- Yalnızlığımda onlarla birlikte yaşamakta bulamayacağım bir mutluluk buluyorum; insanlar, toplum yaşamının bütün zevkini yüreğimden kopardılar. Artık bu yaşta o zevki duyamam; iş işten geçti. Bundan böyle iyilik de kötülük de etseler, onlardan gelen her şeye karşı ilgisizim.
- Avuntuyu umudu ve sessizliği ancak kendimde bulduğum için, ölene dek yalnızım, kendimden başka hiç kimseyle uğraşmayacağım ve uğraşmamayı istiyorum.
- Ruhum henüz canlı duygularla dolu, beynim de artık, sıkıntılarla üzüntülerin doldurduğu birkaç çiçekle süslü olduğu halde, kendimi masum ve talihsiz bir ömrün sonunda görüyordum. Yalnız ve yalnız bırakılmış olduğum için yaşlılığın soğuk havasını duymaya başladığım gibi sönmeye yüz tutan imgelemim yalnızlık evrenini gönlüme göre tasarlanmış imgelerle şenlendirmez olmuştu. İçimi çekerek kendi kendime, "Bu dünyada ne suç işledim?" diyordum. Yaşamak için doğmuştum, yaşamadan ölüyorum.
- Duyumsadığım kaba bir yüzegülücülüktü; bu da içtenlikle hiç uyuşamazdı; bu bakımdan yüreğim hiç aldanmaz.
- Bırakalım talih ve insanlar istediklerini yapsınlar, ses çıkarmaksızın çekmeyi öğrenelim; her şey sonunda dünyanın düzeni içinde eriyip gidecek: benim sıram da er geç gelecektir.
- Mutsuzluk, kuşkusuz en büyük öğretmendir.
- Karmaşık isteklerimin kararsızlığı içinde az umdum ve daha az kazandım; ama, umutla yaşadığım günlerde bile, aradığımı sandıklarımın hepsine kavuşsam da yüreğimin ne olduğunu bilmeksizin susadığı mutluluğu bulamayacağımı duyumsadım.
- Bu aldanışlardan ve boş umutlardan kurtulunca kendimi artık asıl zevkim ve eğilimim olan ilgisizliğe ve kafa dinçliğine bıraktım. Süslenmekten de vazgeçtim; ne kılıç taşıyacaktım ne saat, ne beyaz çorap, ne de yaldız ve takma saç. Başımda sıradan bir peruk, üzerimde basit ve kaba bir çuha olacaktı; üstelik, veda ettiğim şeylere değer veren tutkularla istekleri yüreğimden koparıp atmıştım.
- İnsan için özgürlüğün, istediğini yapmaktan çok istemediğini yapmamak olduğuna her zaman inanmışımdır.
- Mutlu olmak için ne eksiğim vardı sanki? Bilemem. Ama, olmadığımı biliyorum. Bugün de insanların en talihsizi sayılmak için neyim eksik? İnsanların bunu sağlamak için yaptıklarından hiçbiri. İşte bu üzücü durumda bile, kimliğimi ve talihimi en mutlu insanlarınkiyle değişmem ve onların talihini tatmaktansa, kendi düşkünlüğüm içinde kalmayı yeğlerim. Evet, kendi kendime bırakıldım ve kendi özümle besleniyorum; ama tükenmiyor ve bana yetiyor.
- Kendimi sevgiye ve beğenilmeye layık, sevildiğimi ve sayıldığımı sanan ben, birdenbire, yeryüzünde eşi görülmemiş bir canavara dönüştürüldüğümü gördüm.
- Binbir yere bağlanmaya çalışırken hepsi elimden kaçıp da kendi kendime kalınca, dengemi yeniden buldum. Her yandan sıkıştırılmama karşın o dengeyi koruyorsam, artık hiçbir şeye bağlanmadığımdan, yalnızca kendime dayandığımdandır.
- İnsanların ortasında yalnızım; bunu gidermenin yolunu ancak kendimde bulabileceğim; oysa bu yaşımda, bu durumumda bulacağım çözüm yolları pek zayıf. Dert büyük, büyük ama öfkelenmeksizin direnme yolunu bulduğumdan beri bana işlemez oldu.
- Yaşama ve ölüme, hastalığa ve sağlığa, servete ve yoksulluğa, şana ve kara çalmaya aynı ilgisizlikle bakmış olmak, hele benim yaşımda, az iş midir?
- Ömrümün tek acısı, duygularımın yüreğime bu türlü etkisidir. Kimseye rastlamadığım yerlerde yazgımı düşünüyor, onu duymuyor, çekemez oluyorum. Engelsiz ve değişiklik olmaksızın mutluyum, hoşnutum.
- Talihin cilveleriyle insanların düzenleri, böyle yaratılmış bir adama pek etki edemez; tutkuların beni sürekli olarak etkilemesi için, her an yenilenmeleri gerekir. Çünkü en kısa bir ara verme, beni kendime getirir.
- Ancak her şeyin yerine bir başkası konabilir; zevklerim az ve kısa sürer, ama daha bol olsalar bu denli hoşlanmam; onları anılarla beslerim. Az ama öz olsalar, yani yabancı öğelerle karışmasalar, hiç olmadığım denli mutlu olurdum belki.
- Yalnızlıktan hoşlanmama nasıl şaşılır? İnsanların yüzünde düşmanlıktan başka bir şey görmüyorum oysa doğa bana hep gülüyor.
- Kimseye bağlı olmaya katlanamazdım; işte özgürdüm; özgür olmaktan da daha çok bir şeydim: Çünkü yalnızca kendi sevgilerime bağlı olduğum için istediğimi yapıyordum.
28 Ocak 2014 Salı
21 Ocak 2014 Salı
Yalnızlar Mektebi - 1. sayı
Issızlaştım
bir
o
kadar
yalnız,
bir
o
kadar
iplerini
yeni
fark
etmiş
bir
kuklanın
şaşkınlığı
ile
bir
fincan
kahvenin
karasında
boğulmak
üzereyim.
- 'Bu dünyada artık beni hayrete düşürecek hiçbir şey kalmadı' dediğimde, bir istihza gibi seni gönderdi bana. Hala "Aşka ne diye hayret ediyorsun?" demektesin bana... Aşka değil, senin aşk ettiğine hayret etmekteyim... Avni Çakar
Sevmezse çabuk ölürmüş insan
Hem ölmeye merağımız yaşayamamaktan
Yani ölmek istemez kimse
Yaşayamadığı için merak eder sadece
Öpsene beni
Bak birazdan ölebiliriz hiç belli olmaz
Emin Ünlü
- Üstelik daha otuzlu yaşlarımda bile değildim. İnsan bunca yenilgiyi genç yaşta yaşayınca, kazandığı en ufak galibiyet bile onun için bir kupa değerinde oluyor. Bir kupa, bir madalya istiyor. Yahut en azından bir teşvik istiyor, aferin istiyor. Ama istediğini alamıyor insan.
- Kıpırdamak istemiyorum. Hatta yok olmak istiyorum. Hayır, hayır yaşamak istiyorum, ama bu işi var olmadan yapabilsem. Hayalet gibi yaşayabilsem insanların arasında, kimselere görünmeden. "Çay koyayım mı oğlum?" - Koyma anne - Düşüncelerim bölünüyor, bedenim dağılıyor, olduğum yerde yavaş yavaş çürüyorum. "Biraz uzansan oğlum." - İyiyim böyle anne. - İyi değilim ben anne, hiç, iyi değilim ben. Anlatmadan anlayabilsen keşke. Kafam çok karışık anne, nasıl susturacağım bu sesleri? Anne hayaletleri kimse aldatamaz değil mi? Hem delirmezler de onlar... Soyut bir şey olmak istiyorum anne ben. Şeffaf bir varlık. Bana bakınca duvarı görebilsin herkes mesela. Varken yokmuşum gibi... Ali Lidar
bir
o
kadar
yalnız,
bir
o
kadar
iplerini
yeni
fark
etmiş
bir
kuklanın
şaşkınlığı
ile
bir
fincan
kahvenin
karasında
boğulmak
üzereyim.
- 'Bu dünyada artık beni hayrete düşürecek hiçbir şey kalmadı' dediğimde, bir istihza gibi seni gönderdi bana. Hala "Aşka ne diye hayret ediyorsun?" demektesin bana... Aşka değil, senin aşk ettiğine hayret etmekteyim... Avni Çakar
Sevmezse çabuk ölürmüş insan
Hem ölmeye merağımız yaşayamamaktan
Yani ölmek istemez kimse
Yaşayamadığı için merak eder sadece
Öpsene beni
Bak birazdan ölebiliriz hiç belli olmaz
Emin Ünlü
- Üstelik daha otuzlu yaşlarımda bile değildim. İnsan bunca yenilgiyi genç yaşta yaşayınca, kazandığı en ufak galibiyet bile onun için bir kupa değerinde oluyor. Bir kupa, bir madalya istiyor. Yahut en azından bir teşvik istiyor, aferin istiyor. Ama istediğini alamıyor insan.
