28 Nisan 2015 Salı

Genç Werther'in Acıları * Johann Wolfgang Von Goethe

     - Yüksel Pazarkaya'nın önsözüyle; "Ve sen, aynı onun gibi tutkulu istem duyan sevgili can, onun acısından avuntu bul ve ister tecelli olsun, ister kendi suçun yüzünden, kendine daha yakın birini bulamazsan, bu kitapçığı dost edin."


     - Ne mutluyum, gitmekten! Can dost, insan kalbi ne tuhaf! Öylesine sevdiğim senden hiç ayrılamazken, seni bırakıp da yüreği hoş olmak. Diğer bütün ilişkilerim, benimki gibi bir yüreği korkutmak için, yazgının cilveleri değil miydi?


     - İstiyorum, sevgili dost, sana söz veriyorum, daha iyi olmak istiyorum, yazgının bize sunduğu bir parça kötülüğü, hep yaptığım gibi, artık geviş getirip durmak istemiyorum; geçmişi geçmişte bırakmak ve şimdinin tadını çıkarmak istiyorum. Elbette, haklısın, kuzum, - niçin böyle yaratıldıklarını Tanrı bilir - ama insanlar, düşlem güçlerini, umursamaz şimdilerine katlanmaktan çok, geçmiş kötülüklerin anılarını çağrıştırmak için böylesine zorlamasalardı, aralarındaki acılar daha ufak olurdu.


     - Bütün gönlümle tadını çıkardığım tatlı bahar sabahları gibi şahane bir şenlik bütün ruhumu sardı. Benimki gibi ruhlar için yaratılmış bu yörede yalnızım ve yaşamımdan sevinç duyuyorum. Öylesine mutluyum, dostum, böyle erinç içinde varlık duygusuna büsbütün dalmış olmaktan sanatım rahatsız. Şimdi resim yapamam, bir çizgi bile çizemem, ama hiçbir zaman şu anlarda olduğumdan daha büyük ressam olmadım.


     - Kitaplarını göndereyim mi, diye soruyorsun? - Canım, Tanrı aşkına, lütfen, bırak onlar uzak dursunlar benden! Artık yönlendirilmek, dürtülmek, şevklendirilmek istemiyorum, bu yürek zaten kendiliğinden kabarıyor yeterince; bana ninni gerek...


     - Can! benim sıkıntılardan sefahate, tatlı hüzünlerden uğursuz tutkulara geçişimi görme zahmetine bunca sık katlanan sana bunu söylemem gerekli mi? Yüreciğime hem sayrı bir çocuk gibi bakıyorum; o istediğini yapıyor. Bunu başkalarına söyleme; duyarlarsa, hoş görmeyecek kişiler var.


     - kendimi pek iyi hissediyorum; yalnızca kullanılmaya kullanılmaya çürüyüp giden ve sıkı sıkı saklamaya çalıştığım daha bir sürü gücün içimde pineklediği aklıma gelmemeli. Ah, kalbi öylesine sıkıştırıyor bu - Yine de! anlaşılmamak bizim gibilerin yazgısı.


     - Diyorum: sen bir budalasın! burada olmayanı arıyorsun. Ama ona sahiptim, onun olabileceğim her şeyi olduğum için, onun huzurundayken olduğumdan da büyük göründüğüm o yüreği, o ulu ruhu duyumsadım.


     - İçime kapanıp, bir dünya buluyorum! Yine canlandırma ve kanlı canlı bir güç yerine, sezimle, koyu bir hevesle. Duyularımda her şey yüzüp duruyor, ben de düşte gibi dünyaya gülümseyip gidiyorum.


     - Ve en sevdiğim yazar, kendimi, dünyamı bulduğum, etrafımdaki olayların meydana geldiği ve hikâyesi pek tabii bir cennet olmamakla birlikte, tanımsız bir saadetin kaynağı olan kendi ev yaşamımdaki gibi ilginç ve içten olan yazardır.


     - Haydi bana, huysuzluğunu gizleyip, çevresindeki sevinci berbat etmeden, kendine saklayan bir kişiyi gösterin! Yoksa bu aslında kendi densizliğimiz üzerine iç sıkıntısı, her zaman aptalca bir kendini beğenmişliğin kışkırttığı kıskançlıkla iç içe olan, kendi kendimizden hoşnutsuzluk değil mi? Kendimiz mutlu etmediğimiz mutlu insanları görmeye dayanamıyoruz.


     - Yok, kendimi aldatmıyorum! Onun kara gözlerinde bana ve kaderime olan ilgisini okuyorum! Evet hissediyorum ve kalbimin hislerine güveniyorum, beni - cenneti bu sözlerle ifade edeyim mi, edebilir miyim? - beni sevdiğini! Beni sevdiğini! - Ve kendi kendime ne kadar değerli olduğumu, ne kadar - sana herhalde bunu söyleyebilirim, böyle bir şeye anlayışın var senin - onun beni sevdiğinden beri, kendime ne kadar taptığımı!


     - Hiçbir zaman daha mutlu olmadım, hiçbir zaman en ufak taşa, tek bir ota kadar doğayı duyumsamam, daha dolu ve daha içten olmadı, yine de - Nasıl diyeyim, bilmiyorum, hayal gücüm öylesine zayıf, her şey yüzüyor ve ruhumun önünde yalpalıyor, bir tasarım yakalayamıyorum, ama balçık ya da mum olsaydı, bunlarla pekâlâ canlandırabileceğimi sanıyorum. Daha uzun dayandığından, balçık alıp karacağım, sonunda pasta çıksa da!


     - Bütün bu durumlara bile bile, adım adım nasıl yürüdüğüme şaştım! Durumu nasıl hep böyle apaçık görüp, yine de bir çocuk gibi davrandığıma, hâlâ apaçık görmeme karşın, iyileşme konusunda bir işaretin olmadığına.


     - Siz insanlar, diye çıkıştım, bir şey söylemek için, hemen ağzınızı açarsınız: bu ahmakça, bu akıllıca, bu iyi, bu kötü! Ne demek oluyor bunların hepsi? Bunun için bir faaliyetin iç ilişkilerini mi araştırdınız? niçin meydana geldi, niçin meydana gelmek zorundaydı, bunun temelindeki sebepleri kesinlikle ortaya çıkarabiliyor musunuz? Bunu yapsaydınız, yargılamakta bu kadar aceleci olmazdınız.


     - Ah, siz aklı başında olanlar! diye gülümseyerek seslendim. Tutku! Sarhoşluk! Çılgınlık! Öylesine rahat, öylesine katılımsız duruyorsunuz, siz ahlâk insanları! içeni azarlıyor, saçmalayandan nefret ediyorsunuz, papaz gibi geçip gidiyor ve sizi onlardan biri gibi yapmadı diye, kabasofular gibi Tanrı'ya şükrediyorsunuz. Ben bir defadan fazla sarhoş oldum, tutkularım çılgınlıktan hiç de uzak değildi, ikisinden de pişmanlık duymuyorum: zira, büyük bir şey, olanaksız görünen bir şey yapan bütün sıra dışı inasanların oldum olası sarhoş ve deli olarak çağrıldıklarını kendi ölçülerim içinde kavramak zorunda kaldım.


     - Rahat, akıllı insanın, mutsuzun halini görmesi boşuna, onu iknaya çalışması boşuna! Tıpkı hastanın yatağı başında duran sağlıklı kişinin, ona kendi gücünden bir damla bile aktaramaması gibi.


     - İnsanın sonsuz mutluluğu olan şey, yine onun sefaletinin kaynağı olmak zorunda mıydı?


     - Senin yıkıcı olmadığın, olmak zorunda kalmadığın tek an yok; en masum yürüyüş bin zavallı kurtçuğun hayatına mal oluyor, bir ayak darbesi karıncaların binbir zahmetle kurduğu yuvayı harap edip, küçük bir dünyayı rezil bir mezar halinde eziyor. Hah! dünyanın seyrek büyük afeti, köylerinizi süpüren bu seller, kentlerinizi yutan bu depremler beni ırgalamıyor; tabiatın evreninde gizli yatan, yeyip bitiren güç, kalbimin dibini oyuyor; hiçbir şey kurmayan, komşusunu, kendini yıkmayan. Ve böyle korkulu sendeliyorum! Yer ve gök ve dokuyan kuvvetleri çevremde: Ebedi yutan, ebedi geviş getiren bir canavardan başka bir şey görmüyorum.


     - Sonra azizim, halimin değişmesine duyduğum özlem, beni her yerde kovalayacak sabırsız bir iç huzursuzluğu değil mi acaba?


     - Hayatın çiçekleri sadece görüntü! Nice çok kişi ardında bir iz bırakmadan çekip gidiyor, nice azı meyveye duruyor, bu meyvelerden da nice azı olgunlaşıyor! Yine de onlardan yeterince var; yine de - ey kardeşim! - olgunlaşmış meyveleri ihmal edebilir miyiz, hor görüp, tadına varmadan çürümeye bırakabilir miyiz?


     - Burada oturup hava alıyorum, sakinleşmeye çalışıp, sabahı bekliyorum, gün doğuşuna atlar da ısmarlandı.


     - Farkındayım, farkındayım, kader benim için ağır sınavlar düşünmüş. Yine de ha gayret! İçini rahat tutmak, her şeye katlanır. İçini rahat tutmak? bu sözün kalemime takılması, beni güldürüyor. Ah, birazcık sakin bir kan, beni güneşin altındaki en mutlu kişi yapardı. Ne o! başkalarının bir damlacık güçleri ve yetenekleriyle önümde kabara kabara dolanıp durmaları karşısında, kendi gücümden, kendi yeteneklerimden kuşku mu duyuyorum? Bana bütün bunları ihsan eden güzel Tanrım, niçin bunların yarısını alıp da, onun yerine bana özgüven ve kanıklık vermedin!


     - Kendi kendiyle hiçbir zaman hoşnut olmayan, dolayısıyla kimsenin memnun edemediği bir insan.


     - İnsanlar, kendilerini de, başkalarını da zora koşuyorlar; ama , dedi, insan, dağı aşması gereken bir yolcu gibi yüksünüyor; elbette, dağ olmasa, yol çok daha rahat ve kısa olur; ama bir kere var, öyleyse aşmak gerek!


     - Gerçi, azizim, insanın başkalarını kendisiyle ölçmesinin saçmalığını her gün daha fazla farkediyorum. Ama kendimle öyle çok uğraşıyorum ve bu kalp öyle fırtınalı ki - ah, bırakıyorum başkaları kendi yollarında gitsinler, yeter ki onlar da beni kendi yolumda rahat bıraksınlar.


     - Beni görseydiniz, dostum, bu dalgınlık tufanında! duyularım nasıl da kupkuru; bir tek an bile yürek doluluğu yok, bir tek mutlu saat yok! hiç! hiç! Sanki bir kelepir vitrininin önünde durup, adamcıkların ve beygirciklerin önümden oraya buraya kaydıklarını görüyor ve bu bir yanılsamamı, diye soruyorum kendime. Ben de oyuna katılıyorum, daha doğrusu, bir kukla gibi oynatılıyor, bazen yanımdakinin tahta koluna yapışıp, dehşetle bırakıyorum. Akşamları, güneşin doğuşunu keyifle seyretmek istiyorum, ama sabah yataktan çıkamıyorum; gündüzleri, ay ışığının keyfini çıkarmak istiyorum, ama odamda kalıyorum. Niçin kalkıyor, niçin yatıyorum, bilmiyorum.


     - Yaşamımı harekete geçirecek maya eksik; derin gecelerde beni şenleten heyecan bitik, sabah beni uyandıran yitik.


     - Ah, bu daralmış yüreğime nefes aldırmak için, yüz defa bıçağa sarıldım. Korkunç koşturulup kızışınca, nefes alabilmek için, güdüyle bir damarını dişleriyle yaran bir soylu at cinsinden söz edilir. Sık sık böyle duyumsuyorum kendimi, bana sonsuz özgürlüğü getirecek bir damarımı açmak istiyorum.


     - Ah, benim bildiğimi herkes bilebilir - yüreğim yalnızca benim.


     - Göz açıp kapayıncaya bende durum değişiyor. Bazen yaşamın sevinçli bir görünümü yine ağarır gibi oluyor, ah! yalnızca bir an için!


     - Ben yalnız ve yalnız onu, böylesine içten, böylesine derinden severken, ondan başka birini ne tanıyor, ne biliyorken, ne de başka birine sahipken, nasıl olup da bir başkası onu sevebiliyor, sevmeye yelteniyor, havsalam bazen bunu bir türlü almıyor!


     - Ah, bu boşluk, burada göğsümde hissettiğim bu korkunç boşluk! - Sık sık düşünüyorum: onu bir defa olsun, yalnız bir defacık şu bağra basabilsen, bütün bu boşluk dolardı.


     - Göğsümü parçalamak, insanın birbiri için bu kadar az değeri olabildiği için, beynimi dağıtmak istiyorum sık sık. Ah, kendim getirmediğim aşkı, sevinç, sıcaklık ve hazzı, öbürü bana vermez ve mutluluk dolu bütün kalbimle karşımda soğuk ve mecalsiz duranı mutlandıramam.


     - O kadar çok şeye sahibim, ama ona karşı duygularım hepsini yutuyor; o kadar çok şeye sahibim, ama onsuz hepsi bir hiç.


     - Tanrı biliyor! çokça bir daha uyanmamak dileğiyle, hatta umuduyla yatağa uzanıyorum: ve sabahleyin gözlerimi açıp, yine güneşi görünce, perişan oluyorum. Ah, sağı solu belli olmayan biri olabilsem de, suçu havadan bilsem, bir üçüncü kişiye atsam, başarısızlıkla biten bir girişimi bahane etsem, o zaman üstümdeki bu isteksizliğin dayanılmaz yükü belki yarı yarıya inerdi. Vay halime! bütün suçun yalnızca kendimde olduğunu, çok açık hissediyorum, - suç değil! Yeter, bütün sefilliğin kaynağının içimde gizli olması, tıpkı bir zamanlar bütün saadetlerin kaynağı gibi. Bir zamanlar duyumsamanın bütün doluluğuyla süzülüp duran, her adımda bir cennet bulan, bütün dünyayı sevgi dolu sarmalayacak bir yüreği olan aynı kişi değil miyim artık? Ve bu yürek artık cansız, sevinçler akmıyor ondan artık, gözlerim kuru ve cana can katan gözyaşlarıyla artık esenlenmeyen duyularım korkuyla alnımı kırıştırıyor. Çok acı çekiyorum, zira hayatımın tek hazzını, çevremde dünyalar yarattığım can veren kutsal gücü yitirdim; yok artık! - Penceremden dışarıya uzak tepelere bakınca, sabah güneşinin sakin duran çayırın üstündeki sisi nasıl delerek ışıttığını ve uysal nehrin yapraksız söğütlerin arasından bana doğru yılan gibi dolandığını görüyorum, - oh! işte bu şahane tabiat parlak bir resim gibi böyle sabit karşımda dururken, bütün bu sonsuz haz kalbimden beynime bir damla bile mutluluk pompalayamıyor, koskoca herif Tanrı'nın karşısında kurumuş bir kuyu, delinmiş bir kova gibi duruyor. Öyle çok kendimi yerlere atıp, üstü tunçtan gökyüzü, etrafı susuzluktan kavrulan toprak, bir çiftçinin yağmur duası gibi, Tanrı'dan gözyaşları diledim.


