeceğim artık.     SABAH SAAT BİRDE


     - Kendi kendimden de, başka hiç kimseden de hoşnut değilken, 
gecenin sessizliğinde, yalnızlığında, kendimi bağışlamak, biraz da gururlanmak isterdim. Sevdiklerimin ruhları,
şakıdıklarımın ruhları, bana güç verin, tutun beni, beni yalandan, dünyanın o baştan çıkarıcı pisliklerinden kurtarın; siz de, Ulu Tannm, izin verin, birkaç güzel dize yaratayım da insanların en aşağılığı olmadığımı, hor gördüklerimden aşağı olmadığımı kanıtlayabileyim kendime.     SABAH SAAT BİRDE


     
- Aklımın çizdiği bu tabloda, sana benzeyen bu tabloda 
yaşayacak mıyız bir gün, bir gün bu tabloya geçecek miyiz?     YOLCULUĞA ÇAĞRI


     
- Ey gece! Ey serinlik getiren karanlık! Benim için bir iç 
bayramın belirtisisin sen, sen bir bunaltıdan kurtuluşsun!     AKŞAMIN ALACAKARANLIĞI


     
- La Bruyère bir yerlerde, “Yalnız olamamanın büyük 
mutsuzluğu!” der kendi kendilerine katlanamamaktan korkarak kalabalıkta kendilerini unutmaya koşanları uyandırmak ister sanki.     YALNIZLIK


     
- Bir başka bilge, yanılmıyorsam Pascal, “Neredeyse tüm 
mutsuzluklarımız odamızda kalmayı bilememiş olmamızdan geliyor başımıza,” der böylece, içe kapanış hücresinde, mutluluğu devinimde, bir de yüzyılımın güzel diliyle konuşmam gerekirse, kardeşçil diye adlandırabileceğim bir fuhuşta arayanları getirir usumuza.     YALNIZLIK


     
- Anlaşmak böylesine güçtür işte, düşünceler böylesine birleşmez 
şeylerdir sevgili meleğim, sevişenler arasında bile!     YOKSULLARIN GÖZLERİ


     
- “Sarhoş olma saatidir! Zamanın inim 
inim inletilen köleleri olmamak için sarhoş olun durmamacasına! Şarapla, şiirle ya da erdemle, nasıl isterseniz.”     ŞARHOŞ OLUN


     
- “Bu masalın doğruluğundan emin misin?” diyeceksiniz 
belki. Yaşamama, var olduğumu ve ne olduğumu duymama yardım ettikten sonra, dışımdaki gerçeğin ne olup ne olmadığı vız gelir bana.     PENCERELER


     
- Kimi kadınlar vardır yenme ve tatlarını çıkarma isteği verirler 
insana; oysa bu, bakışlarının  altında ağır ağır ölme isteği veriyor.     RESİM YAPMA İSTEĞİ


     
- Sonra, yaşamı öylesine çetin olan Zaman’ı öldürmek, öylesine 
ağır akan Yaşam’ı hızlandırmak için yeni şişeler getirttiler.     ODALIK PORTRELERİ


     
- Bana da hep bulunmadığım yerde rahat ederim gibi gelir; 
ruhumla durmadan tartıştığım bir sorundur bu göç sorunu.     DÜNYANIN DIŞINDA OLSUN DA NERESİ OLURSA OLSUN.

     

21 Haziran 2015 Pazar

Bir Köy Hekimi * Franz Kafka

     - Eğer Odradek adında bir nesne gerçekten var olmasa, böyle araştırmalarla uğraşacak kim bulunurdu? Duyduğumuzda, önce yıldız biçiminde, yassı bir iplik makarası olduğunu zannedersiniz; gerçekten de, üzerine iplik sarılmış gibidir fakat bunlar sonsuz renk ve çeşitlilikte, birbirine düğümlenmiş, dolanmış, eski ve kopuk iplik parçalarıdır sadece. Üstelik makara olmakla kalmaz Odradek; yıldızın tam ortasından çapraz bir çubuk çıkar, bir başkası dik açıyla buna eklemlenir. Bir ayak bu dik açıyla gelen çubuk, ikici ayak yıldızın kollarından biri olarak, nesne ayakta da durabilir.

     Bazen tavan arasında, bazen merdivenlerde, bazen koridorda, hatta holde bulunuyor, aylar boyunca yitip gittiği de oluyor, sanırım o günlerde başka evlere göç etmiş oluyor fakat önünde sonunda bizim eve dönüyor mutlaka. Kimi zaman kapıdan çıkıp, aşağıda, merdiven korkuluğuna yaslanmış bekleyen onu gördü mü, konuşmadan duramıyor insan. Elbette yanıtlaması güç sorular sorulmuyor ona, öyle ufacık bir şeye güç sorular sorulamaz, hep çocukmuş gibi davranılıyor ona. “Adın ne?” diye soruluyor, “Odradek,” diyor o. “Nerede oturuyorsun?” denince, “Belli bir adresim yok,” diye yanıtlıyor, ardından gülüyor. Ancak ciğerleri kullanmadan başarılacak, düşen yaprakların çıtırdaması gibi bir gülüş bu. Çoğu kez, konuşma burada kesiliyor, bu yanıtları almak bile mümkün olmuyor kimi zaman; tahtadan görünümüne yaraşan suskunlukla, uzun sessizliklere gömülüyor Odradek.

     Kendi kendime, “Bunun sonu nereye varır?” diye soruyorum hep, “Ölür mü bir gün?” ölümlü nesnelerin kendince amaçları, bir tür etkinliği olur, bu etkinliğin içinde, oraya buraya sürtünerek ufalanıp giderler, gel gör ki, Odradek için söz konusu değil bunlar. Demem o ki, uzaktaki bir gün ardına çocuklarını, torunlarını takmış, merdivenleri teker yuvar inmesi mümkün mü acaba? Kuşkusuz, kimseye en ufak zararı yok, ne var ki, ben öldükten sonra bile yaşamını sürdüreceğini düşününce kahrımdan çıldırıyorum.


     - Geçmişimden gelen rüzgar zamanla dindi, bugün ayaklarıma vuran hoş bir esintiden gayrısı değil artık; benim bir zamanlar geçtiğim, rüzgarın esip geldiği kapı öyle küçük ki bugün, gücüm elverse de geri dönüp o kapıya dek ulaşsam bile, ancak üzerimdeki postu yüzüp atarak geçebilirim içinden.


     - Çıkış yolum yoktu ama o yolu bulmak zorundaydım, başka türlü yaşayamazdım; bu sandıktan yapılmış duvarın dibinde ölüp giderim bir gün. Şunu unutmayın, Hagenbeck şirketinde maymunun yeri o sandıktan yapılmış duvarın önüdür. Bu şartlar altında, ben de maymunluktan vazgeçtim.


     - Hayır, benim arzuladığım şey özgürlük değildi; sadece bir çıkış yolu, artık sağa mı olur sola mı, umurumda değildi; başka bir arzum yoktu, bu çıkış yolunun bir aldanmadan gayrı bir şey olmaması bile kabulümdü. Nasıl olsa arzu ettiğim şey büyük değildi, aldanışım da onunla orantılı büyüklükte olacaktı. İleri, ileriye gitmeliydim; böyle elim böğrümde, bu sandığın önünde dikilmemeliydim.


     - Ah, evet, insan zorda kalınca öğreniyor, bir çıkış yolu bulmak için öğreniyor, o zaman hiçbir şeyi kafasına takmadan öğreniyor! Kendini kontrol etmek için kamçıdan yardım alıyor, benliğinde başkaldıran bir nokta mı var, kendi etini doğruyor.

20 Haziran 2015 Cumartesi

Aforizmalar * Franz Kafka

     - Belirli bir noktadan sonra geri dönüş yoktur. Bu noktaya erişmek de gerekir.


     - Bir elmanın birbirinden farklı görünüşleri olabilir: masanın üstündeki elmayı bir an olsun görebilmek için boynunu uzatan çocuğun görüşü, ve bir de, elmayı alıp yanındaki arkadaşına rahatça veren evin efendisinin görüşü.


     - Düz bir yolda yürüyor olsaydın, tüm ilerleme isteğine rağmen hâlâ gerisin geriye gitseydin, o zaman bu çaresiz bir durum olurdu; ama sen dik, senin de aşağıdan gördüğün gibi dik bir yamacı tırmandığına göre, adımlarının geriye doğru kayması, bulunduğun yerin durumundan ileri gelebilir, o zaman da umutsuzluğa kapılmana gerek yoktur.


     - Kafesin biri, bir kuş aramaya çıktı.


     - Hayvan, hışımla çekip alır kırbacı efendisinin elinden ve kendi efendisi olmak için kendi

kendisini kırbaçlar, bilmez ki bu, efendisinin kırbacına atılmış yeni düğümün yol açtığı bir
hayalden başka bir şey değildir.


     - Önceleri sorularıma neden cevap alamadığımı anlayamıyordum, şimdiyse soru sorabileceğime nasıl inanabildiğimi anlayamıyorum. Ama gerçekte inanmıyordum ki, soruyordum sadece.


     
- Av köpekleri henüz avluda oynaşıyor, ama avları, daha şimdiden ormanda ne kadar hızlı koşarlarsa koşsunlar, ellerinden kurtulamayacaklar.


     - “Sein” sözcüğü Almanca’da iki anlama gelir: “var olmak” ve “onun olmak”

     - Yokedilemeztektir; insanların her biri tek başlarına buyokedilemezdir ; öte yandan bütün insanlarda ortak özelliktir; dolayısıyla insanları birbirine bağlayan eşi benzeri olmayan bir bağ vardır.

     - Bir dayanak olmaktan çıkınca özgürleşir ruh ancak.


     - Gerçek bölünemez, bu yüzden kendini tanıyamaz; her kim onu tanımak isterse bir yalan olmak zorundadır.


     - Bu yaşamın hazları, yaşamın kendi hazları değil, ama bizim daha yüce bir yaşama yükselme korkumuzun hazzıdır; bu yaşamın eziyetleri yaşamın kendi ıstırapları değil, ama bu korkudan dolayı kendimize yaptığımız eziyettir.


     - Evden çıkıp gitmen gereksiz.Masa başında kal ve bana kulak ver. Kulak vermesen de olur, sadece bekle. Beklemesen de olur, tamamen sessiz ve yalnız ol. Dünya maskesini düşüresin diye, kendini sana sunacaktır; başka bir şey gelmez elinden, cazibeye kapılmış, ayaklarının dibinde kıvranıp duracaktır.


     - Bazıları ıstırabın varlığını güneşi göstererek reddeder; o ise ıstırabı göstererek güneşin varlığını reddediyor.


     - Susamıştır,ve onu pınardan sadece bir çalılık ayırmaktadır. Ama iki parçaya bölünmüştür o: bir parçası bütün manzarayı görüyor, orada dikildiğini ve pınarın hemen yanı başında olduğunu görüyor; ama ikinci parçası hiçbir şeyin farkında değil, olsa olsa ilk parçasının her şeyi gördüğünü sezinliyor sadece. Hiçbir şeyin farkında olmadığı için de pınardan su içemiyor.