- Kıpırdamak istemiyorum. Hatta yok olmak istiyorum. Hayır, hayır yaşamak istiyorum, ama bu işi var olmadan yapabilsem. Hayalet gibi yaşayabilsem insanların arasında, kimselere görünmeden. "Çay koyayım mı oğlum?" - Koyma anne - Düşüncelerim bölünüyor, bedenim dağılıyor, olduğum yerde yavaş yavaş çürüyorum. "Biraz uzansan oğlum." - İyiyim böyle anne. - İyi değilim ben anne, hiç, iyi değilim ben. Anlatmadan anlayabilsen keşke. Kafam çok karışık anne, nasıl susturacağım bu sesleri? Anne hayaletleri kimse aldatamaz değil mi? Hem delirmezler de onlar... Soyut bir şey olmak istiyorum anne ben. Şeffaf bir varlık. Bana bakınca duvarı görebilsin herkes mesela. Varken yokmuşum gibi... Ali Lidar
Saatleri Ayarlama Enstitüsü * Ahmet Hamdi Tanpınar
- Bazen düşünürüm, ne kadar garip mahluklarız? Hepimiz ömrümüzün kısalığından şikayet ederiz; fakat gün denen şeyi bir an evvel ve farkına varmadan harcamak için neler yapmayız?
- Kalbim işlemiyor artık. Beyinde arıza var.
- O büyük bir ruh ve idealistti. Hayatta "hep"i elde etmek için "hiç"in kısır çölünde yaşamayı tercih etmişti.
- Ne ondan kurtulabiliyorum, ne de tamamiyle onun emrinde olabiliyorum.
- Şimdi kendimi ortada hissediyorum. Mektep, gençlik için daima ehemmiyetlidir. Her şeyden sarfınazar o yaşlarda ömrün en azaplı meselesi olan "Ne olacağım?" sualini geciktirir.
- Bu daima böyledir. Hadiseler kendiliğinden unutulmaz. Onları unutturan, tesirlerini hafifleten, varsa kabahatlilerini affettiren daime öbür hadiselerdir.
- Artık talihe karşı hiçbir mücadelede bulunmak hevesi kalmamıştı. Herkes hayatının bir devrinde şu veya bu şekilde talihinin şuuruna erer.
- İnsanların saadet anlayışı da gariptir. Kitaplara bakarsanız, kendilerini dinlerseniz, insanoğlunun esas vasfı akıldır. Onun sayesinde diğer hayvanlardan ayrılır. Beylik sözüyle, hayata hükmeder. Fakat kendi hayatlarına teker teker bakarsanız bu yapıcı unsurun zerre kadar müdahalesini göremezsiniz.
- Ah kelimeler, isimler ve onlara inanmanın saadeti...
- Hulasa onda kaybolmalıydınız ve yine ondan doğmalıydınız. O zaman her şey hallolurdu. Masallarda dikkat etmediniz mi? Hep kaybolurlar... Kaybolmak, yani ölmek, sonra tekrar dirilmek... Bir kompleksten kurtulmak için bundan daha emin çare yoktur. Fakat yapamadınız... Yapamadınız. Bu fırsatı kaçırdınız!
- Hayır, burada her şey biraz afyon biraz uyku ilacıydı.
- Sanki çok tüylü, yumuşak bir yığın kol ve kanatlı, insanı adeta bitmez tükenmez gıdıklamalar, kısık gülüşler ve haz baygınlıkları içinde sömürüp tüketen bir hayvanın eline düşmüşüm gibi bu manasız aleme gömüldüm. Hiçbir şeyin birbirini tutmadığı ve her şeyin en şaşırtıcı şekilde birbirine bağlı olduğu bir dünyada, bilmediğimiz bir yerde kopan bir fırtınanın getirdiği enkazdan yapılmış bir panayırda imişim gibi yaşamaya başladım.
- Artık Emine bir daha ölemezdi, hatta hastalanamazdı da. Orada zihnimin bir köşesinde olduğu gibi kalacaktı. Hayatımda birçok şeyler daha beni korkutabilir, başıma türlü felaketler gelebilirdi. Fakat en müthişi, onu kaybetmek ihtimali ve bunun korkusu artık yoktu. Her an onun hastalığının arasından etrafa bakmayacak, o azapla yaşamayacaktım.
- Kararlar, yeminler, ahitler, karanlıkta dökülen gözyaşları birbirini kovalıyordu. Fakat ne faydası vardı? Ne yaşadığım hayatı beğeniyor, ne yenisine gidebilecek kudreti kendimde buluyordum. Her şeyden düpedüz kopmuştum.
- İnsanoğlu insanoğlunun cehennemidir. Bizi öldürecek belki yüzlerce hastalık, yüzlerce vaziyet vardır. Fakat başkasının yerini hiçbiri alamaz.
- Kordonsuz saat, yularsız hayvan, nikahsız kadın gibidir. Saatini seven evvela bir kordonla kendisine bağlar.
- Oda sıcak, fakat siz yine örtünün, kollarınızı, boynunuzu, göğsünüzü örtün. Yatakta örtüler altında şekliniz kaybolsun. Vücudunuzu gizleyin ki bu köpek sadakati bende devam etsin.
- Hayatı güçleştiren şeylerden hoşlanacak yaşta değilim.
- İnsan talihi bu idi. Hiç kimse yıldız olarak kalamıyordu. Muhakkak hayalimizdeki yerinden inecek, herkese benzeyecekti.
- O benim hayatımın bir tarafıydı. Gizli, her an tepmesi beklenen bir hastalık gibi bende yaşıyordu.
- Sevgi dediği şey hakikatte musallat bir fikirdi. O ancak elde etmekten hoşlanan bir insandı. Bir de kaybedeceğini anladığı zaman sevebilirdi.
- Ben aşktan daima kaçtım. Hiç sevmedim. Belki bir eksiğim oldu. Fakat rahatım. Aşkın kötü tarafı insanlara verdiği zevki eninde sonunda ödetmesidir. Şu veya bu şekilde... Fakat daima ödersiniz... Hiçbir şey olmasa, bir insanın hayatına lüzumundan fazla girersiniz ki bundan daha korkunç bir şey olamaz...
- Bu masada biri de, bini de kazanan hep aynı şeylerin üzerinde ve sonuna kadar kaybetmek üzere oynar! Kazanç belki tesadüf olabilir, fakat kaybettiğimiz şey tam ve katidir. Oyuna girdiğiniz anda onu kaybettiniz demektir.
- Sizi çok seviyorum ve aynı zamanda size düşmanım. Bana kendimi çok hatırlatıyorsunuz.
- O kendisi olmak için beni unutmaya belki muhtaç! Fakat ben ancak onun sayesinde biraz kendim olabiliyorum. Bu, belki de onun hiç anlamayacağı bir şey. O benim kaderimi bitmiş biliyor ve bunda haklı! Fakat ben onun kaderi üstüne acz içinde titriyorum.
11 Ocak 2014 Cumartesi
Canım Aliye, Ruhum Filiz * Sabahattin Ali
Sabahattin Ali kitaptaki; eşi Aliye'ye ve kızı Filiz'e olan mektuplarını 1935 yılından sonra yazmıştır. Hapishanede iken 1933 - 1934 yıllarında da duygusal bağlarla tutulduğu Ayşe Sıtkı'ya olan mektupları da İki Gözüm Ayşe isimli kitabında toplanmıştı, yazımı incelemek için tık tık.
Gördüğüm kadarıyla; Sabahattin Ali'nin mektup üslubu birbirine benzer. Bir yıl belki de daha kısa bir süreyle yeniden aşık olması, Ayşe'ye söylediği cümlelerin değiştirilmiş haliyle Aliye'ye yazmasına neden olmuş sanıyorum. Bir de gözümden kaçmayan detay; evlenmeden önce bir sürü güzel söz söylemiş olması (ki bunları aşağıda alıntı olarak yazdım) fakat evlendikten sonra hiç bu tarz sözler söylememesi. (aşağıda evlilik sürecine dair alıntıladığım kısım yok)
O değil de ben neden ölmüş gitmiş, hem de bu kadar çok sevdiğim bir yazarın özel hayatını deşip, dedektiflik yapıyorum? Evlilik; Sabahattin Ali'nin de mi aşkını öldürmüş? Kafamda deli sorular! Aşklar hep yalan? Neyse bu kadar geyik yeter; Sabahattin Ali' yi severim, fazla severim. İyi okumalar.
- Beni istediğim kadar sevmezsen ölürüm.
- Etrafın seni sıktığı zaman kitap oku... Ben şimdiye kadar her şeyden çok kitaplarımı severdim. Bundan sonra her şeyden çok seni seveceğim ve kitapları beraber seveceğiz. İnsan muhitin bayağı, manasız, soğuk tesirlerinden kurtulmak istediği zaman yalnız okumak fayda verir. Bana en felaketli günlerimde kitaplarım arkadaş olmuştu. Fakat bu yetmiyor. Şiirlerimde de gördün ki kitaplara rağmen çok ıstırap çektim. Çünkü candan bir insanım yoktu. Sen benim yarım kalan tarafımı ikmal edeceksin.