     - Payına düşen acıyı çekmek ve ona ayrılan kadehi boşaltmak, insanın kaderi değil de nedir? - Ve kupa, göklerdeki Tanrı'nın insan dudaklarına pek acı gelmişse, niçin ben büyüksenip, bana tatlı gelmiş gibi durayım? Bütün varlığım olmakla olmamak arasında titrer, geçmiş geleceğin zifiri uçurumunda bir şimşek gibi çakar ve etrafımdaki her şey çökerken, dünya da benimle birlikte battığı için, niçin utanayım ki - Beyhude çabalayan güçlerinin iç derinliklerinde gıcırdayan, salt kendi itilmişin, kendine yetmeyip durmadan uçuruma yuvarlanan mahluğun sesi değil mi: Tanrım! Tanrım! beni niçin terk ettin?


     - Bazen kendime diyorum: Senin yazgın biricik; diğerlerini mutlu say - hiç kimse böyle eziyet çekmemiştir. Sonra ilkçağlardan bir şairi okuyorum ve onda sanki kendi kalbimi görüyorum. Bunca çok şeye dayanmam gerekiyor! Ah, benden önce de insanlar hiç böyle sefil oldular mı?


     - Kendime, kendime gelemeyeceğim! nereye adımımı atsam, karşıma beni allak bullak eden bir görünüm çıkıyor. Bugün! ey yazgı! ey insanlık!


     - Öyle mutlu olduğundan, keyfinin yerinde olduğundan 
övgüyle söz ettiği o zamanlar nasıl bir zamandı acaba? - Ahmak insan! diye seslendi acıyan bir gülümsemeyle, kendinden geçtiği zamanı demek istiyor, hep övüyor o zamanı; tımarhanede olduğu, kendini hiç bilmediği zaman -


     - Mutluluğunun eksikliğini dünyevi bir engele bağlayabilen, aziz mahluk! Hissetmiyorsun! sefaletinin harap olmuş kalbinde, sarsılmış beyninde yattığını hissetmiyorsun, buna yeryüzünün bütün kralları birleşse, çare bulamaz.


     - Ey bilmediğim Peder! Aslında bütün ruhumu dolduran ve yüzünü benden çeviren Peder, beni kendine çağır, daha fazla susma! susuşun bu susamış ruhu dindirmeyecek - Ve beklenmedik bir şekilde geri gelen oğlu, kendisine sarılıp şöyle seslenirse, buna bir baba öfkelenebilir mi: İşte yine geldim, babacığım! Daha fazla dayanmamı istediğin yolculuğumu yarıda kestiğim için bana öfkelenme. Dünya her yerde bir, çaba ve çalışmanın karşılığı ücret ve sevinç; ama ben bunu ne yapayım? ben senin olduğun yerde iyi oluyorum ve senin yüzünü görerek acı çekeyim, zevk alayım. - Ey ulu Tanrım, sen kovar mısın onu?


     
- Hiçbir yerde keyfim yok, her yerde keyifliyim. Bir şey dilemiyor, bir şey istemiyorum. En iyisi, gitmem.


     - Perdeyi kaldırıp, arkasına geçmek! Hepsi bu! Peki bu tereddüt ve bu duraksama niye? Ardında ne olduğunu bilmemekten? ve geri gelmemekten? Ve işte kesin bir bilgiye sahip olmadığımız yerde karanlık ve şaşkınlık sezmek, bunun zihnimizin özelliği olması.


     - Niçin uyandırıyorsun beni, bahar havası? Ruhumu okşayıp konuşuyorsun: Göğün damlalarıyla çiğ düşerim! Ama solma zamanım yakın, yapraklarımı koparacak fırtına yakın! Yarın o yolcu gelecek, beni güzelliğimle gören gelecek, gözü tarlada çepçevre beni arayacak ve bulamayacak.


     - Acaba bana niyet ettiğim bir yolculuk için tabancanızı ödünç verebilir misiniz? Hoşça kalınız!

28 Mart 2015 Cumartesi

Daha Önce Tanışmış Mıydık? * Yekta Kopan

     - Şu anı mı merak ediyorsunuz, şu ana gelene kadar yaşananları mı? Tabii ya, bunu sormam bile aptalca değil mi? Şu anı merak ediyor ama bu ana kadar yaşananları da öğrenmek istiyorsunuz. Oysa sadece, şu anda ne durumda olduğumu öğrenmekle yetinseniz her şey ne kadar da kolay olacaktı. Şu anda...


     - Kendi hayatımı ne kadar tanıyorum? İnandığım, gerçekten bağlandığım, ardında sonuna kadar gitmekten çekinmediğim bir şey var mı? Birden kocaman bir kahkaha atıyorum. Delice bir kahkaha...


     - Zaman, bana korkularımı verirken, karşılığında uykularımı çalıyordu.


     - Sadece güneş doğduğunda aydınlık, battığında karanlık olduğunu biliyorsun. Ama alacakaranlığın aydınlığı mı karanlığı mı haber verdiğini nereden anlayacaksın? Mutlulukla mutsuzluk arasında bir alacakaranlık olup olmadığını nereden anlayacaksın? Bomboş bir bahçede oturmuş bunu düşünüyorsun. Birden ufuk çizgisinde bir ışık görüyorsun. Güneş mi yükseliyor ay mı bilemiyorsun. Tam anlayacakken birden her yer kararıyor. Karanlık, karanlık, karanlık...


     - İşte yine tahterevallideyim. Ne yukarıda olmak istiyorum ne de aşağıda. En zorunun bu olduğunu biliyorum ama dengede durmayı seviyorum. Dengede durabilmek için cesaretimle korkularımın aynı olması gerektiğini öğrendim artık.


     - Hayat, lunaparktaki aynalar gibi. Güldürücü ve kişiyi kendi gerçeğiyle yüzleştirmemeye kararlı.


     - Hep düşünmüşümdür; üniversite sınavında bir soru eksik ya da bir soru fazla çözseydim. Yani sıralamamdaki okullardan bir diğerine girmek zorunda kalsaydım. Acaba o zaman her şey farklı olur muydu?


     - Tek bir cümle için açılan dosyayı, anında beynimin çöp tenekesine göndermeliyim. Ama zihin sizin ne halde olduğunuza bakmaz. İlgisini çeken bir dış uyarıcı olduğunda hemen gerekli süreç işlemeye başlar.


     - Bu bunaltıcı yalnızlıktan çıkmanın tek yolunu erken yaşta keşfetmiş, kitaplardan başımı kaldırmaz olmuştum.


   

19 Mart 2015 Perşembe

İçimizdeki Şeytan * Sabahattin Ali

     - Hiçbir şey istemiyorum. Hiçbir şey bana cazip görünmüyor. Günden güne miskinleştiğimi hissediyorum ve bundan memnunum. Belki bir müddet sonra can sıkıntısı bile hissedemeyecek kadar büyük bir gevşekliğe düşeceğim. İnsanlar bir şey yapmalı, öyle bir şey ki... Yoksa hiçbir şey yapmamalı. Düşünüyorum: Eliminizden ne yapmak gelir? Hiç!...


     - Bana öyle geliyor ki, hakikaten yapabileceğimiz bir tek iş vardır, o da ölmek. Bak, bunu yapabiliriz ve ancak bu takdirde irademizi tam bir şey yapmakla kullanmış oluruz. Ben ne diye bu işi yapmıyorum diyeceksin! Demin söyledim ya, müthiş bir gevşeklik içindeyim. Üşeniyorum. Atalet kanunu icabı sürüklenip gidiyorum. Eeeeh.


     - Mesela herhangi bir gün müthiş bir iç sıkıntısı seni boğar. Hayat sana karanlık ve manasız gelir. İnsan, biraz evvel senin zırvaladığın gibi felsefeler yapmaya başlar. Hatta yavaş yavaş onu da yapamaz ve canı ağzını açmayı bile istemez. Hiçbir insanın, hiçbir eğlencenin seni canladıramayacağını sanırsın. Hava sıkıcı ve manasızdır. Ya fazla sıcak ya fazla soğuk ya da fazla yağmurludur. Gelip geçenler suratına salak salak bakarlar ve on para etmez işlerin peşinde, bir tutam otun arkasından koşan keçiler gibi dilleri bir karış dışarı fırlayarak dolaşırlar. Aklını başına derleyip bu pis ruh haletini tahlil etmek istersin. İnsan ruhunun çözülmez düğümleri bir muamma gibi önüne serilir. Kitaplarda okuduğun depresyon kelimesine bir cankurtaran gibi sarılırsın. Çünkü nedense hepimizde maddi olsun, manevi olsun, bütün dertlerimize bir isim takmak merakı vardır, bunu yapamazsak büsbütün çılgına döneriz. Mamafih insanlarda bu merak olmasa doktorlar açlıktan ölürlerdi. Bu depresyon kelimesine yapışıp iç sıkıntısının uçsuz bucaksız denizinde, karşıdan uzun zamandan beri görmediğin bir ahbap çıkar. Kılık kıyafetinin düzgünce olduğunu görür görmez derhal aklına kendi meteliksizliğin gelir ve gafil dostundan, talihin varsa, bir iki lira borç alırsın. işte ondan sonar mucize başlar. Şiddetli bir rüzgar ruhundan bir sis tabakasını sıyırıp götürmüş gibi içinin birdenbire aydınlandığını, bir hafiflik, bir genişlik duyduğunu görürsün. Eski sıkıntı pır diye uçmuştur. Gözlerin etrafa memnuniyetle bakar ve sende gevezelik edecek bir arkadaş aramaya başlarsın. İşte, iki gözüm ciltlerle kitabın, saatlerce tefekkürün yapamadığı işi iki kirli kağıt başarır. Sen ruhumuzun bu kadar ucuz bir bedel mukabilinde takla atmasını haysiyetine yediremediğin için belki daha asil sebepler peşinde koşarsın, gökyüzünde bir kaç yüz metre daha yükselen bir bulut. yahut ensene doğru esen bir rüzgar, yahut o esnada aklına gelen zekice bir fikir, sana bu değişmenin sebebi gibi görünmek ister. Fakat söz aramızda, iş bunun tamamı ile aksinedir, cebimize giren iki lira sayesindedir ki havanın biraz açıldığını görmek, rüzgarın serinliğini hissetmek hatta akıllıca şeyler düşünmek mümkün olmuştur. Kalk, iki gözüm, iskeleye geldik. Günün birinde ya çıldıracağız ya da dünyaya hakim olacağız. Şimdilik bir rakı parası bulmaya çalışalım, bu parlak istikbalimizin şerefine bir kaç kadeh içelim.


     - Gevezeliği bırak. Şu anda ömrümün en ehemmiyetli dakikalarını geçiriyorum. Hislerim beni şimdiye kadar asla aldatmamıştır. Müthiş bir şey oldu veya olacak. Şurada gördüğüm genç kız, bana, daha dünyaya gelmeden, daha dünyanın, daha kainatın teşekkül ettiği sıralardan tanıdığım birisi gibi geldi. Sana nasıl anlatabilirim. ‘’İlk görüşte deli gibi aşık oldum, yanıyorum, tutuşuyorum!’’ gibi laflar mı söyleyeyim? Fakat işin tuhaf yanı bunlardan başka da söylenecek sözüm yok. Hatta burada seninle nasıl durup çene çaldığıma hayret ediyorum. Bundan sonra ömrümün bir dakikasının bile ondan uzakta geçmesi benim için ölüm demektir. Demin pek göklere çıkaramadığın ölüme şimdi müthiş bir şey gibi bakmama da hayret etme, ne diye mi hayret etmeyeceksin? Ne bileyim ben? Sana izahat verecek değilim ya… Ne lüzumu var! Yalnız ukalalık etmeden bana bir akıl öğret! Ne yapayım? Korkunç bir vaziyet karşısındayım. Onu bir kere gözden kaybedersem ölünceye kadar ömrüm yalnız aramakla geçer; ve herhalde bu müddet pek kısa olur. Of be! Saçmalıyorum. Fakat fevkalade doğru söylüyorum. Onu bir daha hiç görmemek ihtimali en feci ve maalesef en akla yakın olanı. Düşün ki şu anda çehresini hatırlayamıyorum bile, fakat hafızamdan daha derin bir yerde onun bir taşa hakkedilmiş kadar keskin bir tasvirin, akılların alamayacağı kadar eski zamanlardan beri mevcut olduğundan eminim. Şu kalabalığın içine gözlerim kapalı olarak karışsam bir kuvvet beni muhakkak hiç şaşırtmadan doğru ona götürecektir.


     - Oğlum, sen dünyada ne kadar antikalık yapmak istersen hayat önüne o kadar gündelik hadiseler çıkarıyor. Korkuyorum ki bu, ömrünün sonuna kadar böyle devam edecek ve sen dünyanın parmağını ağzında bırakacak bir iş beceremeden rahmeti rahmana kavuşacaksın.


     - Demek hayat böyle iki adım ilerisi bile görülmeyen sisli ve yalpalı bir denizdi. Tesadüflerin oyuncağı olacak olduktan sonra ne diye bir irademiz vardı? Kullanamadıktan sonra göğsümüzü dolduran hisler ve kafamızda kımıldayan düşünceler neye yarardı? Yaşayışımıza ve etrafımıza şekil vermek arzusuyla dünyaya gelmekten ise hayatın ve muhitin verdiği şekli kolayca alacak kadar boş ve yumuşak olmak daha rahat daha makul değil miydi?


     - Zekice sözler söylemekte ve hayaller kurmakta devam et. Akıllandığın ve realiteye döndüğün zaman seninle daha uzun konuşuruz.