19 Haziran 2015 Cuma

Otomatik Portakal * Anthony Burgess

     Screeching Weasel - You Blister My Paint


     Johnny Zhivago - Only Every Other Day


     W. A. Mozart - Symphony No. 41 "Jupiter" in C major (Harnoncourt)


     Johann Sebastian Bach - Brandenburg Concerto No. 3 (Allegro-Adagio)


     Ludwig Van Beethoven's Ninth Symphony


     The Reflections - Day After Day (Night After Night)


     - Sonra epey geç uyandım (saatime göre neredeyse yedi buçuktu) ve bunun pek akıllıca olmadığı sonradan ortaya çıktı. Bu fesat dünyada her şeyin önemli olduğunu çakozlayabiliyorsunuz. Her şeyin mutlaka başka bir şeye yol açtığını çakozlayabiliyorsunuz.


     - Beklemeyi bilen, eninde sonunda fırsatlar yakalar.


     - Ve sevgilime döneceğim, sevgilime,
     Sen, sevgilim, gittiğinde.


     - “Beni savunun efendim, çünkü o kadar kötü bir insan değilim. Başkalarının ihaneti yüzünden bu hale düştüm, efendim.”


     - hepinizin canı cehenneme, siz iyiden yanaysanız ben iyi ki diğer tarafa aitim pislikler, diye düşündüm.


     - Adrian Schvveigselber - İkinci Senfoni


     - Bach - Choral Prelude


     - “Belki de her şey yolunda gider kim bilir? Tanrı’nın yöntemi gizemlidir.”


     
- Sınırlamak her zaman güçtür. Dünya bir bütündür hayat bir bütündür. En hoş ve harika eylemler biraz şiddet içerir... Örneğin, sevişme eylemi; örneğin, müzik. Şansını denemelisin evlat. Şimdiye kadar seçme şansı tamamen sende oldu.


     - Artık az kalmıştır herhalde. Bitmek üzeredir. Acının doruklarını yaşadım ve daha fazla acıya katlanamam.


     - Ama bu kadar laf yeter beyler Ayinesi iştir kişinin. Şimdi işimize bakalım. Herkes seyretsin.


     
Mozart 40. Senfoni


     - Otto Ketting - Symphony No. 3 - 1.


     - Sanki kaderin parmağı varmış gibi, bir başka broşürün kapağında açık bir pencere vardı ve diyordu ki: “Pencereyi açın da içeri temiz hava girsin, taze fikirler girsin, yeni bir hayat tarzı girsin.” O zaman bana pencereden atlayıp kurtulmam filan gerektiğini söylediğini çakozladım. Belki bir anlık acıdan sonra sonsuza sonsuza sonsuza kadar uyuyacaktım.


     - Dünyaya cıyakladım: “Elveda, elveda, beni bitirdiniz, Tanrı sizi affetsin.” Sonra denizliğe çıktım, sol tarafımdan bangır bangır müzik geliyordu, gözlerimi kapadım ve suratımda soğuk rüzgârı hissettim, sonra da atladım.


     - Bunu düşünmeliydim. Sanki iyileşmek için kötüleşmem gerekmişti.


10 Haziran 2015 Çarşamba

Alice Harikalar Diyarında * Levis Carrol

     - Tanrım, tanrım! Bugün her şey ne kadar acayip! Dün her şey normaldi. Acaba gece değiştirildim mi? Bir düşüneyim: bu sabah uyandığımda aynı mıydım? Azıcık farklı hissettiğimi hatırlıyor olabilirim. Ama eğer aynı kişi değilsem, bir sonraki soru, Ben kimim? İşte büyük gizem bu!


     - Dedi ki Öfke evde tanıştığı bir fareye 'Gel mahkemeye gidelim, seni dava edeceğim. - Gel kabul etmem itirazını; Bizim duruşmamız olmalı: Yok bu sabah şayet, hiçbir meşguliyet.'      Fare dedi ki ite, 'Böyle bir mahkeme, beyefendi, jürisiz ve hakimsiz, tükenir sadece nefesimiz.'
     
Kurnaz Öfke dedi ki: 'ben olurum hakim ve jüri.'


     
- "bana söyleyebilir misiniz, lütfen, ne tarafa gitmem gerekiyor?"
     
"Bu, nereye varmak istediğine bağlı," dedi Kedi.
     "Nereye vardığım çok önemli değil-" dedi Alice.
     "O zaman ne tarafa gittiğinin bir önemi yok," dedi Kedi.
     "- bir yere vardığım sürece," diye ekledi Alice açıklamak için.
     "Ah, bunu yapacağına eminim," dedi Kedi, "eğer yeterince yürürsen."
     Alice buna karşı çıkamayacağını düşündü, bu yüzden farklı bir soru sormayı denedi, "Bu civarda ne tür insanlar yaşıyor?"
     
"Şu yönde," dedi Kedi, sağ patisiyle yuvarlak çizerek, "bir şapkacı yaşar," diğer patiyi sallayarak da, "burada da Mart tavşanı yaşar. İstediğini ziyaret edebilirsin: ikisi de zırdeli."
     "Ama ben deli insanların arasında olmak istemiyorum," diye belirtti Alice.
     "Ah, bu konuda bir şey yapamazsın," dedi Kedi, "buradaki herkes deli. Ben deliyim. Sen delisin."
     "Benim deli olduğumu nereden biliyorsun?" dedi Alice.
     "Olmak zorundasın," dedi Kedi, "yoksa buraya gelmezdin."
     Alice bunun bir şey kanıtladığını düşünmüyordu; fakat devam etti, "Peki kendinin deli olduğunu nereden biliyorsun?"

     "Başlangıç olarak," dedi Kedi, "bir köpek deli değildir. Buna katılıyor musun?"
     "Sanırım," dedi Alice.
     "Peki, o zaman," diye devam etti Kedi, "köpek kızgınken hırlar ve mutluyken kuyruğunu sallar. Ama ben mutluyken hırlar, kızgınken kuyruğumu sallarım. Dolayısıyla deliyim."
     "Ben ona hırlama değil mırlama diyorum," dedi Alice.
     "İstediğini diyebilirsin," dedi Kedi.


     - "Saçını kestirmelisin," dedi Şapkacı. Bir süredir büyük bir merakla Alice'i izliyordu ve bunlar ağzından çıkan ilk sözlerdi.

     "Şahsi konularda yorum yapmamayı öğrenmelisin," dedi sertçe Alice, "çok kaba."


     - "her şey bir yere varır, önemli olan bunu bulmaktır."


     
- 'Ah, aşk, aşk, dünyayı döndüren şey bu!'

     "Birisi demişti ki," diye fısıldadı Alice, "dünyayı döndüren şey herkesin kendi işine bakmasıdır!"


     


7 Haziran 2015 Pazar

Tek Yön * Walter Benjamin

     - Veda edenin sevilmesi ne kadar daha kolaydır! Çünkü uzaklaşan kişi için, gemiden ya da trenin penceresinden sallanan o varla yok arası bez parçasının beslediği alev daha saftır. Uzaklık, gözden kaybolmakta olanın içine bir boya gibi işler ve onu munis bir kora çevirir.

Bilinmeyen Bir Kadının Mektubu * Stefan Zweig

     - “Sana, beni asla tanımamış olan sana,”


     
–şimdi artık benim için yalnız sen varsın dünyada, yalnızca sen, benimle ilgili hiçbir şey bilmeyen sen, bu arada hiçbir şeyden haberi olmayanı oynayan veya her şeyi ve herkesi alaya alan sen. Evet, yalnızca sen, beni asla tanımamış olan ve hep sevdiğim sen.


     - Yalnızca seninle konuşmak istiyorum. Sana ilk defa her şeyi söylemek istiyorum; bütün hayatımı bilmelisin, o hayat ki, hep senindi ve sen onu asla bilmedin. Fakat benim sırrımı ancak öldüğümde, artık bana cevap vermek zorunda kalmadığında, uzuvlarımı şimdi bunca buz gibi ve bunca ateşle sarsmakta olan şey gerçekten son bulduğunda öğrenmelisin. Hayata devam etmek zorunda kalırsam eğer, o zaman bu mektubu yırtacağım ve hep sustuğum gibi, bundan sonra da susmayı sürdüreceğim. Fakat mektubum ellerinde ise eğer, o zaman bil ki, burada artık ölmüş olan biri sana hayatını, ilk dakikasından son nefesine kadar hep senin olmuş olan hayatını anlatmaktadır. Kelimelerim seni korkutmasın; ölmüş olan biri artık hiçbir şey istemez, sevilmeyi de, kendisine acınmasını da, teselli edilmeyi de istemez. Senden tek istediğim, şu anda sana kaçmakta olan acımın hakkımda ele verdiği her şeye inanmandır.


     - Oysa bana gelince, benim içimi dökebileceğim kimsem yoktu, kimse bana bir şey öğretmiş ve beni uyarmış değildi, deneyimsizdim ve her şeyden habersizdim: kendimi kaderime bir uçuruma atlarcasına teslim ettim. İçimde dallanıp budaklanan, su yüzüne çıkan ne varsa, kendine yakın olarak yalnızca seni biliyordu, sana ilişkin hayali biliyordu.


     - Saatlerce, hatta 
günlerce o zamanlar nasıl seninle yaşamış olduğumu anlatabilirim, hem de benim yüzümü neredeyse hiç tanımayan seninle.


     
- Matemdeydim ve matem tutmak istiyordum, seni görmekten yoksun oluşuma, kendimi mahkûm ettiğim bütün öteki yoksunlukların esrikliğini ekliyordum. Ve ayrıca, dikkatimin sadece sende yaşamaya ilişkin tutkumdan başkaca bir şeye kaymasını istemiyordum. Yalnız başıma evde oturuyordum, saatlerce, günlerce ve seni düşünmekten başka hiçbir şey yapmıyordum, sana ait yüzlerce küçük anıyı, her karşılaşmayı, her bekleyişi kendim için yeniliyordum, bu küçük olayları birer tiyatro oyunu gibi kendime oynuyordum.

     - Çevremdeki insanlar ürkek olduğumu düşünüyorlar, beni çekingen diye nitelendiriyorlardı (sırrımı 
büyük bir dirençle iç dünyamda saklıyordum). Ama içimde demir gibi bir irade kökleşmişti. Bütün düşüncem ve çabalarım yayında gerilmiş bir ok gibi tek bir hedefe yönelikti.