- Doğrusu, dünyada rahat yaşamak için aptal olmaktansa biraz daha rahatsız yaşamak daha iyidir bence... Bilmem sen ne dersin...
- Sana neler yazayım ki sen neşe içinde yüzesin. Ben neşeyi senden öğreneceğim. Hayat ve felaketler beni o kadar gülmekten ve neşeden uzaklaştırdı ki kendimi, senin getirdiğin bu saadet dünyası içinde bile şaşkınlıktan kurtaramıyorum. O kadar talihin kahrına uğramışım ki hayatta bana da mesut olmak nasip olabileceğine inanamayacağım geliyor.
- Şimdi ömrümün tek bir gayesi var: bir gün evvel sana kavuşmak, seni kollarımın arasına almak, güzel, temiz yüzüne saatlerce, senelerce hiç doymadan bakmak. Ancak o zaman tam neşeli, senin istediğin gibi neşeli olabileceğim. Senden ayrı, senden uzak bulunurken benden nasıl neşeli şeyler istiyorsun?
- İnsan alıştığı, güzel bulduğu, kendine yakın bulduğu yerlerden ayrılırken sanki vücudunun bir kısmını orada bırakıyormuş gibi üzülür.
- Benim ay ışığını ne kadar sevdiğimi bilemezsin. Mehtaplı gecelerde yalnız başıma gezmek kadar hoşuma giden şey yoktur. Yalnız, bilmem dikkat ettin mi, mehtap insana daima bir arkadaş aratır. Mehtap altında ağır ağır giderken yanımda benim gibi hiç sesini çıkarmadan, hiç konuşmadan yürüyecek ve bu gümüş ışıkları yavaş yavaş içecek bir arkadaş ararım.
- Pek az misafirliğe gitmek ve pek az misafir çağırmak istiyorum. Bir sürü fesat ve dedikoducu insanlarla ahbaplık edip ne olacak sanki? Biz birbirimize yeteriz. Değil mi?...
- Şimdi kapıyı açıp girdiğim zaman beni soğuk bir sessizliğin karşıladığı küçük evde senin güler yüzün tarafından karşılanmak bana saadetlerin en büyüğü gibi geliyor. Biliyor musun, ilk mektuplarımda "Bana böyle şeyler yazma, sonra sana deli gibi aşık olurum." demiştim, oldum işte... Sana bugün çılgın gibi aşığım. Senden ayrı geçen bu günleri cehennemde imişim gibi geçiriyorum.
Gördüğüm kadarıyla; Sabahattin Ali'nin mektup üslubu birbirine benzer. Bir yıl belki de daha kısa bir süreyle yeniden aşık olması, Ayşe'ye söylediği cümlelerin değiştirilmiş haliyle Aliye'ye yazmasına neden olmuş sanıyorum. Bir de gözümden kaçmayan detay; evlenmeden önce bir sürü güzel söz söylemiş olması (ki bunları aşağıda alıntı olarak yazdım) fakat evlendikten sonra hiç bu tarz sözler söylememesi. (aşağıda evlilik sürecine dair alıntıladığım kısım yok)
O değil de ben neden ölmüş gitmiş, hem de bu kadar çok sevdiğim bir yazarın özel hayatını deşip, dedektiflik yapıyorum? Evlilik; Sabahattin Ali'nin de mi aşkını öldürmüş? Kafamda deli sorular! Aşklar hep yalan? Neyse bu kadar geyik yeter; Sabahattin Ali' yi severim, fazla severim. İyi okumalar.
- Beni istediğim kadar sevmezsen ölürüm.
- Etrafın seni sıktığı zaman kitap oku... Ben şimdiye kadar her şeyden çok kitaplarımı severdim. Bundan sonra her şeyden çok seni seveceğim ve kitapları beraber seveceğiz. İnsan muhitin bayağı, manasız, soğuk tesirlerinden kurtulmak istediği zaman yalnız okumak fayda verir. Bana en felaketli günlerimde kitaplarım arkadaş olmuştu. Fakat bu yetmiyor. Şiirlerimde de gördün ki kitaplara rağmen çok ıstırap çektim. Çünkü candan bir insanım yoktu. Sen benim yarım kalan tarafımı ikmal edeceksin.
- Doğrusu, dünyada rahat yaşamak için aptal olmaktansa biraz daha rahatsız yaşamak daha iyidir bence... Bilmem sen ne dersin...
- Sana neler yazayım ki sen neşe içinde yüzesin. Ben neşeyi senden öğreneceğim. Hayat ve felaketler beni o kadar gülmekten ve neşeden uzaklaştırdı ki kendimi, senin getirdiğin bu saadet dünyası içinde bile şaşkınlıktan kurtaramıyorum. O kadar talihin kahrına uğramışım ki hayatta bana da mesut olmak nasip olabileceğine inanamayacağım geliyor.
- Şimdi ömrümün tek bir gayesi var: bir gün evvel sana kavuşmak, seni kollarımın arasına almak, güzel, temiz yüzüne saatlerce, senelerce hiç doymadan bakmak. Ancak o zaman tam neşeli, senin istediğin gibi neşeli olabileceğim. Senden ayrı, senden uzak bulunurken benden nasıl neşeli şeyler istiyorsun?
- İnsan alıştığı, güzel bulduğu, kendine yakın bulduğu yerlerden ayrılırken sanki vücudunun bir kısmını orada bırakıyormuş gibi üzülür.
- Benim ay ışığını ne kadar sevdiğimi bilemezsin. Mehtaplı gecelerde yalnız başıma gezmek kadar hoşuma giden şey yoktur. Yalnız, bilmem dikkat ettin mi, mehtap insana daima bir arkadaş aratır. Mehtap altında ağır ağır giderken yanımda benim gibi hiç sesini çıkarmadan, hiç konuşmadan yürüyecek ve bu gümüş ışıkları yavaş yavaş içecek bir arkadaş ararım.
- Pek az misafirliğe gitmek ve pek az misafir çağırmak istiyorum. Bir sürü fesat ve dedikoducu insanlarla ahbaplık edip ne olacak sanki? Biz birbirimize yeteriz. Değil mi?...
- Şimdi kapıyı açıp girdiğim zaman beni soğuk bir sessizliğin karşıladığı küçük evde senin güler yüzün tarafından karşılanmak bana saadetlerin en büyüğü gibi geliyor. Biliyor musun, ilk mektuplarımda "Bana böyle şeyler yazma, sonra sana deli gibi aşık olurum." demiştim, oldum işte... Sana bugün çılgın gibi aşığım. Senden ayrı geçen bu günleri cehennemde imişim gibi geçiriyorum.
8 Ocak 2014 Çarşamba
Veba * Albert Camus
- Beni ilgilendiren tek şey, dedim, iç huzuru bulmak.
- Ancak Tanrı tutku sever. Bu uzak ilişkiler onun ateşli şefkatine yetmez. Sizi daha uzun süre görmek ister, onun sizi sevme tarzı böyledir ve gerçeği söylemek gerekirse, onun tek sevme biçimi budur.
- Sabahın dördünde genellikle hiçbir şey yapılmaz ve uyunur; gece bir ihanet gecesi olmuş olsa bile. Evet, o saatte uyunur ve bu huzur vericidir, çünkü endişeli bir yüreğin en büyük arzusu, sevdiği kişiye sonsuza dek sahip olmak ya da ayrılık zamanı gelip çattığında, bu varlığın ancak buluşma günü gelince son bulacak düşsüz bir uykuya dalmasını sağlayabilmektir.
- Dünyada hiçbir şey insanın sevdiğinden vazgeçmesine değmez. Oysa nedenini bilmeden ben de bundan vazgeçtim.
22 Aralık 2013 Pazar
Kinyas ve Kayra * Hakan Günday
- Sözlerimin sonunu duymadığın zaman.
Cümlelerimin sonunu duymadığın zaman.
Değiştiriyorum son kelimelerimi.
Değiştiriyorum sonumu.
- Bir kıza aşık olmuştum. Onu görmek için altı saat yol almam gerekiyordu. Bir sabah, treni kaçırdım. Aşık olmaktan vazgeçtim. Kendinden vazgeçmenin ne olduğunu asıl ben bilirim. Benim adım Kaygusuz Abdal. Tanrı'dan vazgeçtim. Ölmekten vazgeçtim. Çünkü ölürsem ve eğer yukarıda beni ödül ve ceza sisteminin bekçileri bekliyorsa çok büyük kavgalar etmem gerekecekti. Ölmek istemiyorum, çünkü Tanrı'yı öldürürüm diye korkuyorum. Ve böyle bir vefata benim dışımda kimse dayanamaz... Platon'un Mağara İstiaresi 'ne karşılık, ben de Kuyu İstiaresi'ni yazdım: doğdukları andan itibaren düşen insanların, yanlarından hızla geçen fırsatlara ve başka insanlara tutunup tırmanmalarını ve bunu sadece doğdukları andaki yüksekliklerine erişebilmek için yaptıklarını anlattım.