     - Çok kere böyle oluyordu. Bütün kafası birdenbire boşalıyor, göğsünün ve gırtlağının üstünde bir ağırlık çöküyor ve ne olduğunu bilmediği birtakım şiddetli arzuların hasretini duyuyordu.
     Nihat:
     "Ne istediğini bilsen canın sıkılmaz!" dedi.
     Ömer, yalvarır gibi cevap verdi :
     "Bana istenecek bir şey söyle, uğruna can verilecek bir şey söyle, hemen dört elle sarılayım..."
     Nihat güldü:
     "Gördün mü? Derhal sapıtıyorsun. Hayatta hiçbir şey,uğrunda ölmek için istenmez. Her şey yaşamamız için olmalıdır. Hatta biraz ileri gidelim, kendi yaşamamız için... Sen kafanın içindeki yokluğa o kadar saplanmışsın ki, derhal uğrunda can feda edecek bir şey arayarak ikinci bir yokluğa dalmak istiyorsun! Yaşamak, herkesten daha iyi, herkesten daha üstün yaşamak, insanlara hakim olarak, kuvvetli, belki de biraz zalim olarak yaşamak...Dünyada bundan başka istenecek ne vardır?Hayatını bu gayeye vakfet, görürsün, nasıl birdenbire canlanacaksın!"


     
- Aman!.. Gene espriler başladı. Benim kafamın boş zamanları bana bu bitip tükenmez nüktelerden daha manalı görünüyor...


     - Değil... değil... fakat şu muhakkak ki bugün olduğum gibi olmak da istemiyorum. Büsbütün başka bir hayat, daha az gülünç ve daha çok manalı bir hayat istiyorum. Belki bunu arayıp bulmak da mümkün... Fakat içimde öyle bir şeytan var ki... bana her zaman istediğimden büsbütün başka şeyler yaptırıyor. Onun elinden kurtulmaya çalışmak boş... Yalnız ben değil, hepimiz onun elinde bir oyuncağız... Senin dünyaya hakimiyet planların bile eminim ki onun mahsulü...


     - onu ben çocukluğumdan
     ilk rüyalarımdan tanırım
     yalnız yürüdüğüm zaman
     odur arkamdaki adım

     Onun korkusu, içimde
     Ürkek bir dünya yaratan...


     - Evet, evet onun korkusu… İçimde bu ürkek dünyayı yaratan onun korkusu… Ben bu değilim... Ben başka bir şeyler olacağım… Yalnız bu korku olmasa… Hiçbir şeyi bana tam ve iyi yaptıramayacağına emin olduğum bu şeytandan korkmasam…


     - Yüksek insan dışına değil, içine kıymet verendir.


     - Hayata, realiteye, menfaatlerine döndüğün zaman içinde ne şeytan kalacak ne peygamber… Vücudunun ve ruhunun ne kadar basit bir makine olduğunu öğren, istediklerini tayin et ve bunlara doğru azimle ilerlemeye başla… Göreceksin!


     - Ne bileyim ben, acayip bir kız. İnsan böyle dertli zamanlarında dert ortağı arar, halbuki o kaçacak yer arıyor.


     - Başının içindeki düşünceler tıpkı şu gökyüzündeki seyrek bulutlar gibi daimi bir hareket halinde, şekilsiz ve elle tutulayamacak kadar dağınıktı. Fakat yavaş yavaş daha çok derlenip toplandılar, birtakım hatıralar, istekler, ihtiraslar, ümitler halinde birbirini kovalamaya devam ettiler.


     - Bu ana kadar olan tecrübeleri, hayalinde yaşattığı hadiselerin asla vaki olmadığını ona öğretmişti. Bunun sebebini emellerinin genişliğinde ve imkansızlığında değil, talihin düşmanca oyununda buluyordu. Onun için bu sefer hiçbir şey düşünmemek istedi.


     - İlkbahar gibi bir mevsimi olan bu dünya, üzerinde yaşanmaya değer... Ne olursa olsun...


     - Fakat bu garip genç kız etrafındakilere kederini bile göstermeyecek kadar kendine güvenen bir mahluktu.


     - Ne kimse beni teselli etmeli ne ben kimseyi… Riyakarlık tesellide son haddini bulur. Bu anda çehrelerin aldığı yalancı teessür ifadesi, o biraz yukarı kalkıp birbirine yaklaşan kaşlar, o hafif hafif ve anlayışlı bir tavırla sallanan baş ve o derinden çıkarılmaya çalışılan matemli ses insanı deli eder.


     - Şimdi elimi uzatıp allahaısmarladık diyerek kaçıversem ne olur ? Ben bu kadar sıkıntıya gelemem… Fakat neden yapamıyorum ? Muhakkak beni burada ona bağlayan bir şey var.


     - "Ne tuhaf şey!" dedi. "Birçok bayıldığım kızların birçok büyük iltifat ve müsaadeleri beni bu kızın manasını bile iyice anlayamadığım bir bakışı kadar sevindirmiyor. Evet, sadece bir bakış ve belki de biraz merhametle karışık... Fakat bunun hiç olmazsa lakayt bir bakış olmaması beni yerimden sıçratıyor. İçimde müthiş bir hafiflik, bir genişlik duyuyorum. Belki de hakikaten sevmek budur. Belki de ben şimdiye kadar sahiden sevmenin ne olduğunu bilmiyordum. Acaba kendimi kapıp koyversem mi?.. Ne zaman irademe müracaat edersem büyük bir yorgunluk duyuyorum... Kendimi hadiselerin eline bırakayım mı? Acaba şu anda o ne düşünüyor? Herhalde beni değil... Niçin?.. Onun kafasında bir müddet yaşamak için neleri feda etmem ki?.. Her şeyi.. Bana şimdi bir işaret versin, derhal, bir an düşünmeden şu tramvayın altına atlarım. Acaba atlar mıyım?..”


     
- Hayat dediğin başka nedir zaten? Ben şuna inanıyorum ki, üç buçuk günlük ömrümüzü kendimize zehir etmemek için ne mazideki hayatımıza ve kaçırdığımız fırsatlara ne de istikbalin olmayacak hulyalarına kulak asmayarak bugünümüze hapsolup yaşamalıyız. Her hadisenin insanı eğlendirecek bir tarafı vardır.


     - İkimiz de aynı şehirdeyiz ve birbirimize varmamız için yarım saatten daha az bir zaman yeter. Buna rağmen o orada, ben buradayım. Neden? Sebep yok... Ben burada ne yapıyorum? Kendimi ve etrafımdakileri sıkmaktan başka ne işim var? Onun da orada pek lüzumlu şeylerle uğraşmadığı muhakkak. Böyle bir günde oturup piyanoya çalışacak değil ya... Dünyada şimdi onunla yan yana bulunmamamız kadar mantıksız ve lüzumsuz ne vardır acaba? Hayat bir tesadüfler silsilesi imiş, ne âlâ! Fakat tesadüfün de kendine göre bir mantığı olmalı değil mi ya?


     - "Hep böyle küçük şeyler yüzünden üzülürüm" diyerek kendi kendine söylenmek itiyadını ele aldı: "Bayağı bir randevu alır gibi, falan saatte falan yerde buluşalım, demeye dilim varmadı. Şimdi burada garip garip bekliyor ve içeri girip çıkanlara malzeme oluyorum. Halbuki insan yalnız esas meseleleri halletmek için kafasını yormalı ve teferruat kendiliğinden iyi bir şekilde halledilmelidir. Hayatta mantık olsa böyle olur. Acaba dünyada benim kadar manasız şeyler düşünen var mıdır? Bir de utanmadan akıllı geçiniyoruz."


     
- İnsanlara karşı ruhunu kaplayan buzun elinde olmayarak çözülmeye başladığını hissetti.


     - Benimle açık konuşmak isteyen, hatta sadece konuşmak isteyen ilk insan galiba sizsiniz... İçimden öyle geliyor ki, bana fena şeyler söyleyemezsiniz... Neden devam etmiyorsunuz?


     - Size fena şeyler söyleyebilir miyim?.. Sizi sevdiğimi, deli gibi, ölecek gibi sevdiğimi söylemek fena bir şey mi? Şaşırmayın... İhtimal kulaklarınız böyle sözlere alışık değil... Fakat yalnız kulaklarınız… Kendinize itiraf etmeseniz bile, ruhunuzun bu sözlerime yabancı olmadığını tasdik edeceksiniz… Bakın, bağırmıyorsunuz… Yanımdan kaçmıyorsunuz… Yüzünüz nefret ifade etmiyor… Beni anlıyorsunuz!.. Sonuna kadar, en küçük noktasına, en gizli köşesine kadar ruhumu görüyorsunuz ve bunlar size yabancı gelmiyor… değil mi? Sizden cevap istediğim yok… Beni sadece dinlemenizi istiyorum. Daha dün gördüğünüz ve toptan iki saat bile konuşmadığınız bir insanı dinlemenizi isterken ne yaptığımın farkındayım… Fakat bir ses bana mütemadiyen doğru yaptığımı fısıldıyor. Hayatımda hiçbir zaman bu kadar açık olmamıştım. Buna cesaret edememiştim. Halbuki şimdi bütün mevcudiyetimi gözlerimi kapatarak size teslim edecek kadar büyük bir emniyet duyuyorum ve alay edeceğinizden, reddeceğinizden korkmadan konuşuyorum. Bu emniyet, bu kanaat bana sizi ilk gördüğüm andan itibaren geldi. Demin ne demiştim: Vapurda yanınıza gelirken orada teyzemin oturduğunun farkında bile değildim. Sizi görmüş, sonra başka hiçbir şey görmez olmuştum. Sizi tanımıyordum, buna rağmen büyük bir emniyetle o kalabalığın içinde yanınıza kadar geldim. Size hitap etmek üzereydim, teyzem söze karıştı. Bunları anlatmaya bile lüzum yok. Zaten anlatmak istediğim bir şey var, bin bir şekle sokup anlatmak arzusuyla yandığım bir tek şey: O da sizi sevdiğim. Bunun dünyanın teşekkülünden beri kaç milyar defa tekrar edildiğini unutmuyorum, fakat siz söyleyin, canlılığından bir şey kaybetmiş mi? Kainatta hiçbir mevcudun olamayacağı kadar taze ve olgun değil mi?.. Bu öyle bir kelime ki, doğuyor ve doğuşuyla beraber kemali de içinde getiriyor. Sizi seviyorum... Başka ne söyleyeyim? Siz de cevap vermeye kalkmayın. Bir insanın bütün varlığı ile karmakarışık ruhu, esrarı çözülmemiş vücudu, arzuları, itiyatları, ihtirasları, hülasa her şeyi ile size teslim olması, size iltihak etmesi (katılması) ne muazzam bir şeydir! Bunu tamamıyla anladığınızı biliyorum. Bunun karşısında lakayt kalamayacağınızı da biliyorum. Hiçbir insan seven bir insanın karşısında alakasız olamaz. Dünyanın bu en harikulade hadisesi karşısında kimse hareket ihtiyarına (davranış özgürlüğüne) malik değildir. Buna hakkı yoktur. Nasıl muhtaç olduğumuz havayı istemem demeye, mekan içinde bir yer işgal etmekten vazgeçmeye kuvvetimiz yoksa, bize verilen bir aşkı almamaya da iktidarımız yoktur. Sizi seviyorum... Hem nasıl seviyorum yarabbi.. Şu anda bir tarafımı kesseniz acı duymam. Sizin için herhangi bir şeyi yapmak istediğim zaman beni durduracak kuvvet tasavvur etmiyorum. Ölüm bile buna muktedir değildir. Bakın, etrafımızdan bir sürü insanlar geçiyor, birçoğu dönüp dönüp bize bakıyorlar, daha doğrusu bana bakıyorlar. Hangisini isterseniz yakalar ve öldürürüm. O buna karşı koymak istese bile, bunun bir aşk için lüzumlu olduğunu öğrenince gevşeyecek, mukavemeti kırılacaktır. Bakın, nasıl siz de aynı benim gibi sarsılıyorsunuz. Hayatınızda böyle bir şeyin ilk defa olduğu muhakkak, söyleyin bana, içinizde hiç yabancılık var mı? Bütün bunlar sizin için malum şeyler değil miymiş? Yalnız bu anda kafanızda bir örtü açılıyor ve ruhunuzun en zengin tarafları önünüze seriliyor. Hiç yanılmadan biliyorum ki, siz de benim gibi şu anda bozuk kaldırımlar üzerinde yürümekte değilsiniz. Siz de vücudunuzun elli veya altmış kilo ağırlığından kurtularak ilerliyorsunuz... Bakın, Beyazıt’a gelmişiz... Nasıl? Ne kadar zamanda? Bunları bilmiyoruz. Zamanın olduğu yerde kaldığını ve bizi huşu içinde dinlediğini fark etmiyor musunuz?.. Elinizi bana verin... Nabzınız benimki kadar, belki daha hızlı atıyor. Bileğinizin terleri elimi yakıyor. Güzel göğsünüzün altındaki mini mini kalbinizi görüyorum. Şu anda yok oluversek herhangi bir teessür duyar mısınız? Hayattan ayrılmayı istemeyiz, çünkü tatmin edilmemiş birçok arzularımız vardır. Fakat şu anda hiçbir istek bizi bir yere bağlamıyor. Ruhlarımızın dopdolu olduğunu hissetmiyor musunuz?.. Bileğiniz insanı çıldırtan bir teslimiyetle parmaklarımın arasında duruyor. Bütün ince dallardaki yapraklar gibi titriyor. Bana bu anı yaşattığınız için size minnettarım. Hayata, tesadüfe, beni dünyaya getirenlere, herkese, her şeye minnettarım. Artık evinize geldik. Ben girmeyeceğim. Sizi tekrar görünceye kadar bu anları kafamda yaşatmaya çalışacağım. Ne yapacağımı bilmiyorum. Belki şehrin dışına çıkarak sabaha kadar koşar ve şafakla beraber buraya gelirim, belki de burada, duvarın dibinde oturur ve sizden etrafa yayılan havayı yakından koklamak isterim. Bana hiçbir şey söylemeden içeri girin. Sizin yanınızda bulunduğum her dakika beni baş döndürücü bir süratle daha büyük bir saadete doğru götürüyor... Artık korkuyorum. Saadetin bizi korkutacak kadar çok ve kesif olması nedir bilir misiniz? Şimdi şuracığa düşmekten korkuyorum. İçimde biriken hislerin birdenbire patlayarak beni zerreler halinde dağıtacağından korkuyorum. Allahaısmarladık. Yarın sabah sizi tekrar gelip alacağım... Allahaısmarladık...


     - Şu kadarını muhakkak biliyordu ki, artık hayatının yeni bir devresi başlamıştır. Artık her şey çizilen muayyen yollarda yürümeyecektir.


     - "Bir şeyler... Bir şeyler olacak... Ne yapabilirim?" diye mırıldandı. Fakat bu olacak "bir şeyler"den çekinmediğini, hatta aksine olarak, ekseriya bir atı çok hızlı koştururken duyduğuna benzeyen, korkuyla karışık müthiş bir heyecan hissettiğini hayretle kendine itiraf etti.