5 Haziran 2015 Cuma

Uyuyan Adam * Georges Perec

     - "Evinden çıkman gerekmez. Masandan kalkma ve dinle. Hatta dinleme, yalnızca bekle. Hatta bekleme bile, kesinlikle sessiz ve yalnız ol. Dünya, maskesini düşüresin diye, gelip kendini sunacaktır sana, başka türlü olamaz; kendinden geçmiş bir halde eğilecektir önünde." FRANZ KAFKA (Günah, Acı, Umut ve Doğru Yol Üzerine Düşünceler)


     - Güneş çatıdaki çinko levhalara vuruyor. Karşında, gözlerinin hizasında, akçaağaçtan bir etajerin üzerinde, yarısı boşalmış kirlicene bir neskafe fincanı, bitmekte olan bir paket şeker, beyazımtırak sahte opalinden eşantiyon bir küllüğün içinde kendi kendine yanan bir sigara duruyor.

     - Notları okuyor, kâğıtları buruşturup top yapıyorsun. Sana randevular veriyorlar ama sen gitmiyorsun. Kollarını ensende birleştirip, dizlerini büküp, dar sedirinin üzerinde uzanmış yatıyorsun. Tavana bakıyor, tavanda çatlaklar, kabarmalar, lekeler, süsler olduğunu keşfediyorsun. Ne kimseyi görme, ne de konuşma, düşünme, dışarı çıkma, yerinden kımıldama isteği duyuyorsun.


     - Yine böyle bir günde, biraz daha önce, biraz daha sonra, bir şeylerin yolunda gitmediğini, açık konuşacak olursak, yaşamayı bilmediğini, hiç bilmeyeceğini şaşırmadan keşfediyorsun.


     - Bir şeyler kırılıyordu, bir şeyler kırıldı. Kendini -nasıl demeli?- dayanıklı hissetmiyorsun artık: Sana bugüne kadar güç veren -öyle sanıyordun, öyle sanıyorsun-, yüreğini ısıtan şey, varoluş duygun, neredeyse önemli olduğun duygusu, dünyaya bağlanma, dünyada kalma duygusu eksikliğini hissettirmeye başlıyor.


     - Yaşamın. Geçmişin, bugünün, geleceğin birbirine karışıyor; kollarının, bacaklarının ağırlığı, sinsi migrenin, bıkkınlığın, sıcak, neskafenin acılığı ve ılıklığı var sadece.


     - Bu senin yaşamın. Bu sana ait. Önemsiz servetinin tam bir dökümünü yapabilir, ilk çeyrek yüzyılının kesin bilançosunu çıkarabilirsin. Yirmi beş yaşındasın ve yirmi dokuz dişin, üç gömleğin, sekiz çorabın, artık okumadığın birkaç kitabın, artık dinlemediğin birkaç plağın var. Başka şeyleri hatırlamayı canın hiç çekmiyor: ne aileni, ne öğrenimini, ne aşklarını, ne dostlarını, ne tatillerini, ne de tasarılarını. Yolculuklara çıktın ve dönüşte yanında hiçbir şey getirmedin. Oturuyor ve beklemek istiyorsun sadece, bekleyecek bir şey kalmayana kadar beklemek: Gece olsun, saatler vursun, günler geçip gitsin, anılar silikleşsin.


     - Sen bir aylak, bir uyurgezersin, bir istiridyesin. Tanımlar saatlere, günlere göre değişiyor ama taşıdıkları anlam az çok belli: Yaşamanın, harekete geçmenin, bir şey yapmanın pek sana göre olmadığını hissediyorsun; sadece sürüp gitmek istiyorsun, sadece bekleyişi ve unutuşu istiyorsun.


     - Dostların bıktı artık, kapını çalmıyorlar. Onlarla karşılaşabileceğin sokaklarda pek yürümüyorsun artık. Sorulardan, rastlantı eseri karşına çıkan birinin bakışlarından kaçıyor, sana ısmarlamak istediği birayı ya da kahveyi kabul etmiyorsun. Sadece gece ve odan, üstüne uzandığın dar sedir, her an yeniden keşfettiğin tavan seni koruyor; geceleyin, Grands Boulevards'ın kalabalığı ortasında tek başınayken, gürültülerden ve ışıklardan, hareketten, unutuştan zaman zaman adeta mutlu oluyorsun. Biriyle konuşmaya, bir şey istemeye ihtiyacın yok.


     - Tanı koymaya alışık değilsin ve bunu yapmak da istemiyorsun. Seni rahatsız eden, seni duygulandıran, seni korkutan, ama bazen de coşturan şey başkalaşmanın aniliği değil, aksine, bunun bir değişim olmadığı, hiçbir şeyin değişmediği, -bunu ancak bugün bilsen de öteden beri böyle olduğun duygusu, o belirsiz ve ezici duygu; çatlak aynadaki bu yüz senin yeni yüzün değil, maskeler düştü sadece, odanın sıcaklığı onları eritti, uyuşukluk onları yerinden söktü. Doğru yolun, güzel kanaatlerin maskeleri. Bugün artık pençesine düşmüş olduğun şey hakkında yirmi beş yıldır hiç mi bir şey anlamadın? Kendi tarihinde hiç mi çatlaklık, zayıf nokta görmedin? Ölü zamanlar, boş geçitler. Geçici ve yürek paralayıcı o arzu, artık bir şey duymama, bir şey görmeme, sessiz ve hareketsiz kalma arzusu. Saçma sapan yalnızlık düşleri. Körler Ülkesi'nde başıboş dolaşan, bellek kaybına uğramış biri: geniş ve boş sokaklar, soğuk ışıklar, bakışın şöyle bir değip geçeceği dilsiz yüzler. Sana ulaşılamazdı asla.


     - Bu boş günlerde, odan bir kazan kadar, bir fırın kadar sıcaktı; bir de şu pembe plastik leğende cansız köpekbalıkları, uyuyan balinalar gibi yüzen altı adet çorap. Şu çalmamış olan, çalmayan, uyanma saatini çalmayacak olan saat. Açık kitabı yanına, sedirin üzerine bırakıyorsun. Uzanıyorsun. Ağırlık, uğultu, uyuşukluk. Kendini koyveriyorsun. Uykuya dalıyorsun.


     - Kesin, mantıklı olmak gerek. Yöntemli hareket etmek. Belli bir anda, ne pahasına olursa olsun durmayı, düşünmeyi, durumu iyice tartmayı bilmek gerek. Eğer kafanın ortasında bir göl varsa, ki bu gerçeğe yakın olmakla kalmayıp aynı zamanda normaldir de her ne kadar bunu çekinmeden doğrulamak henüz mümkün değilse bile ona ulaşmak için belli bir süre gerekecek. Patika yok, hiçbir zaman patika olmaz, ve kıyılara yakın yerlerde, yılın bu döneminde daima tehlikeli olan otlara dikkat etmen gerekecek. Kayık da olmayacak tabii, hemen hemen hiçbir zaman kayık olmaz, ama yüzerek geçebilirsin.


     - Tüm yaşamını bir ağacın karşısında geçirebilirmişsin gibine geliyor, onu tüketmeden, anlamadan, çünkü anlayacağın bir şey yok; sadece ona bakarak. Bu ağaç hakkında eninde sonunda söyleyebileceğin tek şey bir ağaç olduğudur; bu ağacın sana söyleyebileceği tek şey de bir ağaç olduğudur: kök, sonra gövde, sonra dallar, sonra da yapraklar. Ağaçtan daha başka bir hakikat bekleyemezsin. Ağacın sana önerecek bir ahlâkı, sana verecek bir mesajı yoktur.


     - İşte bu yüzden ağaç senin gözünü kamaştırıyor, seni şaşırtıyor ya da dinlendiriyor; ağaç kabuğunun ve dalların, yaprakların bu kuşku götürmez, kuşkulanılmaz gerçekliği yüzünden. Hiçbir zaman bir köpekle birlikte dolaşmaman da bu yüzden belki, çünkü köpek sana bakar, yalvarır, seninle konuşur. Minnetten yaşarmış gözleri, dayak yemiş köpek havaları, sevinçli köpek zıplayışları, ona, o aşağılık evcil hayvan statüsünü vermen için seni durmadan zorlar. Bir köpek karşısında yansız kalamazsın, bir insanın karşısında da öyle. Oysa bir ağaçla hiçbir zaman diyaloğa girmezsin. Bir köpekle karşı karşıya yaşayamazsın, çünkü köpek, her an, senden onu yaşatmanı, beslemeni, okşamanı, ona uygun bir insan olmanı, efendisi olmanı, onu anında yere yatıracak o köpek ismini gürleyen Tanrı olmanı isteyecektir. Oysa ağaç senden bir şey istemez. KöpekIerin Tanrısı, kedilerin Tanrısı, yoksulların Tanrısı olabilirsin, elinde bir tasma, biraz ciğer, biraz servet olması bunun için yeterlidir, ama asla bir ağacın efendisi olmayacaksın. Kendin de bir ağaç olmayı istemekten başka bir şey yapamayacaksın.


     - İnsanlardan nefret ettiğin anlamına gelmez bu, ne diye onlardan nefret edesin ki? Ne diye kendinden nefret edesin ki? Keşke insan türüne ait olmak, o dayanılmaz ve sağır edici gürültüyü de beraberinde getirmeseydi; keşke hayvanlar âleminden çıkıp aşılan o birkaç gülünç adımın bedeli, sözcüklerin, büyük tasarıların, büyük atılımların o dinmek bilmeyen hazımsızlığı olmasaydı! Karşı karşıya getirilebilen başparmaklara, iki ayak üstünde duruşa, omuzlar üzerinde başın yarım dönüşüne fazla ağır bir bedel bu. Yaşam denen bu kazan, bu fırın, bu ızgara, bu milyarlarca uyarı, kışkırtma, tembih, coşkunluk, bu bitmek bilmeyen baskı ortamı, bu sonsuz üretme, ezme, yutma, engelleri aşma, durmadan ve yeniden baştan başlama makinesi, senin değersiz varoluşunun her gününü, her saatini yönetmek isteyen bu yumuşak dehşet.


     - En yüksek tepelerin doruğuna ne diye tırmanasın ki, sonradan inmek zorunda kalacak olduktan sonra; inince de, yaşamını oraya nasıl çıktığını anlatarak geçirmemen mümkün mü? Ne diye yaşar gibi görünesin ki? Neden sürdüresin? Başına gelecekleri şimdiden bilmiyor musun sanki? Olman gereken her şeyi daha önce olmadın mı: anasına babasına lâyık bir oğul, küçük cesur izci, daha iyisini yapabilecek iyi bir öğrenci, çocukluk arkadaşı, uzak kuzen, yakışıklı asker, yoksul genç adam? Biraz daha gayret etsen, hatta buna bile gerek yok, birkaç yıl daha geçse, orta sınıftan, değerli bir meslektaş olacaksın. İyi koca, iyi baba, iyi yurttaş. Eski tüfek. Tıpkı kurbağalar gibi, toplumsal başarının küçük basamaklarını bir bir tırmanacaksın. Geniş ve çeşitlilik gösteren bir yelpaze içinden, arzularına en uygun düşen kişiliği seçebileceksin, tam senin ölçülerine göre titizlikle biçilmiş olacak. Nişan verilecek mi sana? Kültürlü mü olacaksın? Ağzının tadını iyi bilen biri mi? Böbrek ve kalp uzmanı mı? Hayvan dostu mu? Boş saatlerini akortsuz piyanonda, sana hiçbir zarar vermemiş olan sonatları katletmekle mi geçireceksin? Yoksa, sallanan bir koltukta, kendi kendine yaşamın iyi yanları da olduğunu tekrar ederek pipo mu içeceksin?