- Az yedim, çok içtim. Hala içiyorum. İçki ayırmadım. Alkolü kendime yakıştırdım. Her türlü uyuşturucudan tattım. Bağımlılıktan nefret ettim. Gitmemi, terk etmemi engeller diye. Ne bir maddeye, ne de bir insana bağlandım. Sırf bunu kendime kanıtlamak için eroin kullandım, aşık oldum. İkisini de arkama bakmadan bırakıp gittim. Geçmişe tükürüp geleceği çiğnedim. Bugünü ise uyuyarak geçirim. Benim adım Houdini. Dünyayı bir oyuncağa çevirdim. Ayak basmadığım yer kalmadı. Duvarlara, bedenime resimler çizdim. Bir gün öyle gürledim ki önümde duran şarap kadehi çatladı. Benim adım Hitler. Kendi ordumu kurmak için bir sürü kadına tohumlarımı bıraktım... Şimdiyse ağlıyorum. Hepimiz için. Çünkü hiçbiri işe yaramadı...
- Kendimi defalarca buldum, defalarca kaybettim. Gerçek adımı hatırlamıyorum. Kimliğimi bir çocuğa sattım. Çirkinleşmek için çok uğraştım. İsteyene ruhumu kiraladım. Vücudumdaki dikiş sayısını artık bilmiyorum. Hayatımı diktiler. Oysa yırtmak için çok uğraşmıştım...
- Her şeyin farkına vardım. Farkına varılacak bir şey kalmayınca da "Sıradaki hayat gelsin!" dedim. Ne gelen var, ne giden.
- Her zaman yalnız oldum. Yalnızlığı kendimi geliştirmenin tek yolu olarak gördüm.
- İnsanlardan istediğim ölçülerde, ilgilendiğim alanlarda yararlanıyordum. İlişkilerim kontrolüm altındaydı. Kimseyi kendime fazla yaklaştırmıyordum. Dünyayı, hayatı olduğu gibi kabul ediyor ancak bütün bunların dışında da bir gerçeğin olması gerektiğinin üzerine yoğunlaşıyordum. Yani, bir şekilde, çok uzaklarda kimliğimi büyük bir seremoniyle yaktıktan sonra gözlerimi kapatıp son nefesime kadar huzur içinde yaşayabileceğim bir yer olduğunu düşünüyorum.
- Belki de varlıklarından şüphe ettiğim bütün duygular içimde ama onları uyandıracak olanlar ortada yok. Belki ben de normal bir insanım ama ilgilendiklerim ne bu dünya üzerinde, ne de bu yüzyılda. Beni korkutabilecek kadar korkunç bir insan yok, bir olay yok. Ama elinde anahtarı tutan, bütün yanıtları bilenden korkardım.
- Kayra, bir gün bana, “mutsuzluğuna hiçbir çare aramıyorsun” demişti. “Ve en büyük acının kendininkinin olduğunu düşünüyorsun. Dünyadan haberi olmayan bütün geri zekalılar gibi. Ölmesine çeyrek kalmış, herkesi yaşadığına pişman etmeye çalışan, sağlıklı oldukları için suçluluk duymalarını isteyen hastalıklı, yaşlı bir kadın gibi.”
- Bir insanın beklerken yapabileceklerinin sınırı yoktur; bazıları devlet başkanı, bazıları sihirbaz, bazıları da deli olur sıkıntıdan. Ben ise en üstün yaratık olduğumu kanıtlamak için kendime, hiç bir şey yapmadan bekliyorum.
- Düşün! Bize matematik dünyasının kurgusal ve sonsuz olduğu öğretildi. Bunu kabul ederim. Ama sonra 1 ile 2 arasındaki sonsuzluğu düşündüm. Peki o nereye gitti? İrrasyonel sayılar varken bir sayıdan sonra diğer bir tam sayı nasıl gelebilir? Eğer 1’den sonra virgül konursa ve bunun da kıçına sonsuz sayı konabiliyorsa 2 nasıl gelebilir? İşte! Soru bu! Yanıtsız bir soru ve işte matematiğin hatası! Dolayısıyla matematik yok! Onun üzerine kurulmuş dünya düzeni de yok..Ama ben anlayabilirim.anlayabilirim bu sorunu ve o zaman ortaya yaklaşık sayılar çıkar. Yani hiçbir sayı tam değildir. Hepsi tama yaklaşır, ama varamaz. Demektir ki 1,999…9’u bize 2 diye yutturmaya çalışan bir dünyanın çocuklarıyız. Ve dünya da aslında tam gibi görünürken, aslıda irrasyonellik harikası. İşte bu yüzden hayat yoktur. Olsa dahi o da irrasyoneldir! Yani anlamsızdır. Ne bir başlama nedeni, ne de bir oluş nedeni vardır. Evrende uçuşa kocaman bir irrasyonellik. Tabi ki dünyanın bir anlamı olması gerekmiyor. Belki de onu anlamlandıran üzerinde yaşayan akıl sahibi yaratıklardır. Ama onların da bizi getirdiği nokta ortada.!!
- Ve boşalmanın, seks ne kadar uzun sürerse o kadar zevkli olduğunu düşünerek, hayat ne kadar sürerse ölümün de o kadar muhteşem olacağına inandım. Ve elimden geldiğince hayatla sevişmemizi uzatmaya çalışıyorum. Tek kurtuluşum bu.
- Belki de bizim gibilerin elinde kalan son şey salakça bir umut. Gelecek saniyelerin üstlerine binerek uçan olaylar bizi ayakta tutuyor. Bütün hayatımız boyunca beklediğimiz ve nereden geleceğini bilmediğimiz huzuru arıyoruz. Ve tükenmez huzur arayışımız hayatta kalmamızı sağlıyor. Aslında yalan söylüyorum. Ben hiçbir şey aramıyorum ve beklemiyorum. Sadece duruyorum. Kaçanı da durduruyorum. ‘Durun !’ diyorum. ‘Gitmenize gerek yok, onlar size gelirler.
- Biraz içki, biraz seks. Tek ihtiyacımız bu. Belki biraz da uyku...
- Rüya. Su gibi. Her şekli alan, geçmişi olmayan. Uyanıyorsun. Terlemişsin. Dudağına şakaklarından uzanan tuzlu su hatırlatıyor rüyanı. "Su!" diyorsun. "Tek gerçek!" Sonra tekrar uyuyorsun.
- Gerçekten hızlı bir geceydi. İşte böyle geceler sayesinde nefes alabiliyorum. Dünya üzerinde böyle geceler de yaşanabildiği için kendimi vurmuyorum.
- Gerçekten de hikayenin sonuna geliyoruz. Ve çok yükseklerden düşeceğiz. Unutuyoruz. Hissetmiyoruz. İstemiyoruz. Yaptıklarımız, daha çok eski alışkanlıklar. Konuşmalarımız, elli kelimelik bir bulmaca. Çok fazla tanıdık hayatı. Şimdi kusma zamanı! Ama her tükürdüğümüz pislik, yanında bizden bir parça da götürüyor...
- Hiçbir yere ait olmayanları iyi tanırım. Her yere aitmiş gibi davranırlar. Ama uyuyabilmek için yapmayacakları şey yoktur. Yalanlarını kendilerine unutturmak için...
- Kendiliğinden geldi acılarım. Yerleştiler içime. Sonra alıştım ve kabulendim. Sanki dünyada başka türlü bir hayat yaşanamazmış gibi...
- Şimdilik hayattayım. Korkmaya gerek yok! Günahlarınızı ben unuturum. Siz işlemeye devam edin...
- Belki de tek sorun şuydu: biz ne istediğimizi bilememiştik hiçbir zaman. Ve dolayısıyla her şeyi deniyorduk. Belki görünce istediğimiz, uğruna yaşadığımız şeyi hatırlarız diye.
- Beni kim kurtaracaktı. "Kurtuluş " dedim. "Ankara'da bir mahalle". Fazlası değil. Belki bir de Bob Marley'in en iyi şarkısı. Daha fazla düşünmeye gerek yok. Adı her yerde, kendisi yok. Kurtulmaya gelmiyoruz bu dünyaya. Daha da saplanmak için buradayız. Dibine kadar. Onun için çürüyor bedenlerimiz ölünce. Mısırlılar uğraşmış efendileri kurtulsun diye. Ama nafile. Çaresi yok. Kurtuluşu beklemek yararsız. Gelmez çünkü. Kontenjan dolmuş. Biz daha çok kötülüğün sınırlarını zorluyoruz. Ne kadar iğrenç olabileceğimizi araştırıyoruz.
- Doksan yaşındaki şirin nineler dünya üzerinde yaşayan en kötü insanlardır ve ayni zamanda en çok acı çekmiş olanları... Gerisini düşünmeye gerek yok. Mucizeler bitti. Doğmak yeterince mucizevi. Başka bir tane daha beklemek aptalca. Ölmek de ikincisi. Bunların arasında da hiçbir şey yok. Kimse beklemesin...