     - Ne olacağı, nereye varacağı malum olmayan hayatının artık bir mana almaya başladığını görüyordu. Bundan sonra kafası, üzerinde düşünülecek şeyler bulmakta güçlük çekmeyecek; hisleri, koparılmadan kuruyan meyveler gibi, içinde buruşup kalmayacaktı. Sabahları kalktığı zaman ‘Bugün de her gün gibi. Niçin uyandım?.. Niçin bana kendimi unutturan uykum sürüp gitmedi?’ demeyecek, yürürken ayakları isteksiz şekilde kaldırımlarda sürüklenmeyecekti.


     - Halbuki susmasını söyleyebilirdim. O zaman da kızar ve bırakıp giderdi... Öyle ya... Onda öyle bir hal var... İnsana azıcık darılsa hemen yanından kaçacak gibi bir hal... Ben bunu da istemem. Yanımda yürüyen birisi ne diye bana darılıp kaçsın... Hem fena bir şey söylemedi ki... Daha fena da ne söyleyebilirdi... Beni sevdiğini söyledi...


     - Beni sevdiğini söyledi... Bir insan tarafından sevilmek bu kadar fena mı? Beni şimdiye kadar kim sevdi? Annem, babam... Belki...


     - Yalnız olduğu zamanki bütün mücadelesi ani olarak durmuş, iç ve dış hayatına ait her şey, yanında sessizce yürümeye başlayan delikanlının hükmü altına girmişti.


     - Bu çocuğun yanımda yürümesinden, bana dokunmasından ve bana doğruluğundan bir an bile şüphe etmediğim sözler söylemesinden memnun olmadığımı nasıl iddia ederim? Niçin kendimi aldatmaya çalışıyorum? İstiyorum işte... Hatta onun tekrar konuşmaya başlamasını, ağzından alev gibi dökülen sözlerinin beni tekrar sarmasını ve başka her şeye karşı kör ve sağır etmesini istiyorum. Gene adımlarımın altında kaldırımları duymamak, gene o dünkü sıtmaya tutulmak istiyorum.


     - Haydi, deniz kenarına bir yere gidip dolaşalım... Bugün canım insan yüzü görmek istemiyor; geniş, uçsuz bucaksız bir şeye... ve sana bakmak istiyorum!


     - Bana öyle geliyor ki, sizin gülmenizle kızmanız, iltifat etmenizle azarlamanız arasında hiçbir fark yoktur... Size ait hiçbir şey çirkin olamaz sanıyorum.


     - Acaba kafamı bir çalı süpürgesiyle temizlemek mümkün müdür? Yalnız temiz şeyler kalsın... Fakat süpürge çöplerinden başka bir şey kalmamasından korkarım...


     - Sizi eve bıraktıktan sonra tekrar caddeye çıktım. Caddedeki kalabalık beni sahiden sıktı. Ben ikide birde böyle oluyorum, bazen bütün insanları boyunlarına sarılıp öpecek kadar seviyorum, bazen de hiçbirinin yüzünü görmek istemiyorum. Bu nefret filan değil… İnsanlardan nefret etmeyi düşünmedim bile… Sadece bir yalnızlık ihtiyacı. Öyle günlerim oluyor ki, etrafımda küçük bir hareket, en hafif bir ses bile istemiyorum. Taşıp dökülecek kadar kendi kendimi doyurduğumu hissediyorum. Kafamda, hiçbir şeyle değişilmesi mümkün olmayan muazzam hayaller, bana her şeylerden daha kuvvetli görünen fikirler birbirini kovalıyor… Fakat sonra birdenbire etrafımda bana yakın birini arıyorum. Bütün bu beynimde geçen şeyleri teker teker, uzun uzun anlatacak birini. O zaman ne kadar hazin bir hal aldığımı tasavvur edemezsiniz. Kış günü sokağa atılmış üç günlük bir kedi yavrusu gibi kendimi zavallı hissediyorum. Odamdaki duvarlar birdenbire büyüyüveriyor. Pencerelerin dışındaki şehir ve hayat bir anda, insanı içinde boğacak kadar kudretli ve geniş oluyor… Zannediyorum ki, tasavvuru bile baş döndüren bir süratle hiç durmadan koşup giden bu hayat ve bir avuç toprağının bile doğru dürüst esrarına varamadığımız bu karmakarışık dünya beni bir buğday tanesi, bir karınca gibi ezip geçiyordu. Böylece acz içindeyken odamda her şey bana küçüklüğümü ve zavallılığımı haykırıyor. Sokağa fırlıyorum. Bir tek yakın çehre görsem de yanında yürüsem, hiç ses çıkarmadan yürüsem diyorum. Halbuki ara sıra karşılaştığım ahbapları görmemezliğe geliyorum. Hiçbiri bana bu anda yardıma çağrılacak kadar yakın görünmüyor. Bilmem beni anlıyor musunuz? Dün size bir sürü şeyler söyledim. Onların manasına bakmayınız... İçimde senelerin biriktirdiğini boşaltmak istemiştim. Siz bana şimdi bahsettiğim bu yakın çehre gibi göründünüz. Vapurda sizi görür görmez: İşte,dört tarafa koşup aradığın yanına sokulup sessizce yürümek istediğin, işte, hayatın müddetince istediğin insan! dedim. Katiyen yanılmadım. Yanılmış olsam şimdi yanımda bulunmazdınız.


     - "Benden hiç korkmuyor musunuz? Halbuki omuzları üzerinde benimki kadar hummalı bir baş taşıyan insanlardan korkulmalıdır… Onlar dünyanın en fena ve en iyi mahluklarıdır. Fakat niçin insanlardan ve kafalarından, ah, kafalardan bahse başladım. Bunları bırakalım ve etrafımıza bakalım. Her şey nasıl birbiri içinde erimiş gibi. Şu anda şu kayığı denizden ayırmak mümkün müdür? Parmakların ele bitiştiği gibi bu yumuşak sulara yapışmamış mı? İnsan nasıl olur da şu karşımızdaki ışıkların küçük bir hareketle söndürülebileceğine inanır? Bulundukları yere ebediyen mıhlanmış gibi durmuyorlar mı?.. Ve biz… Kendimizi bu geceden ayırmaya muktedir miyiz? Fakat ne garip, şimdi küreklere sarılarak sahile dönmeye ve insan kokan sokaklardan geçerek evlerimize gitmeye mecburuz. Hatta bunu hemen yapmamız lazım. Çünkü vakit geçti. Sevgili teyzelerimiz, amcalarımız var…" Burada ağlar ve haykırır gibi bir sesle devam etti: " Dostlarımız, amirlerimiz, işlerimiz, derslerimiz var… Allah kahredesi hayatımız var!.."


     
- Hayatlarımızın birleşmesi mukadderdi. Böyle beklenmedik bir şekilde birleşmesi daha iyi oldu. Ah yarabbi... Onu ne kadar seviyorum... İşte benim yanımda... Elleri bana dokunuyor, adımlarında en küçük bir tereddüt bile olmadan bana geliyor, benim evime, benim yatağıma geliyor... Bundan daha harikulade ne olabilir? Nasıl sabrediyorum, nasıl oluyor da hemen boynuna sarılıp yüzünü, gözünü ağlayarak, teşekkür ederek öpmüyorum? Hayatımın bundan sonraki kısmını düşünmek bile beni korkutuyor... Şu saadet karşısında duyduğum korku... Onu bir an evvel kollarımın arasında tutmak... Yahut sadece yüzüne bakmak, uzun uzun ellerini okşamak ve artık beraber, her zaman için beraber olduğumuzu bilerek karşı karşıya oturmak... Bu artık bir hakikattir, halbuki ben şimdiye kadar bunu tahayyül etmekten bile çekiniyordum.


     - Her şeyi düzeltebilirim, onu da, kendimi de kurtarabilirim. Neden olmasın? Ben hayata bağlanmak için ona muhtacım, o idare edilmek için bana muhtaç… Ben onu görmeden evvel hayatın manasını bilmiyordum, bulamamıştım. Şimdi görüyorum ki, o da bensiz yaşayamayacak… söyledikleri doğru, en az doğru görünenleri bile doğru… birbirimize rastlamadan evvelki hayatımız sahiden birbirimizi aramaktan başka bir şey değilmiş… ne aradığımızı bilmeden aramak… şimdi içim rahat, aradığını bulan ve başka bir şey istemeyen biri gibi sukunet içindeyim… dünyada bundan daha büyük bir saadet olur mu? Böyle en felaketli günümde beni en mesut insan olduğuma inandıran bu hislere fena, çirkin şeyler diyebilir miyim? Herkes ne diyecek?... Fakat bu ana kadar herkesten ne gördüm ki… Bana en yakın olanlar dahil olmak üzere, bu herkes dedikleri şey beni üzmekten, hayatımı manasız bir hale sokmaktan başka ne yaptı? Bu yaşıma kadar en iyi zamanların tam manasıyla yalnız kalabildiğim günler olmuştu.


     - Hiç kimse tarafından görülmeden buraya kadar geldik. Acaba her zaman böyle yanına birini alarak mı gelirdi? Belki de... Olsun...


     - Zannediyorsun ki, hepimiz birer makineyiz ve evvelden kurulduğumuz gibi işleriz. Bir yerde bir bozukluk oldu mu, derhal orayı söküp atmak lazım!.. En kuvvetli insanın bile bazen ne kadar zayıf anları, istediğinin tam aksini yapmaya mecbur olduğu dakikaları bulunduğunu nasıl inkar edebiliriz? Böyle hadiseler hiç kimseyi olduğundan daha fena, yahut daha iyi yapamaz!


     - Fakat nereye? Dünyada yalnız yaşanır mı?... Ama insan ahbap bulur!... Kimi?... Ben nereden ahbap bulurum? İşte Ömer'in arkadaşlarından da hoşlanmadım... O... Hiç hoşlanmadım... Acaba ben kendim mi tuhaf bir insanım?.. Belki beni de etrafımdakiler manasız bulurlar... Hatta sıkıcı... Ama Ömer böyle bulmuyor... Ya günün birinde o da benden sıkılmaya başlarsa?.. Eyvah...


     - Herkesten korkuyorum... Bunun neticesi olarak herkesten şüphe ediyorum. Fakat bu dereceye kadar nasıl düştüm?


     - Bu kafa büsbütün başka işler becerebilir… Sen kendini ziyan ediyorsun, halbuki buna hakkın yok!.. Mademki herkes gibi değilsin, onlardan daha akıllı, daha üstünsün, onlara hükmetmek hakkın, hatta vazifendir. Yalnız bunu istemen lazım. Her şeyi feda edebilecek kadar şiddetle istemen ve bütün arzularını bir tek gayeye: İnsanlara hükmetmek, onların başına geçmek gayesine hasretmen lazım. Sonra senin gibi hayallerle, çocukça, daha doğrusu kadınca hislerle uğraşmak da insanı berbat eder.


     - Dünya kim? Benden başka dünya var mı? Herkesin bir tek dünyası vardır, o da kendisi.. Üst tarafıyla alakadar olmaya bile değmez.. Zeki olmak, kuvvetli kafa ve bilgi sahibi olmak neye yarıyor? Bizi istediğimiz saadete götüremedikten sonra.. Zekamız olmasa daha iyiydi. Otlar, hayvanlar, bulutlar ve kayalar gibi yaşamak bana daha saadet verici, daha yorgunluksuz, daha manalı geliyor...


     - Her şeye bu kısa hayatın öğrettiği bütün güçlüklere rağmen onu adamakıllı seviyordu. Herhangi bir sebebin kendini ondan ayırabileceğini tasavvur etmek bile elinde değildi. Kendi kendine:
     "Bu çocuğun tahammül edilemeyecek hiçbir fenalığı olamaz. Ben onun her yaptığını hoş görebilirim..." diyordu.


     - Size doğrudan doğruya  ve bir vak'aya dayanarak hücum etmiyorum. Yalnız insanlara itimadım yok... Hele dostluğa, hele arkadaşlığa... Asla inanmıyorum... Bundan sonra inanamam da...


     - Fakat nasıl inanmalı?.. Kendime inanmadıktan sonra... Bir gün içinde, birkaç saat içinde kendimin ne çirkef olduğumu öğrendikten ve yirmi altı seneden beri saklamaya muvaffak olduğum aşağılık ruhumu bir karış önümde gördükten sonra, kim olursa olsun, bir insana inanmak mümkün müdür? Benden bunu nasıl istersiniz?.. Fakat lazım... Mademki sen istiyorsun, şimdi gider Bedri'ye yalvarırım... Herkesin benim kadar kepaze olması şart mı? Belki siz başkasınız... Bir insandan haksız yere şüphe etmek en korkunç şeydir. Aldanmak pahasına da olsa bunu yapmamalı. Şimdi gidiyorum!


     - Bir yerde biriktiği anlaşılan gözyaşları, kendilerine dökülecek bir mecra bulmuşlar, gayet sakin, hatta biraz tatlı bir şekilde iki yanağından yastığa süzülüyorlardı.


     - Seninle yollarımızın ayrılması lazım. Ben bu içimdeki melun şeytanı bir müddet daha gezdirir ve sonra her şeye bir son veririm... Niçin seni beraber sürükleyeyim? Ne kadar ayrı insanlar olduğumuz meydanda... Bütün bu farklara rağmen seni böyle çılgınlar gibi sevişim de herhalde bu şeytanın bir oyunu olacak...


     - Belki bunlar aslında o kadar feci şeyler değil... Belki yollarda gördüğüm insanların çoğu da benim gibi veya bana yakın vaziyette, fakat kafam her şeyi büyüten bir adese (büyüteç) gibi... Oraya giren her şey, yünlü bir kumaş üzerine damlayan yağ lekesi gibi belli olmadan genişliyor, büyüyor... Başka bir şey düşünmek isteyince muvaffak olamıyordum...


     - Şu kainatta belki de iyi bir taraf vardır, fakat görmek bize nasip olmuyor diyor ve seni düşünüyordum.


     - Fakat ne yapabilirdim? Kendi ruhunun pisliğini bu kadar yakından gören bir adam başkalarının temiz olacağına inanabilir mi?


     - Aklı başında adamlarla hiçbir iş görülmez. Bize, itirazsız inanacak ve düşünmeden harekete geçecek insanlar lazım! Bu gençleri romantik birtakım emellerle bağlamak, onlara kabadayıca sergüzeştlerin hasretini duyurmak ve bugünkü hudutları dar gösterip büyük arzularla beslemek ve böylece hepsini avucumun içine almak daha kolay ve muvafık...


     - "Hayat bir katakulliden ibarettir!"


     
- Hayat herhalde bir katakulli değildi. Ama neydi? Bu hayatın bir manası olmak icap ederdi. İnsan dünyaya sadece yemek içmek ve koynuna birini alıp yatmak için gelmiş olamazdı! Daha büyük ve insanca bir sebep lazımdı.