     - Odan ıssız adaların en güzeli, Paris ise kimsenin hiçbir zaman aşamadığı bir çöl. Bu dinginlikten, bu uykudan, bu sessizlikten, bu uyuşukluktan başka bir şeye ihtiyacın yok. Günler başlasın, günler bitsin, ağzın kapansın, ensendeki, çene kemiğindeki, çenendeki kaslar bütünüyle gevşesin, sadece ve sadece göğüs kafesinin inip kalkması, yüreğinin atışları tanıklık etsin hâlâ sabırla varkalmana. Artık hiçbir şey istememek. Bekleyecek bir şey kalmayana kadar beklemek. Avare dolaşmak, uyumak. Kalabalıkların, sokakların seni sürüklemesine seyirci kalmak. Su oluklarını, parmaklıkları, kıyılar boyunca akan suyu izlemek. Rıhtımlar boyunca gitmek, duvarların dibinden yürümek. Zaman kaybetmek. Tüm taşanlardan, sabırsızlıktan kurtulmak. Arzulamayan, gücenmeyen, isyan etmeyen biri olmak. Önünde, zamanlar boyunca, kıpırtısız, bunalımsız, kargaşasız bir yaşam olacak: ne bir pürüz, ne bir dengesizlik. Dakikadan dakikaya, saatten saate, günden güne, mevsimden mevsime, hiç bitmeyecek olan bir şey başlayacak: bitkisel yaşamın, iptal edilmiş yaşamın.


     - 
Vakit öldürmenin bin bir yolu vardır ve hiçbiri ötekine benzemez, ama hepsi de eş değerdedir; bir şey beklememenin bin şekli vardır, uydurabileceğin ve anında vazgeçebileceğin binlerce oyun vardır.

     - 
Öğrenecek çok şeyin var, öğrenilmeyen her şey: yalnızlık, kayıtsızlık, sabır, sessizlik. Tüm alışkanlıklarından, onca zaman yanyana yürüdüğün kişileri görünce yanlarına gitmekten, başkalarının her gün senin için ayırdıkları, hatta bazen senin adına savundukları yerde kahveni içmekten, yemeğini yemekten, bir türlü bitmek bilmeyen dostlukların sıkıcı suç ortaklığında, yıpranan ilişkilerin ödlek ve oportünist kırgınlığında sürünmekten sıyrılmalısın.

     - 
Yalnızsın, ve yalnız olduğun için de saate hiç bakmaman, dakikaları hiç saymaman gerek. Postadan çıkan evrakı ellerin heyecandan titreyerek açmamalısın artık, içinden, seni topu topu yetmiş yedi frankçığa, hem de üzerine markan kazınmış bir pasta takımına ya da batı sanatının en değerli eserlerine sahip olmaya çağıran bir el ilanı çıktığında düş kırıklığına uğramamalısın artık.

     - 
Umut etmeyi, girişimde bulunmayı, başarmayı, diretmeyi unutmalısın.

     - 
Yalnızsın. Yalnız bir adam gibi yürümeyi, aylak aylak dolaşmayı, sürtmeyi, bakmadan görmeyi, görmeden bakmayı öğreniyorsun. Saydamlığı, hareketsizliği, varolmayışı öğreniyorsun. Bir gölge olmayı ve insanlara sanki hepsi birer taşmış gibi bakmayı öğreniyorsun. Oturur durumda, yatar durumda kalmayı, ayakta durmayı öğreniyorsun. Her lokmayı çiğnemeyi, ağzına götürdüğün her parça yiyecekte aynı manasız tadı bulmayı öğreniyorsun. Resim galerilerinde sergilenen tablolara sanki duvar parçalarıymış, tavan parçalarıymış gibi, duvarlara, tavanlara da yağlı boya resimlermiş gibi bakmayı öğreniyorsun, üstlerindeki hep başa dönen onlarca, binlerce yolu, amansız labirentleri, kimsenin çözemeyeceği metni, parçalanmakta olan yüzleri bıkmadan yorulmadan izliyorsun.

     - 
Hava ister güzel olsun ister kötü, yağmur yağsın, güneş açsın, rüzgâr kasıp kavursun, ağaçlarda tek bir yaprak kımıldamasın, ağaran gün sokak lambalarını söndürsün, batan gün onları yeniden yaksın, kalabalığın içinde kaybol ya da ıssız bir meydanda tek başına ol, hâlâ yürüyorsun, hâlâ sürtüyorsun.

     - 
Saatler, günler, haftalar, mevsimler boyunca her şeyden kopuyor, her şeyden soğuyorsun. Bazen, neredeyse bir tür sarhoşlukla, özgür olduğunu, seni bunaltan, senin hoşuna giden ya da gitmeyen hiçbir şey olmadığını keşfediyorsun. Ve oyun kâğıtlarının ya da kimi gürültülerin, kendine sunduğun kimi gösterilerin sana sağladığı bu yıpratıcı olmayan havada, anların heyecanından başka şeye yer vermeyen bu yaşamda, mükemmele yakın, büyüleyici, bazen de yeni heyecanlarla dolu bir mutluluk buluyorsun. Tam bir huzur içindesin, her an esirgeniyor, korunuyorsun. Çok mutlu bir parantez içinde, hiçbir şey beklemediğin, vaatlerle dolu bir boşlukta yaşıyorsun. Görünmez, duru ve saydamsın. Yoksun artık: Saatlerin ardından, günlerin ardından, mevsimler geçerken, zaman akarken, neşelenmeden, hüzünlenmeden, geleceksiz ve geçmişsiz, öylece, düpedüz, apaçık yaşayaduruyorsun, tıpkı sahanlıktaki musluktan damlayan bir su damlası gibi, pembe plastik bir leğende suya bastırılmış altı adet çorap gibi, bir sinek ya da istiridye gibi, inek gibi, salyangoz gibi, bir çocuk ya da bir ihtiyar gibi, bir fare gibi.

     - 
Zamanla, duyarsızlığın inanılmayacak bir hal alıyor. Gözlerinde parıltıdan eser kalmamış, siluetin tam anlamıyla çökmüş. Bıkkınlıktan, burukluktan eser taşımayan bir dinginlik gelip yerleşmiş dudaklarının kenarına. Dokunulmaz biri olarak, giysilerinin ağırbaşlı yıpranmışlığı, adımlarının yansızlığı tarafından korunarak sokaklarda geziniyorsun. Öğrenilmiş hareketleri yapıyorsun sadece. Ancak gerekli olan sözcükleri sarfediyorsun. İstediklerin şunlar:
- önden bir koltuk,
- günün yemeği, bir kırmızı şarap,
- bir bardak bira,
- bir diş fırçası,
- on tane bilet.
Parayı ödüyor, cebine koyuyor ve yerine geçerek yiyip içmeye koyuluyorsun. Bulunduğu yığının üstünden Le Monde'u alıyor, satıcının çanağına iki adet yirmi santim bırakıyorsun. Lütfen, günaydın, teşekkür ederim, hoşçakalın demiyorsun hiç. Özür dilemiyorsun. Yolunu sormuyorsun. Avare dolaşıyorsun, dolaşıyorsun. Yürüyorsun. Tüm anlar birbiriyle eşdeğerde, tüm mekânlar birbirine benziyor. Hiç acele etmiyor, hiç şaşırmıyorsun. Meydan saatlerine bakmıyorsun. Uykun yok. Aç değilsin. Hiç esnemiyorsun. Kahkahalarla gülmüyorsun hiç. Artık aylaklık da yapmıyorsun, çünkü ancak zamandan çalanlar, günlük programlarındaki değerli dakikalardan tırtıklamak için çaba gösterenler aylaklık yapabilir. Başlangıçta, kendine güzergâhlar seçiyor, hedefler saptıyor, istemediğin halde sonunda birer Odysseus yolculuğuna dönüşen karmaşık geziler tasarlıyordun.

     - 
Kayıtsızlığın ne başlangıcı vardır, ne de sonu; değişmez bir durumdur kayıtsızlık; bir ağırlık, hiçbir şeyin sarsamayacağı bir kıpırtısızlık, bir cansızlıktır. Dış dünyanın mesajları hâlâ sinir merkezlerine ulaşıyor kuşkusuz, ama organizmanın bütününü tehlikeye atacak hiçbir toplu cevap özümlenir duruma gelebilecek gibi gözükmüyor.

     - 
Kayıtsızlık, dili geçersiz kılıyor, işaretleri anlaşılmaz hale getiriyor. Sabırlısın ama beklemiyorsun, özgürsün ama seçmiyorsun, müsaitsin ama hiçbir şey seni harekete geçirmiyor. Hiçbir şey istemiyor, hiçbir şey talep etmiyor, hiçbir şeyi dayatmıyorsun. Hiç dinlemeden duyuyor, hiç bakmadan görüyorsun: tavanlardaki çatlakları, parkenin dilimlerini, yer karolarının desenlerini, gözlerinin çevresindeki kırışıklıkları, ağaçları, suyu, taşları, geçen arabaları, gökyüzünde bulut şekilleri çizen bulutları.

     - 
Her bir gün ses ve sessizliklerden, ışık ve karanlıklardan, yoğunluklardan, bekleyişlerden, ürpermelerden oluşuyor. Olan tek şey, bir kez daha, sonsuza dek, her seferinde biraz daha fazla yitip gitmen, sonu olmadan başıboş dolaşman, uykuyu, bir tür vücut huzurunu bulman: vazgeçme, bıkkınlık, uyuşukluk, kendini koyveriş. Kayıyor, sürükleniyor, gevşiyorsun: boşluğu aramak, ondan kaçmak, yürümek, durmak, oturmak, masaya oturmak, dirseğini dayamak, uzanmak.

     - 
Meydanlardaki küçük parkların ve bahçelerin banklarında oturuyorsun, tıpkı bir emekli, bir ihtiyar gibi, oysa topu topu yirmi beş yaşındasın.

     - 
Sürprizsiz yaşam. Güvenliktesin. Uyuyor, yiyor, yürüyor, yaşamayı sürdürüyorsun, tıpkı gamsız bir araştırmacının labirentinde unuttuğu bir laboratuvar faresi gibi; sabah akşam, hiç yanılmadan, hiç duraksamadan yemliğin yolunu tutan, önce sola, sonra sağa dönen, bulamaç halindeki günlük yem miktarını almak için kırmızı kenarlı bir pedala iki defa basan bir laboratuvar faresi gibi.