- Gerçekten de konuşularak yapılmayacak iş yoktur. İhtilaller çıkartılabilir, birileri aşık oldurulabilir ve hatta intihar ettirilebilirdi. Konuşarak her şey yapılırdı. Ve bana çok komik geliyordu. Birisinin ağzından çıkan, üç yüz kilometre uzakta doğmuş başka birine hiçbir anlam ifade etmeyen kelimeler dünyayı yönetiyordu. Bir sürü harf, ses, cümle, tiyatro, şarkı sözü...Kendinizi öldürtmeniz için bir grup manyağın arasına dalıp hepsinin annesine oral seks yaptırdıktan sonra kırbaçlamak istediğinizi söylemeniz yeterli olurdu. Ve ağzınızdan kopan sözleri yanlışlıkla söylemiş de olabilirdiniz. Ama yok! Karşınızda ağzınızdan çıkan her sese bir anlam vermek için yanıp tutuşan bir gerizekalı sürüsü varken böyle bir ihtimal olamaz onlar için. Kelimelerle ne kadar çok yapılacak şey var. Biraz uğraşmak yeter dünyanın bir yarısını diğer yarısına satmak için. Ve çok aşağılık bir durum. İletişim diye bir şey yok. Fazla iyimser bir kavram. Hayatı renklendirmek için. Kim bilebilir kimin bir lafı inanarak söylediğini. Ya deliyse konuşan. Ya ne dediğini bilmiyorsa. Ya bir yalancıysa…
- Hissedilerek söylenenler yalnız gelmezler. Önlerinde ve arkalarında bir sürü anlamsız cümle olur. Önemli olan hepsini elekten geçirip doğru olanları bulmaktır. Geriye sadece hareketler kalır. Davranışlar.
- Tek diyalog bedenler arası kurulandır. Sertleşmiş göğüs uçları ve benzer belirtiler yalan söylemesini engeller. Konuşarak bir yere varılamaz.
- Ve insan yeni oyun arkadaşları arıyor. Tanımadıklarıyla oynamak. Daha heyecanlı. Onu da tanıyayım, bırakırım peşini. Fazla sürmez, ondan da nefret ederim.
- Yaşayan en karmaşık ruhum. Ülkemin ulusal marşındaki gibi "hangi bilim, hangi güç beni çözecekmiş şaşarım". Ruhumdaki düğümler fazlasıyla sıkı. Kimsenin onları çözecek kadar ince tırnakları yok. Bense çoktan vazgeçtim tırnaklarımı uzatmaktan. Kendimi bilmeyi bıraktım.
- ”Benden” dedim . ”Bir tane yollamış yeryüzüne. Çiftleşip çoğalmamam için. Sadece bir tane. Altı milyarda bir!! Çoğalmadığımız takdir de yapabileceklerimiz yaratıcının mantığına aykırı olacağından, cehennemi dünyaya taşıyacağımızdan, gece gündüze karışacağından sadece bir tane yollamış benden...
- Doğru zamanda dünyaya gelmiş olsaydı, sıkıntıdan, bir peygamber ya da büyük bir siyasi lider olabilirdi.
- Yalan ancak ayrıntılarla gerçek olur. Birini kandırmanın en iyi yolu ayrıntılardır. Doğal olarak bu ayrıntıların sayısı arttıkça, daha sonra anımsanması gerekenlerin de sayısı artar. Ama birine bir öykü ancak bütün ayrıntılarıyla anlatılmalı, yoksa inanmaz.
- Hiçbir şey kalmadı. Tabii unutmadan, en büyük sosyal kurum olan dinle ilişkimi çoktan kesmiştim.
- Ne ölüm, ne de hayat! Hiç biri kovalamıyor beni rüyalarımda. Hiçbirinin eli bana değmiyor. Çünkü ellerim ceplerimde hiç olmadıkları kadar. Varlığıma nedensizlikten delirdim ben. Hiçbir nedeni kendime yakıştıramadığımdan. Hepsini giydim. Hiçbiri olmadı. Hepsi dar geldi. İnansaydım herhangi birine, uğruna gerekirse dünyayı kan gölüne çevirirdim. Okyanuslar kırmızı olurdu. Pıhtılaşmış kanlardan siyah dağlar yükselirdi. Ama inanamadım. Bir türlü inanamadım.. Bütün hayat bir ilüzyon.
- Ayağa kalkıp, vücuduma yapışmış kumlara çöldeki dostlarından daha şanslı olduklarını hatırlatıp onlardan kurtulduktan sonra kıyafetlerimi topladım.
- Onun sorunu kulaklarıylaydı. Çok fazla duyuyordu. Söylenmeyenleri dahil her şeyi! Uykusuzluktu kulaklarının hassaslığının nedeni. Halbuki çevresindekiler o güzel yüzünü beğeniyle seyrediyor ve ilginç tavırlarını bir çeşit seksüel hayranlıkla izliyorlardı. Kimsenin bir alıp veremediği yoktu Kinyas'la. Ama telaffuz edilmeyen her sözü duyduğu için sinirleniyordu. Kendisinin arkasından konuşacak tek insandı yeryüzündeki.
- Kaldırımlar güzel. Ama bir de üzerinde yürüyen şu insanlar olmasa!
- Yüz kişi arasında fark edilecek kadar güzel olduğumu biliyorum. Konu bu değil. Konu beynimin kolestrolü. Herkes kalp krizi geçirir, benimkisi tıp tarihine geçecek. Beyin krizi!
- Biz dünyanın muhteşem, harika yerlerini bilmeyiz. Harika yerler yoktur çünkü. Harika insanlar vardır! Biz onları tanır ve hatırlarız. Kokularını alırız...
- Ama bil ki, zihnin cehennemindir. Sonsuza kadar yaşayacak. Senin gibi. Öldüğünde ise, sen orada olmayacaksın ne yazık ki!
- Sonsuz yalnızlığım eşsiz bir heykeldi artık. Hatasız bir anıt. Mermer bir başyapıt. Dünyanın sekizinci harikası!
- İlk defa zor uyumak. Gerçekten zor. Benim vicdanım hiç olmadı ki! Ne sızlıyor böyle içimde? Ne engelliyor kendimden geçmemi? Bazıları kolsuz doğar. Ben vicdansız gelmişim dünyaya. Vicdansızım.
- Ne yapmak istediğini bilmemek kadar acı verici bir şey daha yoktur. Ne istediğini bilememek insana verilmiş en yırtıcı işkence türlerindendir...
- Sorarlarsa "Ne iş yaptın bu dünyada?" diye, rahatça verebilirim yanıtını: "Yalnız kaldım. Kalabildim! Altı milyarın arasına doğdum. Ve hiçbirine çarpmadan geçtim aralarından..."
- Kendimi toparlamalıyım. Hayalini kurduğum huzurdan kilometrelerce uzaktayım. Sıraya sokmalıyım düşüncelerimi. Mümkünse alfabetik bir sıraya.
- Nereden biliyorsun bardağı taşırmak için sadece bir damla daha gerekmediğini?
- O kadar istemiştim ki zihnimi parçalamayı, daha önceleri çok zor vazgeçebileceğimi sandığım insani zayıflıklarımdan, eski derisinden kurtulan bir bukalemun gibi kopuyordum.
- Bu kadar kan akmasına gerek kalmazdı eğer birisi çıkıp benimle ölene kadar ilgileneceğini söyleseydi. Biri çıkıp da bana aşık olsaydı...
- İnsan, hiçbir şeyi değil, her şeyi bildiği için mutsuz. Ben her şeyi biliyorum. Ve bunlar, yürürken dengemi bozacak kadar ağır geliyor. Tek isteğim kurtulmak hepsinden, bütün bilgilerden, bütün düşüncelerden.
- Oysa hayat, her bölümünde ayrı bir hikayenin döndüğü neşeli bir dizi değil, sonunda herkesin öldüğü ve katilin bulunamadığı sıkıcı bir filmdi...
- Anita'ya onu sevmediğimi anlatmanın başka bir yolu var mıydı? Evet, belki kalbimi ve penisimi yerlerinden söküp, "Tamam, al bunları. Git, ileride oyna!" diyerek de halledebilirim sorunu ama yanımda steril bir neşter yoktu.
- En tepesine varamayacağım bir kuruma, en aşağısından başlamak anlamsız gelmişti.
- Sadece, mümkün olduğu kadar en az sayıda insana muhtaç olmanı istiyorum. İnsanlar iyi değildir Anita!
- Öyle bir karşılaşmaydı ki bizimkisi, hayatlarımızdaki boşluklar bir anahtarın deliğine girmesi kadar eksizsiz dolmuştu.
- Hayatımda ilk defa, varlığım bir başkasının varlığına bağlıydı. Ve o kişiyi de ben seçmiştim.