     - Düşünce adamı olmaktan çıkmış, muhayyile, daha doğrusu kuruntu adamı olmuştu. Etrafında kendisini doğruluğuna inandıracak bir fikir cereyanı bulamadıkça, arkadaşlarının ve hatta hocalarının, büyük ve gösterişli sözler arkasında adamakıllı esnafça işler kovaladıklarını gördükçe kendi muhayyel (düş) aleminde yaşamayı tercih ediyor ve hakikatte sadece muhayyilede yaşamak mümkün olmadığından maddi hayatında tesadüflerin, ani heyecan ve ihtirasların oyuncağı olup kalıyordu.


     - İdealsiz ve hodbin genç! İçinde asla inanmak ihtiyacı duymayan serseri ruhlu bir adam!


     - Sana açıkça cevap veremeyeceğini bildiğin kimselere küfürlerle hücum et, hain ve alçak diye yaz!... Gençlik ateşlidir. Hareket ve heyecan ister. İstikbalini tehlikeye koymamak şartıyla coş bakalım!..


     - Sizin de, benim de işimiz gevezelik... Yalnız bir farkla: Siz bir şeyi yaptığınızı zannediyorsunuz, ben ne yaptığımı, daha doğrusu ne yapmadığımı gayet iyi biliyorum. Sonra...ben daha çok kendi içimde yaşayan bir insanım... Bunun için size nazaran birkaç misli fazla yaşamış sayılırım.


     - İnsanların en zayıf tarafları, sormadan, araştırmadan, düşünmeden, kafalarını patlatmadan inanmak hususundaki hayret verici temayülleridir. Dünyadaki yalancı peygamberleri yetiştirmek ve beslemek için en iyi gübre, işte bu bilmeden inanmak için çırpınan kalabalıktır.


     - Birdenbire içinde müthiş bir yorgunluk ve hareketsizlik hissetti. Bu akşam hiçbir şey yapmaya, hiçbir şey söylemeye muktedir olamayacağını gördü. Her şeyi lüzumsuz ve manasız saymaya başlamıştı. Bu histen biraz korktu. Aynı şeyleri bir kere daha, başka bir yerde duyduğunu zannediyordu. Nerede? Bunu bir türlü hatırlayamıyor, fakat birtakım fena hislerle alakası bulunan bir duygu olduğunu seziyordu.


     - Kendisi de dahil olduğu halde her şeye yabancı gözlerle bakıyor ve kendisi de dahil olduğu halde her şeyi bir parça gülünç buluyordu.


     - Ömer! Seni bırakıp gidiyorum. Bunun bana ne kadar acı geleceğini, hayatta senden başka hiç kimsem olmadığını bilirsin… Senin de benden başka kimsen olmadığını biliyorum. Buna rağmen seni bırakıp gideceğim…Emine teyzelerin evinden çıkıp senin arkana takılarak geldiğim günden beri bunun böyle olacağı hakkında içimde garip bir korku vardı… Bunu kendimden ne kadar saklamaya çalışsam, bir fırsatını bulup tekrar kafamda beliriyor ve beni çok üzüyordu. Bu korkunun sebeplerini düşündüm, üç ayı geçen beraber hayatımız esnasında, bu anın gelmemesi için neler yapmak lazım olduğunu araştırdım, nihayet kendimi tesadüflerin ve hayatın eline bırakmaktan başka çare kalmadığını gördüm… bilmem sana söylemeye hacet var mı? Ömer, benim sevgili kocacığım, biz, hiçbir tarafları birbirine benzemeyen, hiçbir müşterek düşünceleri ve görüşleri olmayan iki insanız… Kim bilir ne gibi sebeplerle tesadüf bizi birleştirdi. Sen beni sevdiğini söyledin, ben buna inandım. Ben de seni seviyordum… Hem nasıl seviyordum… Hislerimde bugün de değişiklik yok. Fakat niçin seviyordum, işte bunu bulamadım ve beni düşündüren, seninle olan hayatımızın devamından şüphe ettiren bu oldu. Seni niçin sevdiğimi bir türlü bilmiyordum. Huylarını, yaptığın işleri, beğenmiyordum demeyeyim, fakat anlamıyordum. Sen de benim birçok şeylerimi anlamadığını inkar edemezsin. Böyle olduğu halde nasıl garip bir kuvvet bizi birbirimize bu kadar sağlam bağlamıştı? İlk andan itibaren tamamıyla başka dünyaların insanları olduğumuzu anladığım halde beni burada tutan ve seni gördüğüm zaman içimi sevinçle dolduran neydi? Acaba şu senin her zaman bahsettiğin ve hareketinin kabahatini kendisine yüklediğin şeytan mı? Son günlerde ben de bundan korkmaya başladım. Şimdiye kadar daima, düşünüp doğru bulduğum şeyleri yapmaya alışmıştım… bu sefer hiçbir doğru ve akıllıca tarafını bulamadığım bu hayata beni bağlayan kuvvetin, içimde saklı bir şeytan olması sahiden mümkündü. Bu ihtimal beni adamakıllı telaşa düşürdü. Hayatta kendi kendi düşüncelerimin ve kararlarımdan başka bir takım kuvvetlerin emri altına girmek asla tahammül edemeyeceğim bir şeydi. Aynı zamandan, seninle beraber bulunduğum müddetçe, nedense irademi kullanamadığımı gördüm. Sana, senin iradene tabi olmak bana ağır gelmezdi, fakat aramızda hiç olmazsa bir kısmını benim de doğru ve iyi bulmam lazımdı. Kendi kendime hiçbir zaman yapamayacağım şeyleri, sırf bilmediğim bir kuvvete tabi olmak yüzünden, boyuna tekrar etmek beni düşündürürdü ve nihayet, aylardan beri kaçtığım bu kararı verdirdi.


     - Fakat ben bütün gayretime rağmen, içinde bulunduğum hayata ısınamadım. Bu hayatı anlayamadım. Benim eski ve manasız yaşayışımdan, bomboş çocukluk ve mektep hayatımdan büyük bir farkı olduğunu göremedim. Biliyorum: Pek akıllı olmayan bilgisiz bir kızım.


     - Buna rağmen beni sana bağlayan bir şey vardı: Dış tarafın etrafındakilerin aynı olduğu halde bana büsbütün başka görünüyordu. Bu arkadaşlardan, bu muhitten, bu kokuşmuş mahluklardan hoşlandığımı, sıkıldığımı görüyordum. Günün birinde büsbütün başka bir insan olacağımı ümit ediyordum. İlk günlerde biraz kuvvetlenen bu ümidim, yavaş yavaş tamamen yok oldu. Senin bu yaşa kadar içinde bulunduğun insanlar ve muhitle birdenbire hesap kesecek cesareti kendimde bulamadığımı anladım. Bende sana bu cesareti verecek kuvvet yoktu. Onları bırak! Dediğim zaman, ‘’Kimlere sarılayım’’ diyecektin; ben zavallı Macide, sana kimi, neyi gösterebilirdim? Bu hayattan daha doğru ve akıllı bir şey olması lazım, fakat bunun ne olduğunu ben de bilmiyorum. Onun için, sana yardım edemedim. Belki sen beni alıp evine getirirken büsbütün başka şeyler düşünmüştün. Sana yeni bir dünya açacağımı sanmıştın… Seni sukutu hayale uğrattım. Ben sana rehber değil, ancak yoldaş olabilirdim, fakat yolu ikimiz de bilmiyorduk ve birbirimize yük olmaktan, birbirimizi şaşırtmaktan başka bir şey gelmiyordu.


     - Artık ayrılmamız lazım. Dediğim gibi, sana en küçük bir faydam olacağını bilsem her şeye tahammül eder ve kalırdım. halbuki selâmetinin yalnızlıkta olduğunu görüyorum. hâla, bugün bile şuna kaniyim ki, bir müddet daha bocaladıktan sonra, yolunu bulacaksın, fakat yalnız olman lazım. herhangi bir insanın, ayaklarına dolaşmaması lazım… ne olurdu ? birbirimize birkaç sene sonra tesadüf etmiş olsaydık! o zaman hayatımız belki bambaşka bir şekil alırdı. o zaman sana tâbi olur ve bundan zevk duyardım. fakat şimdi, hiç bir faydası olmadığını bile bile, yanlış ve mânasız bulduğum şeylere oyuncak olmak, bütün sevgime rağmen imkansız.


     - Ben ne yapacağımı bilmiyorum, daha doğrusu yapılacak bir tek şey var, onu da bilmek istemiyorum. Ben hayatımda kimseye haksızlık ve fenalık etmemeye çalışmış ve başkalarına yapılan haksızlığa bile kendimeymiş gibi üzülmüş bir insanım... Nefsime hiç müstehak olmadığı bir şey yapmak, bu ağır ve tamiri imkansız haksızlığı reva görmek bana ağır gelecek. Fakat ne yapabilirim? Ben senin arkandan gelirken her şeyi bıraktım. Her şeyle alakamı kestim. Zaten feda ettiklerim de öyle büyük bir şey değildi.


     - Perişan bir haldeydim. Fakat içimde kendimden bile sakladığım bir ümit vardı. Seni kapının önünde bekler bulduğum zaman sanki bunun böyle olacağını biliyormuş gibiydim. Bir söz söylemeden, hakkımda neler düşüneceğini hesaba katmadan seninle geldim. Bir genç kızın çok güç atacağı bir adımı seve seve, inana inana attım. Bunlardan pişman değilim... Kimse beni zorlamamıştı. Doğru buldum ve yaptım. Fakat şimdi... Beni hangi Ömer kapının önünde bekleyecek?.. Ömrümün en acı gününü en mesut bir güne çevirmiştin... Pek az tanıdığım bir adamla hiç bilmediğim bir yere giderken içimde beni coşturan arzular köpürüyordu... Şimdi gene çıkıp gideceğim... Nereye?.. Yanıma bavulumu ve eşyalarımı almıyorum... Gideceğim yere çamaşırsız da gidilir. Fakat ben son dakikaya kadar ümidimi kaybetmeyeceğim. Bana hiçbir fenalığı dokunmayan nefsime bu en büyük haksızlığı yapacağım dakikaya kadar her şeyin değişebileceğini umarak kuvvet bulmaya çalışacağım...


     - ...daha yazacak birçok şeyler aklıma geliyor... Ne faydası var?.. Oturup saatlerce konuşsak gene bitecek gibi değil.. Halbuki biz beraber yaşamaya başladıktan sonra ne kadar az konuştuk... Birbirimize söyleyecek bir şeyimiz yok muydu? Neden?.. Neden uzun uzun dertleşmedik? Belki o zaman bir çok şeyler başka türlü olurdu...


     - Sana kızgın değilim... Sana kızmayacak kadar seni iyi tanıyorum... Sonra seni seviyorum... Neden sevdiğimi bilmeden seviyorum... Bu sevgiyi her gittiğim yere beraber götüreceğim... Allahaısmarladık... Güzel dudaklarını öperim... Sen de bana kızma... Başka türlü yapamazdım... Allahaısmarladık...


     - Hep böyle... Harikulade başlıyor ve hemen arkasını bırakıyor... Belki tembellikten, belki nereye vardıracağını bilememekten...


     - Otuza yaklaşmaktayım... Bugüne kadar ne yaptığımı düşündüm. Bir sıfırdan başka netice alamadım. Hayatta hiçbir şey yapmış olmamak gibi korkunç ve utandırıcı bir şey var mı? Son zamanlara kadar ‘’Fena bir şey yapmıyorum ya!’’ der ve kendimi temize çıkarmaya çalışırdım. Fakat hadiseler gösterdi ki, fena olmayışım tesadüf eseriymiş, fırsat düşmemiş, zaruret olmamış. Nitekim hayatın ilk çelmesinde yuvarlanıverdim. İyilik demek kimseye kötülüğü dokunmamak değil, kötülük yapacak cevheri içinde taşımamak demektir. Bende bu fena cevher fazla miktarda mevcutmuş. Belki herkeste var… Fakat insan olan onu söküp atmasını, yahut boğmasını biliyor… Dokunmadan bırakmak, bir gün başını kaldırmasına meydan vermek olur…


     - İsteyip istemediğimi doğru dürüst bilmediğim, fakat neticesi aleyhime çıkarsa istemediğimi iddia ettiğim bu nevi söz ve fiillerimin daimi mesulünü bulmuştum: Buna içimdeki şeytan diyordum; müdafaasını üzerime almaktan korktuğum bütün hareketlerimi ona yüklüyor ve kendi suratıma tüküreceğim yerde, haksızlığa, tesadüfün cilvesine uğramış bir mazlum gibi nefsimi şefkat ve ihtimama layık görüyordum. Halbuki ne şeytanı azizim, ne şeytanı? Bu bizim gururumuzun, salaklığımızın bir uydurması… içimizdeki şeytan pek de kurnazca olmayan bir kaçamak yolu… İçimizde şeytan yok… İçimizde aciz var… Tembellik var… İradesizlik, bilgisizlik ve bunların hepsinden daha korkunç bir şey: hakikatleri görmekten kaçmak itiyadı var… Hiçbir şey üzerinde düşünmeye hatta bir parçacık durmaya alışmayan gevşek beyinlerimizle kullanmaya lüzum görmeyerek nihayet zamanla kaybettiğimiz biçare irademizle hayatta dümensiz bir sandal gibi dört tarafa savruluyor ve devrildiğimiz zaman kabahati meçhul kuvvetlerde, insan iradesinin üstündeki tesirlerde arıyoruz.


     - Onu nasıl sevdiğimi, ne kadar sevdiğimi anlatacak değilim... Dünyada hiç kimsenin aynı şeyleri aynı kuvvette duyamayacağını zannediyorum. Onda öyle birtakım haller gördüm ki, benim saatlerce birçok insanda arayıp bulamadığım ve yok farz ettiğim şeylerdi. Onda bizim gibi olmayan, olduğu gibi görünen ve bir şeyler olan bir insan buldum. Derhal kendimi düzeltmek, ona layık bir hale gelmek icap etmez miydi? Yapamadım ve bu aczimi içimdeki şeytana hamlettim. Halbuki tembel ve iradesizdim. Başka bir şey değil... Hayvan taraflarımı avuçlarıma almaya, kafamla hareket etmeye alışmamıştım. Basit, çocukça birtakım hürriyetleri insan olmaktan daha ehemmiyetli buluyordum. Ne kadar seversem seveyim, bir kişiye bağlı kalmak bana garip geliyordu...


     - Şimdi kendime herkesten evvel ben inanmıyorum. Tamamıyla değişeceğim... Muhakkak... Fakat ne zaman? Senelerce süren bir mücadeleden sonra mı? Yoksa hiç muvaffak olamayarak bu manasız varlığı taşımakta devam mı edeceğim?...