     - 
Kendi gerçekliğinden başka, süren yaşamının, soluk alıp verişinin, adımlarının, yaşanışının gerçekliğinden başka bir şey tanımıyorsun. İnsanların gidip geldiğini, kalabalıkların ve şeylerin oluşup kaybolduğunu görüyorsun. Bir tuhafiyecinin ufacık vitrininde bir perde çubuğu görüyorsun; gözlerin aniden ona dikiliyor; geçip gidiyorsun: Sen ulaşılmazsın.

     - 
Dışarı çıkıyor, fazla ışıklandırmış sokaklarda sürtüyorsun. Odana dönüyor, soyunuyor, çarşafların arasına sokuluyor, ışığı söndürüyor, gözlerini yumuyorsun. Bu, çok çabuk soyunan düşsel kadınların çevrene üşüştüğü saattir; bu, yüz kez okunmuş kitaplardan bunaldığın saattir; bu, bir türlü uyuyamadan yüz kez oradan oraya döndüğün saattir. Gözlerin karanlıkta fal taşı gibi açık, elin dar sedirin ayak tarafında bir küllük, bir kutu kibrit, son bir sigara aranırken, mutsuzluğunun büyüklüğünü sakin sakin ölçtüğün saattir bu.

     - Yalnızlığın büyülü çemberini kırmayacaksın. Yalnızsın ve kimseyi tanımıyorsun; kimseyi tanımıyorsun ve yalnızsın. Ötekilerin birbirlerine yapıştıkları, birbirlerine sokuldukları, birbirlerini koruduklarını, birbirlerine sarıldıklarını görüyorsun. Oysa sen, ölü bakışlı, saydam bir hayaletten, külrengi bir cüzzamlıdan, çoktan toza dönüşmüş bir siluetten, kimsenin yaklaşmadığı tutulmuş bir yerden başka bir şey değilsin. Olasılık dışı karşılaşmalar umuduyla kendini zorluyorsun. Ama deri, bakır, ağaç senin için ışıldamaya başlamıyor ki, ışıklar yoğunluklarını senin için azaltmıyorlar ki, sesler senin için duyulmaz hale gelmiyorlar ki. Ağırlaşan dumana, Lester Young'a, Coltrane'e rağmen yalnızsın, barların tüy gibi yumuşak ve sessiz sıcaklığında, ayak seslerinin çınladığı boş sokaklarda, kapanmamış içkili kahvelerin yarı ayık suç ortaklığında yalnızsın.


     - Gözünden bir şey kaçmıyor, ama yakaladığın bir şey de yok, yakalasan da çok geç, hep çok geç, gölgeler, yansımalar, çatlaklar, savuşmalar, gülümsemeler, esnemeler, yorgunluk ya da vazgeçiş.


     - Yalnızlığın büyülü çemberini kırmayacaksın. Yalnızsın ve kimseyi tanımıyorsun; kimseyi tanımıyorsun ve yalnızsın. Ötekilerin birbirlerine yapıştıkları, birbirlerine sokuldukları, birbirlerini koruduklarını, birbirlerine sarıldıklarını görüyorsun. Oysa sen, ölü bakışlı, saydam bir hayaletten, külrengi bir cüzzamlıdan, çoktan toza dönüşmüş bir siluetten, kimsenin yaklaşmadığı tutulmuş bir yerden başka bir şey değilsin. Olasılık dışı karşılaşmalar umuduyla kendini zorluyorsun. Ama deri, bakır, ağaç senin için ışıldamaya başlamıyor ki, ışıklar yoğunluklarını senin için azaltmıyorlar ki, sesler senin için duyulmaz hale gelmiyorlar ki. Ağırlaşan dumana, Lester Young'a, Coltrane'e rağmen yalnızsın, barların tüy gibi yumuşak ve sessiz sıcaklığında, ayak seslerinin çınladığı boş sokaklarda, kapanmamış içkili kahvelerin yarı ayık suç ortaklığında yalnızsın.


     - Gözünden bir şey kaçmıyor, ama yakaladığın bir şey de yok, yakalasan da çok geç, hep çok geç, gölgeler, yansımalar, çatlaklar, savuşmalar, gülümsemeler, esnemeler, yorgunluk ya da vazgeçiş.


     - Sanki her an, kendine şöyle demek ihtiyacını duyuyormuş gibisin: Bu böyle, çünkü ben böyle istedim; ben böyle istedim yoksa ölürüm.


     - 
Gazeteleri buruşturan sen, dışarı çıkmadan günlerce odanda kalan ya da odana dönmeden günlerce dışarda kalan sen kimsin, ne yapıyorsun?

     - 
Yalnızlığın bir şey öğretmediğinden, kayıtsızlığın bir şey öğretmediğinden başka hiçbir şey öğrenmedin. Bu bir aldatmacaydı, göz alıcı ve tuzaklı bir yanılsamaydı. Yalnızdın, hepsi bu, ve kendini korumak istiyordun; dünyayla senin arandaki köprüler sonsuza dek atılsın istiyordun.

     - 
Zamanı unutur gibi yapabildin, geceleyin yürüyüp gündüz uyuyabildin: Ama onu hiçbir zaman tamamen aldatamadın.

     - 
Hayır. Sen artık dünyanın adsız efendisi, tarihin üzerinde hiçbir etki yapmadığı kişi, yağmurun yağışını hissetmeyen, gecenin gelişini görmeyen kişi değilsin. Sen artık ulaşılmaz, duru, saydam değilsin. Korkuyorsun. Bekliyorsun.


     - 
Hemen hemen her seferinde geliyorlar. Onları iyi tanıyorsun. İçin neredeyse rahat. Eğer onlar oradalarsa, uyku çok uzakta değil demektir. Biraz canını yakacaklar, sonra bıkacak ve seni rahat bırakacaklar. Evet, canını yakıyorlar, ama duyduğun ağrıya karşı, algıladığın tüm duyumlara, aklından geçen tüm düşüncelere, sende uyanan tüm duygulara karşı olduğu gibi, tam bir ilgisizlik içindesin. Hayret ettiğini hiç hayret etmeden, şaşakaldığını hiç şaşakalmadan, cellatlar tarafından hırpalandığını hiç acı çekmeden görüyorsun. Sakinleşmelerini bekliyorsun. İstedikleri tüm organları kendi rızanla teslim ediyorsun onlara. Karnın, burnun, boğazın, ayakların için çekiştiklerini görüyorsun uzaktan.

     - Kendini görmeyi hep sürdüreceksin. Hiçbir şey yapamazsın, kendinden kaçamazsın, kendi bakışından kaçamazsın, hiçbir zaman bunu yapamayacaksın: Hiçbir sarsıntının, hiçbir seslenmenin, hiçbir yanığın seni uyandıramayacağı kadar derin uyumayı başarsan bile, bu göz hep olacak, senin gözün, hiç kapanmayacak, hiç uyumayacak olan gözün. Kendini görüyorsun, kendini gören kendini görüyorsun, sana bakan sana bakıyorsun. Uyansan bile, görüntün aynı, değişmez kalacak. Kendine binlerce, milyarlarca gözkapağı eklemeyi başarsan bile, hâlâ, arkada, seni görmek için bu göz olacak. Uyumuyorsun, ama uyku artık gelmeyecek. Uyanık değilsin ve hiç uyanmayacaksın. Ölü değilsin ve ölüm bile seni kurtaramayacak...


     - Ama çıkış yok, mucize yok, hiçbir hakikat yok. Kabuklar, zırhlar. Her şeyin başladığı, her şeyin durduğu o boğucu günden beri. Karanlık sokakların kirli duvarlarının dibinden geçiyorsun, sağ elinle seki taşlarına, cephe tuğlalarına çarparak. Seine'in üzerinden bacaklarını sallandırarak, bir köprü kemerinin oyduğu gözün göremeyeceği kadar küçük girdaba saatlerce bakarak oturuyorsun. Dizilmiş elli iki kâğıdın içinden dört ası çıkarıyorsun. Aynı güdük hareketleri, hiçbir zaman hiçbir yere vardırmayan aynı yolculukları tekrar tekrar kaç kez yaptın. Üç kuruşluk sığınaklarından başka, aptalca sabrından başka, seni her seferinde çıkış noktana geri döndüren binbir dönemeçten başka yardıma çağıracağın bir şey yok. Meydanlardaki küçük parklardan müzelere, kahvelerden sinemalara, su kıyılarından bahçelere; garlardaki bekleme salonları, büyük otellerin lobileri, süpermarketler, kitapçılar, resim galerileri, metro koridorları. Ağaçlar, taşlar, su, bulutlar, kum, tuğla, ışık, 
rüzgâr, yağmur: Önemli olan tek şey yalnızlığın: Ne yaparsan yap, nereye gidersen git, gördüğün hiçbir şeyin önemi yok, yaptığın her şey boşuna, aradığın her şey sahte.

     
Var olan tek şey yalnızlık, her seferinde er ya da geç karşında bulduğun, dost ya da yıkıcı yalnızlık; onun karşısında, her seferinde yalnız kalıyorsun, yardımdan yoksun, şaşkın ya da afallamış, umutsuz, sabırsız.

     - Konuşmaktan vazgeçtin ve sana cevap veren tek şey sessizlik oldu. Ama bu sözcükler, boğazında takılıp kalan bu binlerce, milyonlarca sözcük, arkası gelmeyen sözcükler, sevinç çığlıkları, aşk sözcükleri, budalaca gülüşler, peki onları ne zaman bulacaksın yeniden?


     - Şimdi sessizliğin dehşetinde yaşıyorsun. Ama sen herkesten daha sessiz değil misin?


     - Yaşamını bir saat gibi kuruyorsun, sanki kendini kaybetmemenin, tamamen dibe batmamanın en iyi yolu kendini gülünç işlere vermek, her şeyi önceden kararlaştırmak, hiçbir şeyi rastlantıya bırakmamalıymış gibi. Yaşamın, tıpkı bir yumurta gibi dışa kapalı, pürüzsüz, yuvarlak olsun; hareketlerin her şeyi senin adına kararlaştıran, seni sana rağmen koruyan değişmez bir düzen tarafından saptansın.