- Her şeyi bildiğini sanıyorsun, ama benim gibi bir kadının hissedebileceklerinden zerre kadar haberin yok! Senin için üzülüyorum. Mutlu olmayı tercih etmeyen herkese üzülüyorum.
- Zevk ve acı. İsimlerinden de, hissettirdiklerinden de emin olduğum kavramlar. Hayatımı bir hayvan gibi yaşadığım günlerde boynuma taktığım tasmanın üzerindeki elmaslar. Zevk ve acı. Hayatın anlamı. Merak edilir, sorular her yerde. İşte söylüyorum ! Hayat, ölene kadar hissedilen zevklerden ,çekilen acılar çıkarıldığı zaman geriye kalandır. Hayat = zevk-acı. Sonuc pozitifse yaşamışsındır hayatı. Negatifse ölmüşsündür doğduğun gün. Tabi bir sıfır ihtimali var. Bu durumda ise zamanın yetmemiştir hayatı anlamaya. Erken ayrılmışsındır partiden, göremeden sonunu. Böyle düşündüm yıllarca. Ne kadar eksi oysa! Ne kadar ilkel. Ne kadar korkunç. Nasıl, sadece iki zıt elektronik sinyalin bütün varlığına hakim olmasına izin verilebilir?..Sorular Çinliler gibi. Milyarın üstünde.
- Bilmiyorum... Kimse bilmiyor. Ben ne yapıyorum? Eğer bir kerpetenle teker teker çekilseydi dişlerim, belki vermezdi bu kadar acı. Ama yavaşta olsa farkına varmak aslında hiçbir şeyin değişmediğinin, canımı yakıyordu sanki bir terzinin iğnelerini yutmusum gibi...Üşümeye başlamıştım. Titriyordum. Dişlerim birbirine çarpıyordu... Soğuktan değil, bedenimdeki yedi deliğin yaptığı cereyandan üşüyordum. Aklımdan hızla cereyandan üşüyordum. Aklımdan hızla geçenlerin rüzgarından üşüyordum.
- Kendimde duyduğum nefretin seviyesi ölçülse, elbet bir madalya olurdu boynumda. Sadece hala nefes alabildiğim için yaşıyor olmayı kendime yakıştıramıyordum... Benim sorunum, hayatı kendime yakıştıramamam oldu. Ben yakışıklıydım ama o değildi!
- Çünkü o içimdeki şeytanları uyandırıyordu. Beni, mutsuzluğa ve acıya mahkum eden şeytanları...
- Sevebileceğimi hissediyorum, insanları. Normal bir insan gibi çalışıp para kazanabileceğimi... Sonra umutsuzluk birden gözyaşına dönüşüyordu. Birkaç damla döküyordum, cama sıçrayan. Hayır, diyordum. Hiçbirini bulamayacaksın.
- Uyku. İnsana verilmiş tek mucize. Kendinden geçmek. Gözleri kapatıp huzura dalmak. Ve uyanıldığında yeniden başlamak. Tek ihtiyacım buydu.
- Yarın, bugünü yaşanılabilir hale getiriyordu. Kendimizi bir binanın tepesinden hep beraber boşluğa bırakmayışımızın tek nedeni yarındı!
- Lotonun çıkma ihtimalini, aşık olunacak insanla tanışma ihtimalini içinde barındıran o sihirli sözcük: yarın.
- En boktan hikaye bile aynaya anlatılırken iyi gelir!...
- İçi ne kadar doldurulursa doldurulsun, yine de hafiftir hayat. Çünkü altı deliktir. Delikse ölümdür! Bütün kazançlar bu delikten kayıp gider.
- Kafam, bir politikacıdan il olma sözü alacak kadar kalabalıktı.
- Hepsi birer labirent. Onun için sevmedim ben insanları. Çünkü girince içlerine, nerelerinden çıkacağım belli değil. Belki kıçlarından, belki gözlerinden...
- Pollyanna, benim yanımda eroinman bir orospu kadar umutsuz kalırdı!
- Gülümsüyordu yine bana bakarken. Mutluluk buydu. Gülerken dondurulmuş ve hep öyle duran bir yüz.
- Sevgiyi, dostluğu, çalışmayı bazen hiç anlamıyorum. Bunlara, ölü anlar ismini taktım. Bütün heyecanımla bir işin başındayken ya da iş çıkışı gittiğim barda bir arkadaşımla sohbet ederken birden hiçbir şey duymaz oluyorum. Bütün sesler kesiliyor. Ve okyanusu duymaya başlıyorum. Baş döndürücü dalga seslerini. Sadece kıyıya vuruşlarının bile, deniz tutan bir adamı kusturacak kadar düzenli seslerini.
- İnsanın tek gerçek özgürlüğü yalnızlığıdır. Ve yalnızlığı küçük düşürense bağımlılıklardır. Aşklar, alkol, nikotin, ahlaki değerler, uyuşturucular... Hepsi de birer pranga olabilir her an, insanın ayağına. Zevk veren prangalar. Ortak özellikleri, varlıklarının verdikleri zevkin uzun bir süre sonra hissedilememesi, yokluklarının ise derhal kalpte bir ağrı yaratmasıdır. Bağımlı insan atlı karıncaya binmiş gibidir. Ne bir varış noktası, ne de bir ilerleme vardır hayatında. Herkes ilk başladığı yerde, midesi kaldırana kadar döner durur... İnsanın kendiyle mücadelesi, bağımlılıklarını yok etmesiyle başlar. Yıllarca uğraştım hepsinden vazgeçmek için. Yıllarca teker teker vücudumu ve beynimi kaplayan bu kabukları soydum. Ama her erken koparılmış kabuk gibi izleri kaldı zihnimde. İnsanı hayvan yapan bağımlılıklardan tamamen kurtulmanın tek yolunun ölmek olduğunu geç de olsa anladım.
5 Aralık 2013 Perşembe
5 Kasım 2013 Salı
#AklımdakiAtlıKarınca #3
Bencillik ırkçılığın kişi başına düşen zavallılık miktarı!
Aşk acısı geminin gitmiş olması ama demirinin hala kalbimizde saplı kalması halidir!
Seni uzaktan sevmek aşkların en miyopu!
Herkes sanki birisinde mahsur kalmış gibi!
Bireysel yapılan hatalara enayilik diyorlar toplu yapılanına ise milli irade!
Her yurttaş bir suç uydurulana kadar masumdur!
Bir insan iki olmak için sever üç olmak için sevişir!
Bir bir daha biz yapar!
Doğarsın ve ölürsün arada bir hayat olduğunu fark edersen yaşarsın!
Birinden çalarsan hırsız olursun herkesten çalarsan zengin!
Yalnızlar kendi aralarında ikiye bile ayrılmazlar!
Çok konuştum, yalnızlığıma verin!
Her sabah umutla yeni bir güne başlayıp, her gece ne kadar boktan bir dünyada yaşadığımı fark ediyorum. Biz burada böyle şeyler yapıyoruz bazen. Olmadığımız biri gibi davranabiliyoruz. İnandığımız ilk yalanın peşinden gidiyor ve ona göre hayatımızı şekillendiriyoruz. Kendi doğrularımız olarak bellediğimiz bu yalanlara o kadar inanıyoruz ki, kimsenin ne söylediği umurumuzda bile olmuyor. Diğer tüm doğrulara kulağımızı tıkıyoruz. Biz de bir yandan onları kendi doğrularımıza inandırmaya ve kendi sevdiğimiz şeyleri onlara da zorla sevdirmeye çalışıyoruz.
En büyük derdimiz, akıllı telefonlarımızın şarjının bitmek üzere olması.
Ruhumu zehirlemekten keyif alıyordum. Gülümsedim. Sigaramdan bir zevk fırtı aldım ve birden sarsılarak ağlamaya başladım. Terlemedim, göz yaşlarım ıslattı yatağı.
Önümüzdeki yıllarda çok mutsuz ama çok güzel işler yapmış bir kadın olmayı planlıyorum. Tabii sağ kalırsam.
"Aşk yoksa tütün var ulan!" deyip bir sigara yaktım. Poşetleri masaya bıraktım. Bir bira açıp Edip Cansever kitabı aldım elime. Açtığım ilk sayfada elime "Masa da masaymış ha!" şiiri geldi. Tıpkı o şiirdeki gibi bana ait olan ne varsa koydum masanın üzerine.
İnsan bu, içinde bok var oğlum, ne bekliyorsun ki?
28 Ekim 2013 Pazartesi
Olmayalı * Oruç Aruoba
Merhabalar sayın izleyiciler and the strangers or the others. (Bu şekilde diğerlerini de saydım çünkü, blog anahtar kelimelerimde "orospu foto blogsports" yazdığını gördü bu gözler bugün! Adam Google'da orospu fotosu araştırıp hem de blogspoRts! olarak benim bloguma ulaşmış. Her türlü kesime mi hitap ediyorum acaba? :)
Bugün Oruç Aruoba'nın Olmayalı isimli kitabını okudum. Daha önceden yazarın Oruç Aruoba - İle isimli kitabını okumuştum. İki kitabı karşılaştıracak olursam İle kitabı çok daha iyi, lakin Oruç okumaya devam edeceğim, tarzını seviyorum. Gelelim kitapta altını çizdiğim yerlere.