     - İnsan bütün bu pislikleri ancak yalnız başına ve dövüne dövüne, didine didine üstünden atabilir... Ama yalnız başına... Kimseye bir şey sıçratmadan...


     - Beni dünyada mevcut farz etmeyin... Tamamıyla ayrı yollara ve ayrı dünyalara gideceğiz... Ben bir molozdan bir adam yapmaya çalışacağım... Bir gün, belki on sene oluyor, bir hocam bana: ‘Zekânı mirasyedi gibi harcıyorsun!’ demişti. Doğru... Zekâmı har vurup harman savurdum ve nihayet iflas ettim... Hiçbir şeyim kalmadı... Ben zekâyı radyum gibi bitip tükenmez bir cevher sanıyordum... Onun insan eliyle yetişip gelişen bir şey olduğunu düşünmüyordum... Adam olmak değil, enteresan olmak; bir şey yapmak değil, bir şey yapanlara istihfaflaıı bakacak bir yere çıkmak istiyordum... Halbuki bugün sonsuz zaman ve mesafenin içinde ben neyim? Bir solucandan, bir ayrık kökünden daha ehemmiyetsiz, daha değersiz, daha lüzumsuz bir mahlukum...


     - Belki başka bir köşeye çekilip kendimle uğraşır, yahut bizim muhitimizdekilere benzemeyen insanların arasına dalarak yeni bir hayata başlamaya çalışırım. Yalnız, geçmiş günlerimle bütün alakamın kesilmesi lazım... Kim bilir... Belki uzak bir günde, büsbütün başka insanlar olarak tekrar karşılaşırız ve belki gülüşerek birbirimize ellerimizi uzatırız...


     - Yalnız kalmak, yeni bir hayatı denemek istiyor... Kendini iki kişinin mesuliyetini yüklenecek kadar kuvvetli hissetmiyor!


     - "Onu unutamayacaksınız!.." dedi. "Ondan ayrılamayacaksınız!"
     Macide düşünceli gözlerle yanındakini süzdü. Sonra elini cebine sokarak Ömer'e yazmış olduğu mektubu çıkardı:
     "Öyle değil Bedri..." dedi. "Ben ondan ayrılmaya daha evvel karar vermiş bulunuyordum... Her şeye rağmen!"
     Dörde bükülü kağıdı yanındakine uzatarak mırıldandı:
     "Fakat beklemek lazım... Uzun zaman!"
     

7 Mart 2015 Cumartesi

Albayım Beni Nezahat İle Evlendir * İlhami Algör


     "Takılma," dedi bir ses, "yürü, yürümek durmaktan iyidir."
     "Kim konuşuyor?" dedim, hafif tırsmış vaziyette.
     "Kalbin," dedi ses, "konuşan kalbin dostum."


     Hislerim yapılmamış olanı yapmanın kaderim olduğunu söylüyordu. "Bu kaçıncı işaret?" dedim içimden.
     "Saymayı bırak da yürü," dedi kalbim.
     "Ne yöne ve neden?"
     "Yönü sen seç, fakat yürü," dedi, "bir kahramanın oturup tesadüfler beklemesi değil, gerekiyorsa onları yaratması uygun düşer."

     "İnsanın kendine ait halleri olması iyi bir şeydir," dedi kalbim.


     "Güzel bir şeyse yatakları ayırmayalım," demiştim, "tercihen ikiz yatağın en büyük boyu bana uyar... ve bu da gidici ise hiç başlamayalım."


     "Sen hep beni mazideki halimle tanırsın
     Hala bilirim, boş yere bekler, inanırsın."


     
Müstesna fikirlerimi kendime sakladım. Kimseyi ürkütmeden sakin ve ağır yol almalıydım. Eğer kendisi için doğru olanı isteyebilmek bu idi ise, birinci adımı halletmiştim. Sırada, kendi başına davranabilmek vardı.


     Sahile inip denize baktım. Her zamanki gibi akıyordu. Kalbime sordum.
     "Gidelim mi, kalalım mı?"
     "Kalıp ne yapacağız?" dedi, "bari zıplayalım da hareket olsun."
     "Fakat," dedim, "sağı solu belirsiz görünüyor, ayrıca sen de biraz teşne ve kıvrak görünüyorsun."
     "Yine de ip üzerinde çakılı kalmaktan iyidir."
     "Tamam," dedim, "rastgele."
     "Rastgele," dedi kalbim.


     Kendimi ve çevreyi yokladım, başlangıç olarak fena değildi. Uzaktan bakan biri böyle resmedilmiş biri için, "Hikaye kahramanı olsa gerek," diye düşünürdü. İsabet olurdu.


     Onun, düşünceye değil, hareket halinde olmanın bizatihi kendisine ihtiyacı vardı. Mesele buydu ve bu böyleydi.


     Ruhlarımız, balkonda asılı ve kurumak üzere iken yaz yağmuruna yakalanmış havlular gibi şişip ağırlaşacaktı.



     "Tesadüflerle sürüklenen bir hayattan kurtulmak için tesadüf arayışı," dedi, biraz ilerimde dikilen genç.
     "Birader," dedim, "benimle mi konuşuyorsun?"
     "Genellikle durumlarla konuşurum, şahıslarla değil." dedi, ince uzun yaratık, "ayrıca sesli düşünüyordunuz."

     "Gidelim," dedi kalbim.
     Böyle bir kararın, kendi başına davranabilen kahraman için uygun olup olmadığını düşündüm.
     "Hadi!" dedi kalbim.
     "Bi dakka..." dedim, "dolduruşa getirme, hazzetmem."

     "Çok erken geldik," dedim başkası olmadığı için kendime. Nereden baksam bir kaç saatim vardı. "Nereden baksam acaba?" diye düşündüm. Cevap bulamadım. Denizle konuşmayı denedim. Birikmiş sorularım vardı. Kendi başına davranabilen hikaye kahramanı olabilecek miydim? Bunu nasıl yapacaktım? Bu abuk sabuk gidişle mümkün olacak mıydı?


     "İpi kopmuş bir uçurtmayım," derdim kendi kendime ve bir uçurtma için en güzel uçuşun, ipi kopukken olabileceğini düşünürdüm. Bazıları buna "düşme hali" diyebilirdi. "Ağaç dallarına ya da elektrik tellerine takılmadan önceki düşme hali." Umursamayabilirdim.


     Sorsalar söylerdim. "Vallahi," derdim, "ben de bilmiyorum bu kadar derine tüpsüz nasıl daldığımı göğsümde bir ağırlık hissetmeden."

     Gölgeler arasında gölgeler görebilirdim. Bir Sansar otları hışırdatırdı. Annem bana gerçekleri kabul etmesini, hayat ise onlardan kaçmasını öğretmiş olabilirdi. "Al bu elmayı Nezahat" diyebilirdim, "Sende bu ad oldukça istersen sıfır numara kel istersen at kuyruklu olurum. İnce bıyıklı tek dişi altın olurum. Meftun olurum meczup olurum. Uzaklara bakarım, çıtımı çıkarmam. Nasıl söyleyeceğimi bilmem susarım. Susmak üzerine konuşmak gerekirse beni çağırırlar, oturur susarım. Dolmabahçe saat kulesiyle, Çırağan Sarayı ile konuşurum. Duvarlara yazılar yazarım gizli gizli: "Albayım beni Nezahat ile evlendir". Sülüs yazarım, küfi yazarım, latin yazarım. Gotik yazamam. Yağ satarım, bal satarım, ustamı öldürür ben satarım. Yemeden içmeden kesilir, alık olurum. Adımı sorsan duymaz olurum. Kötü olurum, iyi olmam Nezahat. Ya bu adı değiştir ya da al bu elmayı. Bende sevdiklerince terkedilme endişesi, kafayı yemeye meyyal haller var. Al bu elmayı Nezahat. Yüzünde göz izi var."

     Dikkatle bakar ve karşımdakinin, eski hikayenin yazarı olduğunu görürdüm. Herif rüzgar içmiş, uçmuş gitmiş olurdu.


     Beni duymayabilirdi. Ben duyulmadığım yerlerden gitmek hastalığına tutulmuş olabilirdim. Tedavisi kırk beş derecelik sıvılarda boğulur gibi yapmak olabilirdi. Deneyebilirdim.


     İşler yolunda giderse gider, gitmezse yeni bir hikaye kurulur, ben de orada yerimi alırdım. Ne olacaksa olurdu.


     "Ben gidiyorum," dedim birdenbire.
     "Nereye?" dediler Taşkafa ile Hurşit, ikisi bir ağızdan.
     "Bilmem," dedim "içimden geliyor."
     "Yakışır," dedi kalbim.


     Katır sidiğinde sinek, kendini deryada sanır.


     Pencereden bakan, içine kapalı biri olmuş, içinde dolanıp durmuş, kendine dolaşılacak bir iç yapmış, tırtıl olmuş kendine koza yapmış, vazgeçmiş kelebeklikten orada kalmış...


     Vakti olduğunu söyleyerek, aleni ve aşikar bir ilgi ile dinleyebilirdi. Yan yana, adeta diz dize oturabilirdik. Ben bu anın uzun sürmesi için üfürüp üfürüp ipe dizebilirdim.


     "Sır, sen ararsan var olur."

     Bir "Hass..." sonrası hayatım değişebilir, "Ben kimim, burada ne yapıyorum?" türü soruların kuyusuna düşer, Tebrizli bir adam ile selamlaşır, bir geçit bulur çıkardım. Çıktığım yer, az önce ayrıldığım yer olabilirdi; fakat bu kez ben, az önceki kişi olmayabilirdim.


     "Mesele nedir?"
     "Ana soru bu. Sence nedir?"
     "Üslubun değişmiş," dedi, "sinirli ve kuşkulu birine benziyorsun."
     "Bu kelimeler hafif kalır," dedim, "şimdi sadede geliyoruz dikkat et, vitrin camındaki görüntüsüyle konuşan bir hikaye kahramanı duydun mu hiç?"
     Güldü. "İyi numara," dedi, "olsa fena olmaz."


     Hikayede, baş dönmesi yapan kaygan haller vardı. Belki de hava lodostu. Kafayı toplamakta zorluk çekiyordum. Gözlerim kararıyordu. Kırmızı taçlı uzun kirpikli kuş geldi, gözlerimin içine baktı. "İyi değilsin," dedi, "derhal hikayeyi bırak."
     "Nasıl bırakayım," dedim, "bir kahraman asla yarım bırakmaz ve yarım da bir bütündür gibi laflara inanmaz."
     "Bükülüyor ve kayıyor," dedi, "ayak uyduramazsın, derhal bırak."

     "Bilmiyorum," diyecektim, "hiçbir fikrim yok ve her şey giderek karışıyor."
     "Mesele neredeyse çözüm oradadır," diyecekti kuş.
     "Bu lafları biliyorum," diyecektim, "zaten herkes bu dille konuşuyor. Bu işi bırakmak istiyorum. Sürekli ince ay, bilmem ne diye birtakım şeylere denk geliyorum... Her neyse onlar?"
     "Kıvrak ve gururlu çöl hançerleri," dedi kuş.
     "Ne gururu?" dedim, "ya da gurur ne?"
     "Artık elinde olmayan bir şey için risk almaya iten duygudur... Ya da artık yerinde olmayan şeyin, boşluğunu doldurma çabasıdır... Ya da kırılmış bir şeyin daha fazla kırılmamak için sertleşmesi, katılaşmasıdır... Ya da..."


     "Bu seni aşıyor artık," dedi uzun kirpikli kuş, "büyük bükülme bu, bir şey yapamazsın."
     "Kalbim?" dedim. Bu çaresiz bir soruydu. Cevap da gelmedi.


     "Yanlış yöne bakıyorsun," dedi uzun kirpikli kuş.
     Önemli değildi. İçimden böyle yapmak geliyordu. Yaptım da. Abarttım ve günün ilk ışıkları belirene kadar geldiğim yöne baktım. Gün ağardı. Döndüm, otların bürüdüğü bakımsız bahçeye baktım. Burada ne işim vardı?


     Buradan ayrılmalıydım. Geri dönmeliydim. Dönecek bir yerim olmalıydı. Sahile koştum. Değil sandal, tahta parçası bile yoktu.


     "Güle güle," dedi kuş.
     "Ne demek?" dedim, "elveda mı bu?"
     "E gidiyorsun artık," dedi.
     "Belki de geliyorumdur," dedim. "Bakalım," dedi kuş, "görürüz."
    Sarayı, deniz fenerini ve şehri geçtim. Gece oldu. Stella ışıklar içinde geçti yanımdan. Selamlaştık. "Merhaba," dedi Stella, "hayat nasıl?"
     "Bilmem," dedim, "hayat hakkında fikrim yok."
   

   


   

   
     

25 Ocak 2015 Pazar

Fakat Müzeyyen Bu Derin Bir Tutku * İlhami Algör

     - Tütünümü, anahtarımı aldım, evden tam çıkıyorum bir şeyin eksik olduğunu, eksik olanın ruhum olduğunu farkettim. Önemsemedim. Yol, bana uygun bir ruh önerebilirdi. Kapıyı çektim, kilidin dili yuvasına otururken, "Nereye?" dedi. Aldırış etmedim, çıktım.



     - Bir şeyin gerçekte öyle mi olduğu yoksa bana mı öyle geldiği konusu her zaman kafamı karıştırırdı. Gerçi sezilerim, bir süre sonra hayat tarafından doğrulanırdı. Ama her defasında ben, aradan geçen süre boyunca "doktor acaba paranoyak mıyım?" başlıklı metinleri yazıp yazıp bozuyordum. Pek keyifli olmuyordu. Özellikle Müzeyyen'in gözlerinden başka biri bakmaya başladıktan sonra, doktorla iç muhabbetim de artmıştı. Bir şeyleri hissediyor ama reddediyordum. "bana öyle geliyor"du.



     - Hikâyeye göre adam, kadını çok seviyor, sevdikçe ruhu büyüyor, ruh eve sığmıyor, sabahları kadından önce uyanıp evden tüyerek, şehrin uzak bir köşesine gidiyor, elleri kıçında oraya buraya takılıyor, birileri ile tuhaf muhabbetlere giriyor ve her akşam kadından önce eve dönüp, günün hikayesini yazıp, görülebilecek bir yere iliştirip, yine arazi olup, ta ki gece yarısı, uyumakta olan kadının yanına sokulup, birbirlerini bir güzel sevip ve adam, sabahın kör vakitlerinde, yine sevişmelerle bitecek bir gece için erkenden sokaklara süzülüp…



     - Her şey benden önce olmuşsa, bana olacak bir yer, durum kalmıyor muydu? Bana ait tek kişilik bir iskemle, oda, yok muydu bu dünyada?