27 Mayıs 2015 Çarşamba

Yankının Kemikleri * Samuel Beckett

CASCANDO
1.

neden sadece halinden
ümit kesilsin
sözcük barınaklarının
düşük yapmak kısır olmaktan daha iyi değil mi
sen gittikten sonra saatler öyle ağır ki
hemen hep sürüklemeye başlayacak
arzunun yatağını kör gibi tırmalayan pençeler
eski aşklar büyütünce kemikleri
seninkiler gibi gözlerle dolmaya görsün yuvalar
hemen olması hiç olmamasından daha iyi değil mi
yüzlerine sıçrayan karanlık arzu tekrar söylüyor
dokuz gün asla yüzdüremedi batan aşkı
ne de dokuz ay
ne de dokuz ömür
2.
tekrar söylüyorum
öğretmezsen öğrenemem
tekrar söylüyorum bir son var
son defanın bile sonu ·
yalvarmanın son seferi
sevmenin son seferi
rol yapmayı bilmemeyi bilmenin
söylemenin son seferinin bile bir sonu var
beni sevmezsen sevilemem
seni sevmezsem sevemem
bayat sözlerin yayığı gene kalpte
eski lavabo pompasından aşk aşk aşk diye fışkıran ses
dövüle dövüle kesilmiş sütün suyu
değiştirilmesi imkansız sözcükler
korkmuyor gene
sevmemek
sevmek ve seni değil
seviliyor olmak ve senin tarafından değil
rol yapmayı
rol yapmayı bilmemeyi bilmek
ben ve seni sevecek olan diğerleri
severlerse seni
3.
sevmezlerse seni



DIEPPE
2.

kum akıntısında benim yolum
kumul ve çakıl arasında
yaz yağmuru yağar hayatıma
ömrümse başından sonuna
yağmadan kaçınma
huzurum orada dağılan sisin ortasında
bu uzun devingen eşikleri aşındırmaktan vazgeçtiğim
ve açılan ve kapanan bir kapının
boşluğunu yaşayabildiğim zaman
3.
ne yapabilirdim bu dünya olmadan yüzsüz umursamaz
ki son bulacak oysa her anın boşlukta
varoluşun cehaletinde eridiği bir an
sonunda gövde ve gölgeyi birlikte yutan
bu dalga olmadan
ne yapabilirdim çağıltıların yittiği bu sessizlik olmadan
yürek çarpıntıları çılgınlıklar imdada aşka
cürufların tozları üzerinde uyuyan
bu gökyüzü olmadan
ne yapabilirdim dün ne yaptıysam aynını ve evvelsi gün
ölümışığımın çatlağından bakıyorum
bana benzer bir başka aylaklık arıyorum
tüm yaşamların ötesine girdap olmuş geçerken
sarsıcı bir boşlukta
sesler arasında sessiz
gizliliğimi dolduran

23 Mayıs 2015 Cumartesi

Üç Gün * Yevgeni Zamyatin

Zamyatin' in bu kitabını pek sevmedim, altını çizecek bir şey yoktu. Okuduğumu unutmayayım diye post olarak kalsın burada.

20 Mayıs 2015 Çarşamba

Hiroşima Sevgilim * Marguerite Duras

     - Onu böyle hem özgür hem tutuk, hem doğru hem yalancı, hem anlaşılmaz, hem içi dışı bir yapacak ne geçmiştir başından? Rastgele aşklar yaşamaya bu denli teşne? Aşkla karşılaşınca bu denli ürkek?


     - Seninle karşılaşıyorum. Seni hatırlıyorum.
      Kimsin sen?
     Öldürüyorsun beni,
     öyle iyisin ki, bana.
     Nasıl bilebilirdim bu kentin aşkın boyutlarına göre kurulduğunu?
     Nasıl bilebilirdim senin kendi boyuma göre olduğunu.
     Bayılıyorum sana. Ne güzel. Bayılıyorum sana.
     Ne yavaş her şey birden bire.
     Sonra ne güzel.
     Bilemezsin.
     Öldürüyorsun beni,
     öyle iyisin ki, bana,
     öldürüyorsun beni,
     öyle iyisin ki bana.
     Acelem yok.
     Ne olur.
     Yut beni.
     Parçala beni, çirkinleştir.
     Neden sen olmayasın?
     Neden sen olmayasın bu şehirde, öbür gecelerden ayırt edilemeyen bu gecede?
     Ne olur...


     - Bir kadında bin kadınsın sanki...
     ■ Beni tanımadığın için. Ondan olmalı.
     - Belki de yalnız ondan değil.
     • Hoşuma gitmiyor değil bu düşünce, senin için bin kadın birden olmak.


ERKEK — Güzel kadınsın, biliyor musun?

KADIN — Öyle mi?
ERKEK - öyle.
KADIN — Biraz yorgun ama, değil mi?
ERKEK — (Eliyle kadının yüzünü buruşturur, güler) Biraz çirkin.
KADIN — (Okşandığı için güler) Aldırmıyor musun buna?
ERKEK — Dün gece kahvede dikkatimi çekti. Nasıl çirkin olduğun. Sonra...
KADIN — (İyice rahatlamış) Sonra?...
ERKEK — Sonra canının nasıl sıkıldığı.
KADIN - (Merakla) Peki başka...                                                                                                              ERKEK - Erkeklerde bir kadını tanıma isteği uyandıran bir can sıkıntısıydı bu.



     - Birkaç yıl içinde, seni unuttuğum zaman, bu çeşit başka hikâyeler geçince başımdan, aşkın unutuluşu olarak anacağım seni. Unutmanın korkunçluğu olarak düşüneceğim bu hikâyeyi. Şimdiden biliyorum bunu.


     - Seninle karşılaşıyorum.

Hatırlıyorum seni.
Aşkın boyutlarına göre kurulmuş bu kent.
Sen boyuma göre yaratılmışsın benim.
Kimsin sen?
Öldürüyorsun beni.
Susamıştım. Aldatmaya, yalan söylemeye susamıştım.
Ta başından beri.
Bir gün karşıma çıkmanı bekliyordum hep.
Sessizce, sonsuz bir sabırsızlıkla bekliyordum seni.
Yut beni, öylesine kendine dönüştür ki beni, senden sonra kimse anlayamasın bunca isteğin nedenini.
Yalnız kalacağız, sevgilim.
Sonu hiç gelmeyecek gecenin.
Gün hiç kimsenin üzerine doğmayacak bir daha.
Hiç. Hiçbir zaman. Artık.
Öldürüyorsun beni.
Öyle iyisin ki bana.
İçimiz rahat, iyilikle dolu ağlayacağız giden günün ardından. Yapacak hiç, hiçbir şeyimiz olmayacak giden güne ağlamaktan başka.
Günler geçecek. Yalnız günler.
Sonra bir gün gelecek.
Bir gün gelecek. Bizi bağlayan şeyin ne olduğunu bilemeyeceğiz.
Yavaş yavaş silinecek anılarımızdan bu bağın adı. Sonra iyice kaybolacak gözden.



     - Unutacağım seni! Unutuyorum bile! Bak, nasıl unutuyorum seni! Baksana!


     - Bağırdım gene. Sonra bir çığlık duydum o gün. Beni mahzene en son kapadıklarında. Bilya yavaş yavaş yuvarlandı bana doğru, bir olay gibi.

     İçinde renk renk ırmaklar akıyordu, dipdiri. Yaz, içindeydi bilyanın. Yazın sıcaklığı da sinmişti üstüne.

     Ne olursa olsun her şeyi yememek gerektiğini biliyordum artık, ne duvarları, ne ellerimin kanını, ne de duvarları. Tatlı tatlı baktım bilyaya. Ağzıma dayadım, ama ısırmadan.

     Bunca yuvarlaklık, bunca pürüzsüzlük, çözümsüz bir sorun koyuyordu ortaya.


     Belki de kıracağım. Yere atıyorum, zıplayıp elime geliyor. Gene atıyorum. Geri gelmiyor. Yitiyor.


     Yitince, önceden bildiğim bir şey başlıyor yeniden. Korku geri geliyor. Bir bilya ölemez.

     Hatırlıyorum. Arıyorum. Buluyorum bilyayı yeniden.


     Çocukların bağrışmaları. Avucumun içinde bilya. Bağnşmalar. Bilya. Çocukların bilyası. Hayır.

     Vermeyeceğim onlara. Açıyorum avucumu. Duruyor orada, tutsak. Geri veriyorum çocuklara.

     

19 Mayıs 2015 Salı

Aile Çay Bahçesi * Yekta Kopan

     - "Az insan tanıyor ve kimseyi de sevmiyordum." VLADIMIR NABOKOV, Göz


     - Yüzünü unuttuğun birinin sesini duyuyorsun. Sesini unuttuğun birinin yüzünü hatırlıyorsun. Hayat seni bir köşede sıkıştırıyor. Sırlardan oluşan ağaç, yapraklarını dökmeye başlıyor. Yaptığın sıradan iş, olağanüstü bir büyüye dönüşüyor. Bir hedef beliriyor. Aniden.


     - Korkularımızla öldürüyoruz zamanı. Oysa saniye kolu, tüm cesaretiyle koşmaya devam ediyor.


     - Okuduğum bütün kitaplarda beni bana anlatacak bir karakter arardım. Dinlediğim radyo oyunlarından, izlediğim filmlerden bir cümlecik çalmaya çalışırdım.


     - Kötü olmak, iyiymiş gibi davranan bir sahtekâr olmaktan daha kötü değil.


     - Noktalardan oluşan bir kadınım ben. Geri geldi noktalarım, sonlarına kondukları bütün nefret cümleleriyle birlikte.


     - O mutlu günlerimde düşünmediğim bir gerçek var oysa. İnsan karanlıkla bir kere tanıştı mı, bir daha istese de kurtulamıyor ondan.


     - Ben sadece düşündüm. Zihnimde tartıştım insanlarla. Ne yaşadıysam kabuğumun altında yaşadım- Uykusuz gecelerde kavga provaları yaptım; işten çıkaran patronla, yağmurlu havada ıslatıp geçen taksiciyle, tiyatroda gelip yerime oturan çiğ suratlı kadınla, posta kutumu kanştıran apartman yöneticisiyle zihnimde savaştım. Karşılarına dikilip edeceğim laflan düşündüm. “O bunu derse böyle derim, şunu derse şöyle yapıştırırım cevabı,” diye hesap yaptım. Şehrin kokuşmuşluğuyla, insanların kabalığıyla, yollann pisliğiyle, binaların bakımsızlığıyla, köpeklerin havlamasıyla, kedilerin çöp karıştırmasıyla, kadınların sinsiliğiyle, erkeklerin salyalı yalanlarıyla didiştim durdum aklımın karanlık koridorlarında. Sonra sustum. Ses olmadı düşündüklerim. Nefretimi kusamadım dünyaya. O güvenlikli kabuğumun altından çıkaramadım başımı.


     - Ben geçip gitmek isterdim hayattan, o iz bırakmak için uğraşırdı.


     - O tadına doyum olmaz bir şiirdi, ben taslak halinde bir roman.


     - Hep böyle olacaktı. Nefret bir yerlerimde irinli bir yaraydı, hiç kapanmayacak olan. Ama göstermeyecektim onu kimseye, gösteremeyecektim. Korkaktım. Kendi hikâyemin en kuytu köşelerine saklanarak uzak duracaktım o yaradan, o mide bulandıran irin kokusundan. Gün gelecek o köşeler de tükenecekti. Tuvalin sınırları belliydi. O sınırların dışına taşıramayacaktım resmimi. Yine merkeze dönecek, boyadığım yerlerin üstünden geçecektim. Bir hatayı başka bir hatayla örterek geçecekti ömrüm. Pentimento. Yine pentimento. Hamlet avuçlayacaktı Yorick’in kafatasını,Turgut fısıldayacaktı Olric’e, "Ne kadar kazısam hep pentimento Olric" diye. Anlaşılmasın diye bütün bu hatalar karmaşası, kimsenin hayatıma yakından bakmasına izin vermeyecektim. Uzak durun Müzeyyen'den, bilin ki o boyalar girdabı sizi de içine çeker. Aptalca bir cesaretle yanaşanı hapsedecektim çerçevenin içine. Dökecektim boyayı üstlerine. Kandan, boktan, sidikten, irinden yaptığım boyayla çekecektim fırçayı. “Sen ki dünyanın sınırsızlığına tercih ettin bu tablonun dört köşesini, boğul benden olma boyada,” diye çılgın kahkahalar atacaktım. Masaldaki cadı, romandaki vampir olacaktım. Hikâyemdeki bütün isimleri ayıklayacak, varlığımdan mürekkep romanın taslağını parçalarına ayırıp denize savuracaktım.