Ne kadar oldu
Olmayalı?
Güneş bilmiyordu evi neresi,
ay bilmiyordu nasıl bir gücü var,
yıldızlar bilmiyordu yerleri nerede.
Edda (Snorri Sturluson) (J.I. Young, 1966)
Hiçbirşey o zaman, ölmüyor mu hiç içimizde?
Hiçbirşey ölemez mi, biz yaşadığımız sürece?
Nikos Kazantzakis, The Fratricides (A.G. Dallas, 1967)
Katıp birleştirmişsem ruhumu, ya da tümüyle
Çözülüp kuşatılmışsam birşeyce burada, yeryüzünde,
Orada bulabilirsin beni, sen Ey endişeli sen,
Kapılarımın önünde yitik bir ben'e seslenen;
Derim, akıp geldi ruhum geri, parıldatıcı oldu.
Arama dudaklarımı, Ey sevgili, bırak ellerimi,
Bir insan gibi devinen bu şey artık ölümlü değil.
Görmüşsen yansıyan gölgemi, kişilik yoksunu,
Görmüşsen o bütün anların aynasını,
O üzerine gölgesi düşen bütün şeylerin yansıtıcısını,
Seslenme o aynaya ben'dir diye, çünkü kayıp gittim
Senin elinden, yanıltıp kaçtım.
Ezra Pound "Und Drang" VII, "The Flame" (Canzoni 1911)
OL
uşmam. Olmam. Olmazdım. Olamazdım. Olmadım.
Hiç. Olmadı. Olmadı
lar.
Hiç. Ola
maz
lar
mıy
dı
?
YOK
lama. Yokla
r.
ART
ık.
NIEDERGANG
Düş
ersin - ama gitmez
sin - zaten hiç
er
me
miş
sin
dir.
KO
ku
nu
ko
ru
yo
ru
m.
Kişinin yaşamının anlamı herzaman 'yanında' değildir - 'uzaklaşır' bazen...
Yaşamının anlamı 'uzağında'yken, kişi, bunu kendine unutturacak 'meşgaleler' bulur: çünkü yaşamının anlamının 'uzak' olduğu bilincini sürekli canlı tutmak, dayanılmazdır.
Dayanamadığı birşey de olabilir, anlamı, yaşamının, kişinin --
Dayan
ama
dığı
birşey...
Kişinin yaşamının anlamı hep parçalanmalar ile bütünlenmeler arasında oluşur - bazen, dağılmış ve dağınıklaşmış yaşamına bakınca, kişiye öyle gelir ki, ne yaparsa yapsın, birtürlü bağdaştıramayacaktır onun anlamının farklı - kopuki kopmuş, koparılmış - parçalarını; bir türlü bağlantılaştıramayacaktır, apayrı duran öğelerini -
-sonra, gün gelir, öyle anlar olur ki, birdenbire, hiç beklemezken- kendi de şaşarak- bağdaşmış ve bağlantılaşmamış buluverir onların hepsini-
- ancak hep, beklemediğinde, bütünlenir parçaları ile öğeleri, anlamının, yaşamının, kişinin...
Kişinin yaşamının anlamında yenilenme isteği yatar, en temelinde bir yerde: kişi hep önceki yaşadıklarında eksikliklerini, hataları, yanılgıları bulunan noktalarda, tamamlanmak, doğru olmak, gerekli olanı bulmak ister -
- ama, hep de, orada peşindedir, yapamadıkları, eksik kaldıkları, yanlışları, anlamında, yaşamının, kişinin...
Hep yorgunluk bekler yaşamının anlamını arayan kişiyi - gidip arayınca bitkinlik; durup bekleyince bezginlik...
- Ne de güzeldir ama, aramak - acılı; ama, nasıl da yüce, beklemek...
Yavaş yavaş - yıllar boyu -, ve, birdenbire - tek bir günde -, değişir, anlamı, yaşamının, kişinin.
- yitik - önceden varken sonradan yokolan-
Kişinin yaşamının anlamı hiç olmayabilir de: kişi vardır; yaşıyordur, ama yaşamının anlamı yoktur - bu da olabilir...
Olmayabilir, anlamı, yaşamının, kişinin.
Şimdi, öylesine, dışarı çıkar, biryerlere gider, tanımadığın biriyle buluşur, tanışır, konuşursun - dışarıdan bakanlar, amaçlı, 'emin' adımlarla, çok iyi bildiğin birşeyler yapmağa gittiğini sanırlar-
- oysa, yalnızca, içindeki o boş yerini taşıyorsundur, öylesine, biryerlerine, anlamının, yaşamının...
Güney'den Batı'ya döner rüzgar: sen de durup düşünüp sorarsın: "Neler oldu, neler kaldı, neler var?" diye...
- Birşey kesin: hiçbirşey kalmadı...
- Ama, yok mu hiç, olanlardan; varolmadı mı hiçbirşey?...
Ürker kişi, soruyu sorunca: "Neler yok?" diye sorsaydı, kolaydı - şimdiyse, zor:-
"Neler var?" - daha doğrusu, "Neler vardı da, olmayalı, artık yok?"...
Saymağa çalışırsın:-
Bir çekinden gülüş:
Bir ürkek adım:
Bir gizlenen sevinç -
- Başka?...
- Peki:-
Bir incecik, kızıl pırıltılı saç teli -
- anlamı, yaşamının, kişinin...
Bugün Oruç Aruoba'nın Olmayalı isimli kitabını okudum. Daha önceden yazarın Oruç Aruoba - İle isimli kitabını okumuştum. İki kitabı karşılaştıracak olursam İle kitabı çok daha iyi, lakin Oruç okumaya devam edeceğim, tarzını seviyorum. Gelelim kitapta altını çizdiğim yerlere.
Ne kadar oldu
Olmayalı?
Güneş bilmiyordu evi neresi,
ay bilmiyordu nasıl bir gücü var,
yıldızlar bilmiyordu yerleri nerede.
Edda (Snorri Sturluson) (J.I. Young, 1966)
Hiçbirşey o zaman, ölmüyor mu hiç içimizde?
Hiçbirşey ölemez mi, biz yaşadığımız sürece?
Nikos Kazantzakis, The Fratricides (A.G. Dallas, 1967)
Katıp birleştirmişsem ruhumu, ya da tümüyle
Çözülüp kuşatılmışsam birşeyce burada, yeryüzünde,
Orada bulabilirsin beni, sen Ey endişeli sen,
Kapılarımın önünde yitik bir ben'e seslenen;
Derim, akıp geldi ruhum geri, parıldatıcı oldu.
Arama dudaklarımı, Ey sevgili, bırak ellerimi,
Bir insan gibi devinen bu şey artık ölümlü değil.
Görmüşsen yansıyan gölgemi, kişilik yoksunu,
Görmüşsen o bütün anların aynasını,
O üzerine gölgesi düşen bütün şeylerin yansıtıcısını,
Seslenme o aynaya ben'dir diye, çünkü kayıp gittim
Senin elinden, yanıltıp kaçtım.
Ezra Pound "Und Drang" VII, "The Flame" (Canzoni 1911)
OL
uşmam. Olmam. Olmazdım. Olamazdım. Olmadım.
Hiç. Olmadı. Olmadı
lar.
Hiç. Ola
maz
lar
mıy
dı
?
YOK
lama. Yokla
r.
ART
ık.
NIEDERGANG
Düş
ersin - ama gitmez
sin - zaten hiç
er
me
miş
sin
dir.
KO
ku
nu
ko
ru
yo
ru
m.
Kişinin yaşamının anlamı herzaman 'yanında' değildir - 'uzaklaşır' bazen...
Yaşamının anlamı 'uzağında'yken, kişi, bunu kendine unutturacak 'meşgaleler' bulur: çünkü yaşamının anlamının 'uzak' olduğu bilincini sürekli canlı tutmak, dayanılmazdır.
Dayanamadığı birşey de olabilir, anlamı, yaşamının, kişinin --
Dayan
ama
dığı
birşey...
Kişinin yaşamının anlamı hep parçalanmalar ile bütünlenmeler arasında oluşur - bazen, dağılmış ve dağınıklaşmış yaşamına bakınca, kişiye öyle gelir ki, ne yaparsa yapsın, birtürlü bağdaştıramayacaktır onun anlamının farklı - kopuki kopmuş, koparılmış - parçalarını; bir türlü bağlantılaştıramayacaktır, apayrı duran öğelerini -
-sonra, gün gelir, öyle anlar olur ki, birdenbire, hiç beklemezken- kendi de şaşarak- bağdaşmış ve bağlantılaşmamış buluverir onların hepsini-
- ancak hep, beklemediğinde, bütünlenir parçaları ile öğeleri, anlamının, yaşamının, kişinin...