     - Dünyanın bütün Kızılderilileri yenilir, Spartakus kaybeder, gün batarken sararır, kuşlar döner, Sadri Alışık denilen hergele, her filminde ağlardı. O ağladıkça ben de ağlardım. Nedenimi bilmez ağlardım. Ağladıkça Sadri’ye kıl kapar gıcık olurdum. Üçüncü şahıs olarak kalışına, hep gidici kadınları sevişine, bu gidiciliklerin bir mecburiyet gibi duruşuna, Sadri’nin bu mecburiyetlere, giden kişinin özgürlüğü olarak bakıp, ona ihanet etmemek için kendine ihanet edişine.



     - “Her şeyin iyi gittiğini nerden çıkarıyorsun?” dedi. “Herif rüzgârı kendinden menkul uçurtmanın teki. Ara sıra telleri takılır gibi kadına geliyor gece yarısı.”

      “Fakat Müzeyyen, bu derin bir tutku,” dedim. Tırsmaya başlamıştım. Haklı olabilirdi.

      “Evet, biraz sapık ve tek taraflı bir tutku,” dedi, arkasını dönüp gitti.



     - Ne olmuştu da, "Seninle dünyanın her yerine gelirim" diyen Müzeyyen , durduğu yerden çekip gitmelere başlamıştı. Nerelere gidiyordu? Gelirken getirdiği bakışlar ne dalgaydı? Hangisi Müzeyyen'di? Ya da Müzeyyen kimdi? İlk tanıdığım kimdi, şimdiki kim?



     - Beni her yoğuruşunda, sırtüstü yatıp karnını açan kedi yavruları gibi, teslim ve mest oluyordum. Birlikte tüy gibi havalanıyor, yükseliyor, oralardan ok gibi inip, zıpkın gibi saplanıyor, çapkın, şakacı, çocuk yunuslar gibi dibe iniyor, dipte yılan balıklarına dönüşüp kıvrılıyor, sonra toprağı delip, köpüklü dalgalara bakan yamaçlarda rüzgara çıkıyor, yeşil ve taze, kendimize ve birbirimize dolanıp yükseliyor, dallanıyor, açıyor ve… ve tekrar, ve tekrar, yaprak, polen, böcek olarak dökülüyorduk.



     - Ya sevmenin kendisini ya da seven hali ile kendisini seviyor.



     - Bir eli omzumda, diğeri çenesinde, bir yerlere dalıp gitti. Nefes bile alamıyordum. Eli orada kalsın istiyordum. Kalsın, bana dönsün, sessiz bir “Ne?” desin, ben kedi olup çene altına sokulayım, sonra gerdanına, göğsüne sarılayım, sarılıp tenime yapıştırayım, sonra yine yunus, yılan balığı, yaprak, polen ve... Eski günlerdeki gibi.



     - Bir şey içime oturmuş kalmıştı. Yok olmak. Toz olmak istiyordum. Varlığım orada olmamalıydı. Gelip beni alsalardı. Uzaydan ya da bir yerlerden gelselerdi. Sessiz sedasız kaybolsaydım. Yerime Kız Kulesi’ni bıraksalardı. Ne alakaysa?



     - Gece olmuştu. Evden sessizce çıkmış, saatlerce sokaklarda ruh gibi dönüp durmuştum. Midemde bir soru işareti vardı. Yakıyordu. Sorunun ne olduğunu hissediyor, fakat parçaları bir araya getiremiyordum. Parçalar benden kaçıyor, ben kaçmalarına göz yumuyordum.



     - Salona geçtim. Eşyalar, “Abi, hoş geldin” dediler. Oturdum, bir sigara sardım. Karanlıkta ev, şahsiyet gibi duruyordu. Camekanlı dolap, pencereler, kitaplık, duvardaki uyuz tablo, karşılıklı oturmuş susuyordu. Ben kafamı toplamaya çalışıyordum, onlar “Eee?” diyorlardı.



     - Bazı gece yarıları uyanır, beni, kendisini seyrederken bulurdu. Yüzümü okşar, burnumu oynatır ya da göğsüme sokulur, yine uyurdu. İçim büyür, içimde dolunay olur, önünden ince bir bulut geçer, bedenim manzaraya dar gelir, burun direğim sızlardı. Usulca kalkar, pencerede bir sigara içerdim. Saray uyur, burnu uyur, şehir uyur, martılar uyumazdı. Bir de karşı apartmanın arka pencerelerinden biri. O ışık bana iyi gelirdi. Nedenini bilmezdim.



     - Kafayı yemek için, üzerinde dönüp durmak ve dönüp durulan yeri oymak için bir tutunma noktası bile yoktu.



     - Bir mum yaktım. Jak Danyel adlı bir şişeyi kaptım oturdum. İki tek attım sek, temiz. Ağır ağır sigara sarmaya koyuldum. Sarma işini uzattığımı fark ettim. Bozmadım kendimi. Bütün dikkatim parmak uçlarımdaydı. Sardığım tütün değildi, kâğıt da değildi. Kendimi kendimle sarıyor, sarmalıyordum. Garip bir hafiflik gelmişti üstüme. Hem içimdeydi hem de ben onun içindeydim. Bıraktım kendimi, dibe indim.



     - Derin bir nefes aldım. Saat kaç olmuştu? Yatsa mıydım? Etrafıma baktım, birinin benim adıma karar vermesini bekledim. Boşunaydı. Boş... Boşuna... Boşa... Kelimenin sesi beni topladı. Kalktım. Yatak odasına girdim. Aynı anda iki zıt duygu birden geldi: Odadan çıkmak ve odada kalmak.



     - Aynayı görmesem çıkacaktım. Giysi dolabının bir kapısı yarım açıktı. Kapı açıyla duruyor, üzerindeki aynada kendimi görüyordum. Ben kendimi, en sivil hallerimin tanığı olan mekana giren adam olarak hissederken, ayna beni, arkasında boş bir koridor olan adam olarak gösteriyordu.

     "Ayna," dedim fısıltıyla.

     "Buyurun benim," dedi.

     "Ayıp olmuyor mu ayna?" dedim, "Bizi burada yanlış pozisyonda, dış kapının mandalı gibi gösteriyorsun. İlgisiz, alakasız, yabancı ve arkasında koridor boşluğu duran ve hani geri dönüp o boşluğu kat ederek, daire kapısına yönelebilecek ve hatta yönelmesi gerek biri gibi.

     "Nasıl görünmek isterdin?" dedi.

     Bu tavır, bu kendinden çok fazla emin, ukala tavır beni öldürürdü.

     "Ayna," dedim, "seni bölük bölük bölerim."

     "Denememeni tavsiye ederim," dedi, "bölünerek çoğalırım ve çoğaldıkça fazla suret veririm, hoşuna gitmez."

     Bana psikolojik çözümleme yapıyordu. Kendimi görmekten ya da kendimi "yalnız biri" görmekten huzursuz olduğumu ima ediyor, şantaj yapıyordu. Fakat teknik olarak haklıydı. İti, iki yüz parça yapsam, alt açı, üst açı derken ortalık karışacaktı.



     - "Aynadaki kadın benim zıttım" demişti, "ben ne kadar ev haliysem o, o kadar sokak. Ben sokulgan isem, o başını alıp giden. Ben gündüzüm, o gece… Çapkın, güçlü, özgür."



      - Ben sözlerden değil bakışlardan tırsardım. Bakışların arkalarını sezer, sezgilerim doğrulanana kadar mecburen bekler , beklerken kafayı yerdim. Konuşunca mesele yoktu. Ayrıca bu devirde herkes en azından iki tane idi. Daha kalabalık olanları da görmüştüm.



     - Bunları düşünürken, bir büyünün avucunda ve uzaktan kontrol edilen biri gibi, hiç yapmadığım bir şeyi yapmış, Müzeyyen'e ait bir dosyayı karıştırmış ve bir fotoğraf bulmuştum. Müzeyyen ve kocası, ufaklık tırtıl kadar ve kucakta iken birlikteydiler.

     İçimde bir zehir birikti. Dilimin ucunu bir şeyler yaktı. Döndüm, "Zehir," dedim zehre, "bana fazla geliyorsun, kaldıramam ben seni."



     - Gözleri, sadece gözleri, sıkılmalarının, ne istediğini bir türlü bilememenin ve belki de bu yüzden, karşısına çıkan yeni ve yabancı yaşamlara dokunmak isteyişinin, sürüklenişlerden kurtaracak ve sıfırdan başlama şansı verecek, bir çeşit tutunma çabası olduğunun farkındaydı. Belki de bu yüzden gözler, kendisi tarafından ve çocukluğuna giden bir tarihte oluşmuş, artık "kendine rağmen"e dönüşmüş bir kabuklanmanın içine hapsolmuş, çıkış yollarını yitirmiş bir kimliğin yardım çağrısı gibi bakıyordu.



     - Zaten bu hayatta, her zaman bir şeyler eksikti. Ya da bana öyle gelirdi.



     - "Yatayım biraz," dedim. "Zor yatarsın," dedi bir tarafım. Yokladım kendimi. Maşallahım vardı. Bu geceyi de uykusuz götütürdüm. Oturdum masaya, hikayeyi çantadan çıakrdım. Birbirimize baktık.

     "Hikaye," dedim, "gel seninle anlaşalım. Sen yarım kal, adını da Yarım Kalan Hikaye koyalım."

     "Sen zaten neyi tamam ettin ki?" dedi bana.

     "Aslında tam diye bir şey yoktur," dedim. "her tam, bir üst yarımın alt asamağıdır. Yani yarım da bir bütündür."


     - Bu ana kadar sessiz kalan, şehirden topladığı hikayeleri, akşamları eve, sevdiği kadına getiren sünepe hikaye kahramanım geldi ve, "Abi" dedi, "beni bir yere gönderme, burada kalayım. yalnız bir ricam daha var."

     "Söyle" dedim.

     "Bir şekilde beni tel cambazı yap abi." dedi. "Telin tam ortalarında bir yerde iken, nasıl yürüneceğini unutan bir cambaz olayım. Orada öyle, gece gündüz takılayım."

     "Emin misin?"

     Cevap vermedi. Üstelemedim. “Peki olur.” dedim. Her şeyi söylemediğinden emindim. Bu kadarını söyleyen biri, vakti gelince sonrasını da söylerdi. İstediğini yaptım. Tütünümü, kendi evimin anahtarını ve dosyada bulduğum fotoğrafı aldım, kapıyı çektim. Kilidin dili, "Abi," dedi.

     "Başlatma abinden."

     "Abi, biz her şeyi biliriz."

     "Sana kalsın dostum."

     Çıktım.


    - "Nereye gidiyorsun çocuk," dedim içimden, "büyümeye mi?"




   

3 Ocak 2015 Cumartesi

Gecegezen Kızlar * Tomris Uyar

     - Günlük gerçeklerden yapılma elişi bir karabasan. Evcil çözümlenmeye elverişli. Demek trenin durması, sarsıntının kesilmesi, bir kesilme, bir engellenme, bir çeşit...


     - Kafka'yı çok mu seversiniz? dedi Genç adam.
     - Çok. Belli aralıklarla döner döner okurum.
     - Bana çok karanlık gelmişti okuduğumda. Belki de daha yalın daha gerçekçi, aydınlık bir edebiyata ilgi duyduğumdan.
     - Sizin yaşınızdayken bana da öyle gelmişti. Ama sonraları, zamanla, karanlık ya da kapalı yanı pek kalmıyor. Gündelik gerçeğin düşünülemeyecek kadar korkunç olabileceğini kavrıyorsunuz.


     Marino Marini Quartet - Come Prima 45 rpm



     - Sonra,ormana çıkarken arkandaki yola özenle serptiğin kırıntıları arıyorsun, onları toplayarak sılaya dönmeyi kuruyorsun. Kafka okumak... eski bir şarkının sözlerini anımsamak... bir gül kokusunu izleyip bahçeyi bulmak.


     Dean martin - Volare


     - "Neden?" diye düşündü. "Neden korkuyorum?. Tam atlatmışken? Gözlerimin içi terliyor sanki. Uzun bir süredir yaşamanın dışında kaldım, ev içinde, kalabalıktan uzakta. O yüzdendir. Ya da kitabın etkisidir, ne bileyim bastıran kardır, gördüğüm düştür... Bir nedeni olmalı..."


     Jovanotti - Piove



     - Yanında çok rahattım, güvendeydim... öyle ki çoğu kere, seni gerçekten tanıdım mı, bir düş müydü yoksa... bir daha görsem acaba...


     - Gün erguvana dönüyordu. Kumsalda bir çocuk, renk renk deniz topuyla oynuyor, mora kesmiş kumlarıyla o günbatımında bir ressamın tuvaline akıyordu. Aşksız kalanlardan, aşksız bırakılanlardan, içerdekilerden, intihar edenlerden, işsizlerden, işlerinden, anılardan konuşmuşlardı. En büyük aşkların günbatımında yaşanacağından (yaşamın soluğu kesilmek üzeredir), sevdiği kentte bir günbatımını bir gün kendince görebilme uğruna her türlü işkenceyi göze alanlardan koınuşmuşlardı...


     BARRY WHITE (COLLECTION)



     - ...yine de bir suçluluk... her şeyi anlatmamışım gibi geliyor, seni yitirmekten korktuğum için... sandığın kadar inançlı, daha doğrusu kısa vadede umutlu değilim...


     Yves Montand - Les Feuilles Mortes



     - Değişik ellerce biçimlendirilmiş, yontulmuş, ustalarından çok şey kazanmış yine de kişisel bir yorumda, içli bir yorumda özel tınılarını kazanmış iki saz gibi birleşmişlerdi sonra.


     Charles Trenet - La Mer



     - Beyaz bedeni boyunca akan utangaç ayva tüylerini, ansızın fışkıran arsız sarmaşıkları, ürktüğü soyunukluğunu, sevdiği çıplaklığını, can attığı yalnızlığıyla tüylerini ürperten yalnızlığı, mavi inişleriyle turuncu çıkışlarını, yalazını ve buzunu, oburluğuyla perhizini, bilgeliğiyle çileciliğini, ormandaki beton kulübeye taşıdığı geleneksel saray koltuğuyla ince porselenlerini, genel bir zamansızlığın içinde sıraya titizlikle koyduğu saatlerini ve işlerini, koltuğunda düşünüşünü ve düşleyişini, hiçbir şey beklemezliğiyle vazgeçemediği bekleyişi, uzatabileceği eliyle göğsünde birleştirdiği parmaklarını, beyninde yeşeren dölle rahminde uyuyan kısırlığını, hepsini görebiliyorlardı. Görebiliyordu.


     -  Koş, koşsana, hiç durma. Senin gibi evden çıkmayan, aklını kitaplarla bozmuş, sakat bir kıza kim inanır? "Onu kitaplardan tanıyorum" mu diyeceksin?