     - Açacaktım o sergiyi. Hayatıma dokunmaya çalışanların bedenlerini satacaktım sergime gelenlere. Kendimi kandırıyordum. Yapamayacaktım. Hiçbir şey yapamayacak, böyle sessiz oturacaktım. Korkaktım ben. Rakıyı biraz daha yavaş içmesi gereken bir korkak.


     - “Çok içtik. Kafan iyi senin."
     "İyi değil pekiyi. Kafam pekiyi. Hayatım ancak bütünlemeyle geçer sınıfı. Sesimden doğrudan çakarım ama. Otur, sıfır. Bok gibi söyledim şarkıyı be. Bak aslında şimdi biraz daha oturdu sesim galiba. Dönülmez akşamın ufkundayım, vakit çok geç...”

     “Şişşt! Sus! Milleti uyandıracaksın. Hiç uğraşamam şimdi sitenin geri zekâlılarıyla."

     “Uyansınlar. Onlara yıldızları anlatalım. Bak şu tam tepemizdeki Kutupyıldızı. Bir onu biliyorum zaten. Ona bakarsan yolunu şaşırmazsın derler ya, yalan. Onun parlaklığı, insanı yolundan çıkarır olsa olsa."

     "Şuradaki de Büyükayı.”

     “Hangisi?”

     “Şu cezveye benzeyen."

     "Göremiyorum ben cezve falan.”

     “Parmağımın ucunu takip et, biraz daha sağda."

     "Yemişim cezvesini. Artık kahve, otomatik makinede yapılıyor. Size söylüyorum yıldızlar. Artık bir değeriniz kalmadı. Alın cezvelerinizi galaksinize sokun!"



     - Saniye kolu eskisi gibi hızlı koşmuyordu. Yorulmuştu belli ki. Belki de zaman artık kendi bildiğince akacaktı.

28 Nisan 2015 Salı

Genç Werther'in Acıları * Johann Wolfgang Von Goethe

     - Yüksel Pazarkaya'nın önsözüyle; "Ve sen, aynı onun gibi tutkulu istem duyan sevgili can, onun acısından avuntu bul ve ister tecelli olsun, ister kendi suçun yüzünden, kendine daha yakın birini bulamazsan, bu kitapçığı dost edin."


     - Ne mutluyum, gitmekten! Can dost, insan kalbi ne tuhaf! Öylesine sevdiğim senden hiç ayrılamazken, seni bırakıp da yüreği hoş olmak. Diğer bütün ilişkilerim, benimki gibi bir yüreği korkutmak için, yazgının cilveleri değil miydi?


     - İstiyorum, sevgili dost, sana söz veriyorum, daha iyi olmak istiyorum, yazgının bize sunduğu bir parça kötülüğü, hep yaptığım gibi, artık geviş getirip durmak istemiyorum; geçmişi geçmişte bırakmak ve şimdinin tadını çıkarmak istiyorum. Elbette, haklısın, kuzum, - niçin böyle yaratıldıklarını Tanrı bilir - ama insanlar, düşlem güçlerini, umursamaz şimdilerine katlanmaktan çok, geçmiş kötülüklerin anılarını çağrıştırmak için böylesine zorlamasalardı, aralarındaki acılar daha ufak olurdu.


     - Bütün gönlümle tadını çıkardığım tatlı bahar sabahları gibi şahane bir şenlik bütün ruhumu sardı. Benimki gibi ruhlar için yaratılmış bu yörede yalnızım ve yaşamımdan sevinç duyuyorum. Öylesine mutluyum, dostum, böyle erinç içinde varlık duygusuna büsbütün dalmış olmaktan sanatım rahatsız. Şimdi resim yapamam, bir çizgi bile çizemem, ama hiçbir zaman şu anlarda olduğumdan daha büyük ressam olmadım.


     - Kitaplarını göndereyim mi, diye soruyorsun? - Canım, Tanrı aşkına, lütfen, bırak onlar uzak dursunlar benden! Artık yönlendirilmek, dürtülmek, şevklendirilmek istemiyorum, bu yürek zaten kendiliğinden kabarıyor yeterince; bana ninni gerek...


     - Can! benim sıkıntılardan sefahate, tatlı hüzünlerden uğursuz tutkulara geçişimi görme zahmetine bunca sık katlanan sana bunu söylemem gerekli mi? Yüreciğime hem sayrı bir çocuk gibi bakıyorum; o istediğini yapıyor. Bunu başkalarına söyleme; duyarlarsa, hoş görmeyecek kişiler var.


     - kendimi pek iyi hissediyorum; yalnızca kullanılmaya kullanılmaya çürüyüp giden ve sıkı sıkı saklamaya çalıştığım daha bir sürü gücün içimde pineklediği aklıma gelmemeli. Ah, kalbi öylesine sıkıştırıyor bu - Yine de! anlaşılmamak bizim gibilerin yazgısı.


     - Diyorum: sen bir budalasın! burada olmayanı arıyorsun. Ama ona sahiptim, onun olabileceğim her şeyi olduğum için, onun huzurundayken olduğumdan da büyük göründüğüm o yüreği, o ulu ruhu duyumsadım.


     - İçime kapanıp, bir dünya buluyorum! Yine canlandırma ve kanlı canlı bir güç yerine, sezimle, koyu bir hevesle. Duyularımda her şey yüzüp duruyor, ben de düşte gibi dünyaya gülümseyip gidiyorum.


     - Ve en sevdiğim yazar, kendimi, dünyamı bulduğum, etrafımdaki olayların meydana geldiği ve hikâyesi pek tabii bir cennet olmamakla birlikte, tanımsız bir saadetin kaynağı olan kendi ev yaşamımdaki gibi ilginç ve içten olan yazardır.


     - Haydi bana, huysuzluğunu gizleyip, çevresindeki sevinci berbat etmeden, kendine saklayan bir kişiyi gösterin! Yoksa bu aslında kendi densizliğimiz üzerine iç sıkıntısı, her zaman aptalca bir kendini beğenmişliğin kışkırttığı kıskançlıkla iç içe olan, kendi kendimizden hoşnutsuzluk değil mi? Kendimiz mutlu etmediğimiz mutlu insanları görmeye dayanamıyoruz.


     - Yok, kendimi aldatmıyorum! Onun kara gözlerinde bana ve kaderime olan ilgisini okuyorum! Evet hissediyorum ve kalbimin hislerine güveniyorum, beni - cenneti bu sözlerle ifade edeyim mi, edebilir miyim? - beni sevdiğini! Beni sevdiğini! - Ve kendi kendime ne kadar değerli olduğumu, ne kadar - sana herhalde bunu söyleyebilirim, böyle bir şeye anlayışın var senin - onun beni sevdiğinden beri, kendime ne kadar taptığımı!


     - Hiçbir zaman daha mutlu olmadım, hiçbir zaman en ufak taşa, tek bir ota kadar doğayı duyumsamam, daha dolu ve daha içten olmadı, yine de - Nasıl diyeyim, bilmiyorum, hayal gücüm öylesine zayıf, her şey yüzüyor ve ruhumun önünde yalpalıyor, bir tasarım yakalayamıyorum, ama balçık ya da mum olsaydı, bunlarla pekâlâ canlandırabileceğimi sanıyorum. Daha uzun dayandığından, balçık alıp karacağım, sonunda pasta çıksa da!


     - Bütün bu durumlara bile bile, adım adım nasıl yürüdüğüme şaştım! Durumu nasıl hep böyle apaçık görüp, yine de bir çocuk gibi davrandığıma, hâlâ apaçık görmeme karşın, iyileşme konusunda bir işaretin olmadığına.


     - Siz insanlar, diye çıkıştım, bir şey söylemek için, hemen ağzınızı açarsınız: bu ahmakça, bu akıllıca, bu iyi, bu kötü! Ne demek oluyor bunların hepsi? Bunun için bir faaliyetin iç ilişkilerini mi araştırdınız? niçin meydana geldi, niçin meydana gelmek zorundaydı, bunun temelindeki sebepleri kesinlikle ortaya çıkarabiliyor musunuz? Bunu yapsaydınız, yargılamakta bu kadar aceleci olmazdınız.


     - Ah, siz aklı başında olanlar! diye gülümseyerek seslendim. Tutku! Sarhoşluk! Çılgınlık! Öylesine rahat, öylesine katılımsız duruyorsunuz, siz ahlâk insanları! içeni azarlıyor, saçmalayandan nefret ediyorsunuz, papaz gibi geçip gidiyor ve sizi onlardan biri gibi yapmadı diye, kabasofular gibi Tanrı'ya şükrediyorsunuz. Ben bir defadan fazla sarhoş oldum, tutkularım çılgınlıktan hiç de uzak değildi, ikisinden de pişmanlık duymuyorum: zira, büyük bir şey, olanaksız görünen bir şey yapan bütün sıra dışı inasanların oldum olası sarhoş ve deli olarak çağrıldıklarını kendi ölçülerim içinde kavramak zorunda kaldım.


     - Rahat, akıllı insanın, mutsuzun halini görmesi boşuna, onu iknaya çalışması boşuna! Tıpkı hastanın yatağı başında duran sağlıklı kişinin, ona kendi gücünden bir damla bile aktaramaması gibi.


     - İnsanın sonsuz mutluluğu olan şey, yine onun sefaletinin kaynağı olmak zorunda mıydı?


     - Senin yıkıcı olmadığın, olmak zorunda kalmadığın tek an yok; en masum yürüyüş bin zavallı kurtçuğun hayatına mal oluyor, bir ayak darbesi karıncaların binbir zahmetle kurduğu yuvayı harap edip, küçük bir dünyayı rezil bir mezar halinde eziyor. Hah! dünyanın seyrek büyük afeti, köylerinizi süpüren bu seller, kentlerinizi yutan bu depremler beni ırgalamıyor; tabiatın evreninde gizli yatan, yeyip bitiren güç, kalbimin dibini oyuyor; hiçbir şey kurmayan, komşusunu, kendini yıkmayan. Ve böyle korkulu sendeliyorum! Yer ve gök ve dokuyan kuvvetleri çevremde: Ebedi yutan, ebedi geviş getiren bir canavardan başka bir şey görmüyorum.


     - Sonra azizim, halimin değişmesine duyduğum özlem, beni her yerde kovalayacak sabırsız bir iç huzursuzluğu değil mi acaba?


     - Hayatın çiçekleri sadece görüntü! Nice çok kişi ardında bir iz bırakmadan çekip gidiyor, nice azı meyveye duruyor, bu meyvelerden da nice azı olgunlaşıyor! Yine de onlardan yeterince var; yine de - ey kardeşim! - olgunlaşmış meyveleri ihmal edebilir miyiz, hor görüp, tadına varmadan çürümeye bırakabilir miyiz?


     - Burada oturup hava alıyorum, sakinleşmeye çalışıp, sabahı bekliyorum, gün doğuşuna atlar da ısmarlandı.


     - Farkındayım, farkındayım, kader benim için ağır sınavlar düşünmüş. Yine de ha gayret! İçini rahat tutmak, her şeye katlanır. İçini rahat tutmak? bu sözün kalemime takılması, beni güldürüyor. Ah, birazcık sakin bir kan, beni güneşin altındaki en mutlu kişi yapardı. Ne o! başkalarının bir damlacık güçleri ve yetenekleriyle önümde kabara kabara dolanıp durmaları karşısında, kendi gücümden, kendi yeteneklerimden kuşku mu duyuyorum? Bana bütün bunları ihsan eden güzel Tanrım, niçin bunların yarısını alıp da, onun yerine bana özgüven ve kanıklık vermedin!


     - Kendi kendiyle hiçbir zaman hoşnut olmayan, dolayısıyla kimsenin memnun edemediği bir insan.


     - İnsanlar, kendilerini de, başkalarını da zora koşuyorlar; ama , dedi, insan, dağı aşması gereken bir yolcu gibi yüksünüyor; elbette, dağ olmasa, yol çok daha rahat ve kısa olur; ama bir kere var, öyleyse aşmak gerek!


     - Gerçi, azizim, insanın başkalarını kendisiyle ölçmesinin saçmalığını her gün daha fazla farkediyorum. Ama kendimle öyle çok uğraşıyorum ve bu kalp öyle fırtınalı ki - ah, bırakıyorum başkaları kendi yollarında gitsinler, yeter ki onlar da beni kendi yolumda rahat bıraksınlar.


     - Beni görseydiniz, dostum, bu dalgınlık tufanında! duyularım nasıl da kupkuru; bir tek an bile yürek doluluğu yok, bir tek mutlu saat yok! hiç! hiç! Sanki bir kelepir vitrininin önünde durup, adamcıkların ve beygirciklerin önümden oraya buraya kaydıklarını görüyor ve bu bir yanılsamamı, diye soruyorum kendime. Ben de oyuna katılıyorum, daha doğrusu, bir kukla gibi oynatılıyor, bazen yanımdakinin tahta koluna yapışıp, dehşetle bırakıyorum. Akşamları, güneşin doğuşunu keyifle seyretmek istiyorum, ama sabah yataktan çıkamıyorum; gündüzleri, ay ışığının keyfini çıkarmak istiyorum, ama odamda kalıyorum. Niçin kalkıyor, niçin yatıyorum, bilmiyorum.


     - Yaşamımı harekete geçirecek maya eksik; derin gecelerde beni şenleten heyecan bitik, sabah beni uyandıran yitik.


     - Ah, bu daralmış yüreğime nefes aldırmak için, yüz defa bıçağa sarıldım. Korkunç koşturulup kızışınca, nefes alabilmek için, güdüyle bir damarını dişleriyle yaran bir soylu at cinsinden söz edilir. Sık sık böyle duyumsuyorum kendimi, bana sonsuz özgürlüğü getirecek bir damarımı açmak istiyorum.


     - Ah, benim bildiğimi herkes bilebilir - yüreğim yalnızca benim.


     - Göz açıp kapayıncaya bende durum değişiyor. Bazen yaşamın sevinçli bir görünümü yine ağarır gibi oluyor, ah! yalnızca bir an için!


     - Ben yalnız ve yalnız onu, böylesine içten, böylesine derinden severken, ondan başka birini ne tanıyor, ne biliyorken, ne de başka birine sahipken, nasıl olup da bir başkası onu sevebiliyor, sevmeye yelteniyor, havsalam bazen bunu bir türlü almıyor!


     - Ah, bu boşluk, burada göğsümde hissettiğim bu korkunç boşluk! - Sık sık düşünüyorum: onu bir defa olsun, yalnız bir defacık şu bağra basabilsen, bütün bu boşluk dolardı.


     - Göğsümü parçalamak, insanın birbiri için bu kadar az değeri olabildiği için, beynimi dağıtmak istiyorum sık sık. Ah, kendim getirmediğim aşkı, sevinç, sıcaklık ve hazzı, öbürü bana vermez ve mutluluk dolu bütün kalbimle karşımda soğuk ve mecalsiz duranı mutlandıramam.


     - O kadar çok şeye sahibim, ama ona karşı duygularım hepsini yutuyor; o kadar çok şeye sahibim, ama onsuz hepsi bir hiç.


     - Tanrı biliyor! çokça bir daha uyanmamak dileğiyle, hatta umuduyla yatağa uzanıyorum: ve sabahleyin gözlerimi açıp, yine güneşi görünce, perişan oluyorum. Ah, sağı solu belli olmayan biri olabilsem de, suçu havadan bilsem, bir üçüncü kişiye atsam, başarısızlıkla biten bir girişimi bahane etsem, o zaman üstümdeki bu isteksizliğin dayanılmaz yükü belki yarı yarıya inerdi. Vay halime! bütün suçun yalnızca kendimde olduğunu, çok açık hissediyorum, - suç değil! Yeter, bütün sefilliğin kaynağının içimde gizli olması, tıpkı bir zamanlar bütün saadetlerin kaynağı gibi. Bir zamanlar duyumsamanın bütün doluluğuyla süzülüp duran, her adımda bir cennet bulan, bütün dünyayı sevgi dolu sarmalayacak bir yüreği olan aynı kişi değil miyim artık? Ve bu yürek artık cansız, sevinçler akmıyor ondan artık, gözlerim kuru ve cana can katan gözyaşlarıyla artık esenlenmeyen duyularım korkuyla alnımı kırıştırıyor. Çok acı çekiyorum, zira hayatımın tek hazzını, çevremde dünyalar yarattığım can veren kutsal gücü yitirdim; yok artık! - Penceremden dışarıya uzak tepelere bakınca, sabah güneşinin sakin duran çayırın üstündeki sisi nasıl delerek ışıttığını ve uysal nehrin yapraksız söğütlerin arasından bana doğru yılan gibi dolandığını görüyorum, - oh! işte bu şahane tabiat parlak bir resim gibi böyle sabit karşımda dururken, bütün bu sonsuz haz kalbimden beynime bir damla bile mutluluk pompalayamıyor, koskoca herif Tanrı'nın karşısında kurumuş bir kuyu, delinmiş bir kova gibi duruyor. Öyle çok kendimi yerlere atıp, üstü tunçtan gökyüzü, etrafı susuzluktan kavrulan toprak, bir çiftçinin yağmur duası gibi, Tanrı'dan gözyaşları diledim.


     - Payına düşen acıyı çekmek ve ona ayrılan kadehi boşaltmak, insanın kaderi değil de nedir? - Ve kupa, göklerdeki Tanrı'nın insan dudaklarına pek acı gelmişse, niçin ben büyüksenip, bana tatlı gelmiş gibi durayım? Bütün varlığım olmakla olmamak arasında titrer, geçmiş geleceğin zifiri uçurumunda bir şimşek gibi çakar ve etrafımdaki her şey çökerken, dünya da benimle birlikte battığı için, niçin utanayım ki - Beyhude çabalayan güçlerinin iç derinliklerinde gıcırdayan, salt kendi itilmişin, kendine yetmeyip durmadan uçuruma yuvarlanan mahluğun sesi değil mi: Tanrım! Tanrım! beni niçin terk ettin?


     - Bazen kendime diyorum: Senin yazgın biricik; diğerlerini mutlu say - hiç kimse böyle eziyet çekmemiştir. Sonra ilkçağlardan bir şairi okuyorum ve onda sanki kendi kalbimi görüyorum. Bunca çok şeye dayanmam gerekiyor! Ah, benden önce de insanlar hiç böyle sefil oldular mı?


     - Kendime, kendime gelemeyeceğim! nereye adımımı atsam, karşıma beni allak bullak eden bir görünüm çıkıyor. Bugün! ey yazgı! ey insanlık!


     - Öyle mutlu olduğundan, keyfinin yerinde olduğundan 
övgüyle söz ettiği o zamanlar nasıl bir zamandı acaba? - Ahmak insan! diye seslendi acıyan bir gülümsemeyle, kendinden geçtiği zamanı demek istiyor, hep övüyor o zamanı; tımarhanede olduğu, kendini hiç bilmediği zaman -


     - Mutluluğunun eksikliğini dünyevi bir engele bağlayabilen, aziz mahluk! Hissetmiyorsun! sefaletinin harap olmuş kalbinde, sarsılmış beyninde yattığını hissetmiyorsun, buna yeryüzünün bütün kralları birleşse, çare bulamaz.


     - Ey bilmediğim Peder! Aslında bütün ruhumu dolduran ve yüzünü benden çeviren Peder, beni kendine çağır, daha fazla susma! susuşun bu susamış ruhu dindirmeyecek - Ve beklenmedik bir şekilde geri gelen oğlu, kendisine sarılıp şöyle seslenirse, buna bir baba öfkelenebilir mi: İşte yine geldim, babacığım! Daha fazla dayanmamı istediğin yolculuğumu yarıda kestiğim için bana öfkelenme. Dünya her yerde bir, çaba ve çalışmanın karşılığı ücret ve sevinç; ama ben bunu ne yapayım? ben senin olduğun yerde iyi oluyorum ve senin yüzünü görerek acı çekeyim, zevk alayım. - Ey ulu Tanrım, sen kovar mısın onu?


     
- Hiçbir yerde keyfim yok, her yerde keyifliyim. Bir şey dilemiyor, bir şey istemiyorum. En iyisi, gitmem.


     - Perdeyi kaldırıp, arkasına geçmek! Hepsi bu! Peki bu tereddüt ve bu duraksama niye? Ardında ne olduğunu bilmemekten? ve geri gelmemekten? Ve işte kesin bir bilgiye sahip olmadığımız yerde karanlık ve şaşkınlık sezmek, bunun zihnimizin özelliği olması.


     - Niçin uyandırıyorsun beni, bahar havası? Ruhumu okşayıp konuşuyorsun: Göğün damlalarıyla çiğ düşerim! Ama solma zamanım yakın, yapraklarımı koparacak fırtına yakın! Yarın o yolcu gelecek, beni güzelliğimle gören gelecek, gözü tarlada çepçevre beni arayacak ve bulamayacak.


     - Acaba bana niyet ettiğim bir yolculuk için tabancanızı ödünç verebilir misiniz? Hoşça kalınız!