     - Düşlerini sakın bırakma, dedi. Özel düşlerini kimseye kaptırma sakın. - Ama hep arkamdan birileri geliyor sanıyorum, dedi Gecegezen Kızlar. O kadar korkuyorum ki dönüp bakmıyorum bile.


     - Unutma, dedi İhtiyar demir kapıyı açarken, düşlerini kimseye emanet etmeyeceksin, kaptırmayacaksın. Sabaha çok var daha. Buralara kadar inmişken sonuncu katı da zorla, yar derim ben. Orada altın ve gümüşün mihenk taşını bulacaksın.


     DALIDA Love in Portofino



     - Yine baştan alıyorum. Kimbilir kaçıncı bu. Gecenin geç saatlerini, yalnız kalmayı bekliyorum. Çalışma odamda, günlerimi kayda geçirdiğim defterin başında. Olaylar arasındaki bağlantıları kavramak için belleğimi zorluyorum, en ufak ayrıntılara iniyorum. O'nun sesinin yardımıyla kavramaya çalışıyorum olup biteni. Suçluluk duyduğumu sanmıyorum. Arasıra bir acı yokluyor, o kadar. Sesi, balık iğnesi gibi saplanıyor içime.

17 Kasım 2014 Pazartesi

Dönüşüm * Franz Kafka

     - "Kafka ile yaşamak, acınacak güncelliğimizin en büyük umudu." Tezer Özlü


     - "Ölüm, bir hayata son veriyor; ama bir ilişkiyi bitiremiyor..." Şükran Güngör


     - "... o sesin yokluğuna sanırım hiç alışamayacağım. Çünkü Kafka'yı okumak gibi, o sesi duymak da benim için hayatımızın acınası sıradanlığı içerisine hep en büyük umutlardan biri olmuştur." Şükran Güngör


     - "Küçük öykümün kahramanına gelince, onun durumu bugün çok kötüydü, oysa söz konusu olan şey, şimdi artık kalıcıya dönüşen mutsuzluğunun yalnızca son aşaması." Kafka -  Felice'ye Mektuplar


    -"Sevgilim!
     Seni düşünerek dinlenmek için şimdi bir yana bıraktığım bu öykü, nasıl da eşi bulunmaz bir iğrençlikte! Şimdiden yarıyı biraz geçmiş durumda ve ben genelde de bu öyküden memnun değilim, ama iğrençliği hiç kuşkusuz sınırsız, ve gördüğün gibi, bu tür şeyler içinde seni de barındıran, senin içinde oturmaya katlandığın aynı yürekten geliyor. Buna üzülme, çünkü kim bilir, belki yazdıkça ve kendimi özgür kıldıkça, senin gözünde daha arınmış ve sana daha layık biri olacağım, ama şurası kesin ki, içimden atmam gereken daha çok şey var, ve geceler hiçbir zaman bir yanıyla da insanı şehvete sürükleyen bu işe yetecek kadar uzun değil."  Kafka - Felice'ye Mektuplar


     - "Ağla sevgilim, çünkü ağlamanın zamanıdır şimdi! Küçük öykümün kahramanı bir süre önce öldü. Eğer bir teselli olacaksa senin için, o zaman bil ki, yeterince huzurlu ve herkesle barışık öldü. Öykünün kendisi bitmedi henüz, artık içimde istem duymuyorum ve sonunu sabaha kadar bekleteceğim. Zaten saat yeterince geç ve dünkü aksamanın üstesinden gelebilmek için çok çalıştım. Yorgunluklarımla öteki aksamaların ve aslında bu öyküye ait olmayan üzüntülerin öykünün bazı yerlerine açıkça yansımış olması çok yazık, çok daha yalın işleyebilirdim...,İşte içimi sürekli oyan duygu da bu zaten; içimde duyduğum yaratıcı güçlerle ben, daha elverişli yaşam koşullarında şimdikinden daha yalın, etkili ve sistemli bir çalışma ortaya çıkarabilirdim. Bu, hiçbir akıl ve mantığın söküp atamayacağı bir duygu; oysa gerçek koşulların dışında koşulların bulunmadığını, olmasının da beklenemeyeceğini söyleyen mantık da haklı. Her neyse, yarın öykümü bitirebileceğimi, öbür gün de yeniden romana dönebileceğimi umuyorum." Kafka - Felice'ye Mektuplar


     - "(...) şimdi evde Dönüşüm'ü okuyorum ve kötü buluyorum. Belki gerçekten yitik biriyim, bu sabahki hüzün yeniden gelecek, karşısında uzun süre dayanamayacağım, çünkü beni umarsızlığa sürüklemekte. Bir günce tutma isteği bile gelmiyor içimden, belki içi eksiklerle dolu olduğu için, belki hep yarım kalmış ve görünüşe göre yarım kalması zorunlu eylemleri yazdığımdan ötürü, belki de yazmak bile hüzünlü olmama yol açtığından dolayı." Günce - Kafka'dan Kurt Wolff'a


     - "Herkes, beraberinde taşıdığı bir parmaklığın ardında yaşıyor. Şimdi hayvanlarla ilgili bunca şey yazılmasının nedeni de bu. Özgür ve doğal bir yaşama duyulan özlemin ifadesi. Oysa insanlar için doğal yaşam, insanca yaşamdır. Ama bunu anlamıyorlar. Anlamak istemiyorlar. İnsan gibi yaşamak çok güç, o nedenle hiç olmazsa kurgusal düzeyde bundan kurtulma isteği var... Hayvana geri dönülüyor. Böylesi, insanca yaşamaktan çok daha kolay. Herkes sürüye katıldığından ötürü güven içerisinde, kentlerin yollarından geçip işe, yemliklerin başına ve eğlenceye gidiyor. Tıpkı büroda olduğu gibi, sınırları iyice çizilmiş bir yaşam. Böylesi bir yaşamda mucizeler değil, yalnızca kullanma talimatları, doldurulacak başvuru formları ve kurallar var. Özgürlükten ve sorumluluktan korkuluyor. O nedenle insanlar, kendi yaptıkları parmaklıkların ardında boğulmayı yeğliyorlar." Kafka - Gustav Janouch konuşmaları

8 Ekim 2014 Çarşamba

Varolmanın Dayanılmaz Hafifliği * Milan Kundera

     - Yüklerin en ağırı ezer bizi, onun altında çökeriz, bizi yere yapıştırır bu ağırlık. Öte yandan her çağda yazılmış aşk şiirlerinde, kadın erkeğin bedeninin ağırlığı altında ezilmeyi özler. O halde yüklerin en ağırı aynı zamanda yaşamın sağladığı en şiddetli doyumun da imgesidir. Yük ne kadar ağır olursa, yaşamlarımız o denli yaklaşır yeryüzüne, daha gerçek, daha içten olur.


     
- Ne istediğini bilmemenin aslında son derece doğal olduğunu anlayıncaya kadar kızdı kendine.





     - Einmal ist keinmal: Sadece bir kere olan şey, hiç olmamış sayılır. (Alman özdeyişi)


     - Sadece bir tek hayat yaşadığımız için bu hayatı öncekilerle karşılaştıramaz ya da kusurlarımızı gelecekteki hayatlarımızda gideremeyiz; bu nedenle de ne istediğimizi bilemeyiz.... Karşılaştırma fırsatı olmadığı için hangi kararın daha iyi olduğunu sınamanın bir yolu yok. Olaylar nasıl gelişirse öyle yaşıyoruz, Önceden uyarılmaksızın, rolünü ezberlemeden sahneye çıkan bir tiyatro oyuncusu gibi. Yaşam öncesi ilk prova yaşamın ta kendisiyse, ne değeri olabilir yaşamanın?







     - Bir kadınla sevişmek ve bir kadınla uyumak iki ayrı tutkudur, sadece farklı değil aynı zamanda da zıt tutkular. Aşk çiftleşme arzusunda (sonsuz sayıda kadına kadar uzanabilecek bir tutku) duyurmaz kendini, uykuyu paylaşma arzusunda duyurur. (tek bir kadınla sınırlı olan bir arzu)


     -
Ama güçlüler güçsüzleri incitemeyecek kadar güçsüz olunca, güçsüzler çekip gidecek kadar güçlü olmak zorundaydılar.





     - İstediğin sonsuzluksa, kapatıver gözlerini!


     - Ona kadınların en bayağısı gibi, "Beni bırakma, bana sıkı sarıl, oyuncağın yap beni, kölen yap, güçlü ol!" demek için karşı konuşmaz bir arzu duydu. Ama bunlar söyleyemeyeceği sözlerdi. Erkeğin kollarından kurtulduğunda söyleyebildiği tek şey, "Seninle birlikte olmaktan ne kadar mutluyum bilemezsin." oldu. Kendini ele vermekten kaçınan kişiliği en çok bu kadarını dışavurmasına izin veriyordu.


     - Sabina kendi melankolik hayallerine dalmış gitmişti; kendisine buyruklar yağdıran bir erkek olsaydı yaşamında, ne olurdu acaba? Efendisi olmak isteyen bir erkek? Ona ne kadar katlanabilirdi Sabina? Beş dakika bile katlanamazdı! Bundan da şu çıkıyordu ki hiçbir erkek onun aradığı erkek değildi. İster güçlü olsun ister zayıf.


     -
Sabina için gerçek yaşamak, ne kendi kendimize ne de başkalarına yalan söylememek, ancak insanlardan uzak olunduğunda mümkündü; yaptığımız işlere başkasının gözü değdiği an, ister istemez o göze hoş görünmeye çalışırız ve yaptğımız hiçbir şey dürüstçe olmaz. Bizi seyreden birilerinin olması, bizi seyredenleri bir türlü aklımızdan çıkaramamak, yalanlar içinde yaşamak demektir.


     - Kişi özel yaşamında başka bir şeydi, başkalarıyla birlikteyken bambaşka bir şey.


     -
Ona ne olduğunu soracak olsalar, kendisi de cevap vermekte güçlük çekerdi.


     -
Vaat ile güvencesizlik arasındaki dengeyi bozmuştu. (gereği gibi sağlandığında, bu denge oynaşmadaki ustalığın göstergesidir); çok ateşli vaatlerde bulunuyor, ama kendi açısından vaatlerin güvencesi olmadığında açıkça belirtmiyordu. 'Gelin, ben hazırım,' diyormuş izlenimi uyandırmanın başka bir yoluydu bu. Ama erkekler kendilerine vaat edildiğini sandıkları şeyi istediklerinde, güçlü bir direnmeyle karşılaşıyorlardı. Bulabildikleri tek açıklama da onun kötü, hileci bir kadın olduğuydu.


     - Tomas gülümsemelere katlanamıyordu. Her yerde bir gülümseme gördüğünü sanıyordu, hatta sokaktaki yabancıların yüzlerinde bile. Uykuları kaçmaya başladı. Olabilir miydi? Bu insanlara gerçekten bu kadar çok mu değer veriyordu? Hayır. Onlar hakkında söyleyecek iyi bir sözü yoktu ve bakışlarının onu bu kadar rahatsız etmesine izin verdiği için de kendi kendine kızıyordu. Son derece mantıksızdı bu. İnsanlara bu kadar az saygısı olan bir kişi nasıl olur da onların kendisi hakkında ne düşündüklerine bu kadar çok önem verirdi?


     - Çok iyi biliyordum ki, bir ay daha geceler boyunca seni beklemekle geçecek ve sen geldiğinde ben daha da çirkin görüneceğim, sen de daha çok hayal kırıklığına uğrayacaksın.


     
- Evet, bir kocanın cenazesi karısının gerçek düğünüdür! Yaşam boyu süren didinip uğraşmalarının zirvesi! Bütün çektiklerinin ödülü!


     -
Köyde yaşamak onlara açık olan tek kaçış yoluydu çünkü; yalnızca köyde sürekli bir insan azlığı ve yaşanacak yer çokluğu vardı.

    



   


     

2 Eylül 2014 Salı

Kürtaj * Richard Brautigan

     - Bira rekorunun ve birkaç eski bakışın gücüne sığınarak harekete geçtim. Bira ve eski bakışlar iyi bir karışımdır; çalıştı.


     - Cümle boşlukta yetiştirilmiş bir çiçek gibi havada bir an asılı kalıp, içime bir yerlere doğru yöneldi.


     - Burasıyla işim bittiğinde kendime yapacak başka bir iş bulacağım. Geleceğin benim için sakladığı daha bir yığın şey var bence.


     - Vida'yla ilk karşılaştığımda yanlış bir bedenin içindeydi ve insanlara bakamadığı açıkça belli oluyordu, içinde olduğu şeyden sıyrılıp çıkmak ve ondan saklanmak ister gibi bir hali vardı.


     
- Neye baktığını bilmiyorum ama ısrarla bir şeye bakıyordu. Galiba baktığı şey onun içindeydi. Yalnızca onun görebileceği bir şeydi.


     - "Mutlu olmanız çok iyi," dedi. Mutlu sözcüğünü, sanki ona çok uzaklardan teleskopla bakıyormuş gibi söyledi.


     - Sanki bedeni bir şatoydu ve içinde bir prenses yaşıyordu.


     - Bütün hayatını, kendi öz bedeninden, sanki ikinci sınıf filmlerdeki canavarlardan biriymiş gibi saklanarak ve buna rağmen onu yemek, uyumak ve bir yerden bir yere gitmek için kullanmak zorunda kalarak geçirdiğini düşünebiliyor musun? "Ne zaman banyo yapsam kusacak gibi oluyorum. Yanlış kabuğun içindeyim ben."


   
 - 
Çok iyi kahve yaparım. Uzmanlık alanımdır benim. Bana Kafein Kraliçesi diyebilirsin.


     - 
Bu gece buraya bedenimi fil gibi ve ucubik olarak anlatan bir kitapla gelmiştim, ama şu anda, bu hantal makineyi kullanarak, bu tuhaf kütüphanede senin yanında yatmak istiyorum.


     - Çocukları severim ama henüz zamanı değil. Kendini maksimum düzeyde onlara veremiyorsan beklemek en iyisidir. Dünyada çok fazla çocuk var ama yeterince sevgi yok. Kürtaj tek çözüm.


     - Bedenen dışarıda olmak pencereden veya kapıdan bakmaya hiç benzemiyordu. Kendimi tuhaf hissederek kaldırım boyunca beceriksizce caddenin aşağısına doğru yürüdüm. Beton oldukça sert ve saldırgandı, ya da ben çok hafif ve etkisizdim.

     - Bizler giderek müşkülpesent olurken hayattaki bazı şeylerin hep basit kalması ne gariptir.


     - "Dünyada bir; sürü belki var ama yeterince insan yok."

     - "Mutlu insanların öyküsü yoktur."