Kişinin yaşamının anlamında yenilenme isteği yatar, en temelinde bir yerde: kişi hep önceki yaşadıklarında eksikliklerini, hataları, yanılgıları bulunan noktalarda, tamamlanmak, doğru olmak, gerekli olanı bulmak ister -
- ama, hep de, orada peşindedir, yapamadıkları, eksik kaldıkları, yanlışları, anlamında, yaşamının, kişinin...
Hep yorgunluk bekler yaşamının anlamını arayan kişiyi - gidip arayınca bitkinlik; durup bekleyince bezginlik...
- Ne de güzeldir ama, aramak - acılı; ama, nasıl da yüce, beklemek...
Yavaş yavaş - yıllar boyu -, ve, birdenbire - tek bir günde -, değişir, anlamı, yaşamının, kişinin.
- yitik - önceden varken sonradan yokolan-
Kişinin yaşamının anlamı hiç olmayabilir de: kişi vardır; yaşıyordur, ama yaşamının anlamı yoktur - bu da olabilir...
Olmayabilir, anlamı, yaşamının, kişinin.
Şimdi, öylesine, dışarı çıkar, biryerlere gider, tanımadığın biriyle buluşur, tanışır, konuşursun - dışarıdan bakanlar, amaçlı, 'emin' adımlarla, çok iyi bildiğin birşeyler yapmağa gittiğini sanırlar-
- oysa, yalnızca, içindeki o boş yerini taşıyorsundur, öylesine, biryerlerine, anlamının, yaşamının...
Güney'den Batı'ya döner rüzgar: sen de durup düşünüp sorarsın: "Neler oldu, neler kaldı, neler var?" diye...
- Birşey kesin: hiçbirşey kalmadı...
- Ama, yok mu hiç, olanlardan; varolmadı mı hiçbirşey?...
Ürker kişi, soruyu sorunca: "Neler yok?" diye sorsaydı, kolaydı - şimdiyse, zor:-
"Neler var?" - daha doğrusu, "Neler vardı da, olmayalı, artık yok?"...
Saymağa çalışırsın:-
Bir çekinden gülüş:
Bir ürkek adım:
Bir gizlenen sevinç -
- Başka?...
- Peki:-
Bir incecik, kızıl pırıltılı saç teli -
- anlamı, yaşamının, kişinin...
10 Ekim 2013 Perşembe
#AklımdakiAtlıKarınca #2
Okuduğum, sevdiğim, beğendiğim şeyleri bir yerde toparlamak istedim. İyi okumalar, dinlemeler, yudumlamalar, tüttürmeler, bu postumu incelerken; her ne boklar yapıyorsanız onların iyilerinden olsun işte.
İstanbul Modern'deki Göğe Bakma Durağı'nı ziyarete gitmek gibi bir isteğim vardı, sanırım olmayacak. İstanbul'da olup vakti olanlar varsa bir gidip görsün derim. Bir de Turgut Uyar'ın şiirinin adı koyulmuş fakat o niyetle yapılmış bir çalışma değil. İlk başta böyle bir çalışma yapılmış ve daha sonra adı "Göğe bakma durağı" olsun denilmiştir. Bilgi edinmek isteyenler için; istanbul modern , sky spotting stop . Yine bir isteğimi gerçekleştiremeyecek olmanın hüznü... nerede bu lanet olası çakmak!
"Hata kaçınılmazdır, yeni bir şey yapmak için." TURGUT UYAR
Bu aralar Birsen Tezer şarkılarına takmış durumdayım, "kusura bakma" da o şarkılardan biri.
" ...hiç kusura bakmasın yarın... Gözünü kapatıp içini duyma zamanı"
19 - 24 Kasım tarihleri arasında 14. Uluslararası İzmir Kısa Film Festivali var, program henüz açıklanmadı ama ona gideceğim, bir aksilik olmazsa.
" Birilerinin kafama çivi çakmasından uzaklaşma hakkımı kullanmak istemiştim sadece.
Birilerinin zavallı hayatıma bakarak kendini tatmin etmesinden,
boktan hikayelerini parlak destanlar gibi görmek için karanlığıma bakmasından,
beni ben yapan şeyleri pandiklemesinden uzaklaşmak,
ruhumu özgür bırakmak istemiştim." YEKTA KOPAN
"Ruhumun bendenimden ayrılıp gün batımına gitmesine izin verdim.
Uzandım.
Gözlerimi kapadım.
Artık tanımadığım bir sesle mırıldandım:
"Seni senden başka kim özgürleştirebilir ki?" YEKTA KOPAN
" Severdim.
Seviyordum çünkü
hayatım boktan müzikler çalan,
kimselerin dinlemediği yerel bir radyo istasyonuydu
ve o,
bir gece yarısı can sıkıntısından radyo kanallarını dolaşırken sevdiği bir parçaya denk gelmiş
ve kalmıştı bu radyo istasyonunda." BATUHAN DEDDE
"Sanki bir piçin elindeki kibrit çöpüydüm ve yanmamı izliyordum, günden güne nasıl karardığımı...
Hayatım içinden çıkılmayan bir soru haline gelmişti.
Boktan havuz problemleri,
Ali'nin yaşı ve babasının yaşlarının toplamı kadar boktan ve bayağı...
Bayat bir bisküvi gibi hissediyordum kendimi,
çaya batırıldıkça parçaları bardağın içinde kalan.
Varlığı her gün beni bir bardak çaya batırıyor;
büyük büyük parçalarım kalıyordu bardağın içinde.
Eksiliyordum.
"Ali'nin de mına koyarım şimdi babasının da, yeter lan!" diye bağırdım.
Patlamıştım çünkü bir "soru" daha geliyordu.
Sorulardan nefret ediyordum." BATUHAN DEDDE
Ve son olarak şarkımı paylaşır da giderim.
hadi iyakşanlar.
arrivederci
9 Ekim 2013 Çarşamba
Kafka İle Söyleşiler * Gustav Janouch
Bu kitapta Gustav Janouch'un; babasının yakın iş arkadaşı olan Kafka ile genç yaştayken yaptığı söyleşiler bulunmaktadır. Gustav Janouch'un yazı yazmaya olan merakını gören babası; Kafka'ya bu yazılardan bahsedip oğlunu kendisiyle tanıştırır. (Ne baba ama! Kafka'nın babanızın arkadaşı olduğunu bir düşünsenize... çılgınlık) Kafka o sıralarda, İşçileri Kazalara Karşı Koruma Kurumu'nda çalışmaktadır. Eserlerinin çoğu öldükten sonra yayınlanmış, adı ve eserleri ölümünden sonra tüm dünyada yankılanmıştır
Kafka hakkında daha fazla bilgi edinmek adına okunması gereken bir kitap, sizi 1920'lere hatta aynı zamanda daha önceki yıllarda yazılan eserlere de götürüyor. İyi okumalar.
Şimdi gelelim o yıllarda Kafka'nın söylediklerine;
Belirgin olan tek şey acı çekmektir.
İnsanın gücünü arttırdığında aydınlık iyidir. Şu korkunç uykusuz geceler olmasaydı hiç mi hiç yazamayacaktım. Ama hep benim kendi karanlık yalnızlığımı anımsatıyorlar bana.
İnsan bazı şeyleri aklından çıkarıp atmak için onların resimlerini çeker. Benim öykülerim, insanın bir tür gözlerini kapayışıdır.
Bir insan yaşamdan bir yığın kitap ortaya koyabilir, ama kitaplardan az, çok az yaşam ortaya koyabilir.
Eskiler yaşamın en derin anlamını koyuyor - sürekliliği. Yeni olan şeyler, en gelip geçici olan şeylerdir. Bugün güzeldir, yarınsa gelip geçici ve gülünçtür.
Benim kuşkuculuğum, bu savaşımın genelde bir gölge boksu olduğu gerçeğini değiştirmez.
Yaşlılık, er geç ulaşılması zorunlu olan, gençliğin geleceğidir. Savaşım niye öyleyse? Daha çabuk yaşlanmak için mi? Daha çabuk değişmek için mi?
Yazar ile Kafka arasında geçen diyalog;
G.J.: "Çok mu yalnızsın?"
Franz Kafka başını sallar.
G.J: "Kaspar Hauser gibi mi?"
Franz Kafka gülerek: "Kaspar Hauser'den daha beter. Ben Franz Kafka kadar yalnızım."
Bir düş içinden yürürdük gözlerimiz açık: kaybolmuş bir çağın bir hayaletiydik bizler yalnızca.
Ama bu yalnızca kişisel bir fikir şu anda, daha derinliğine incelersem vazgeçerim sonra belki de.
Hepimizin elinden geldiğince çabucak uykuya dalarak kaçmaya çalıştığı kötü bir vicdanı vardır.
Yaşayanları kimse bilemez. Günümüz değişim ve dönüşümdür.
Her zaman değil. Ama böylesine Tanrısız bir zamanda insanın şen olması gerekiyor. Bir görevdir bu. Geminin orkestrası Titanic batıncaya kadar çalmıştı. İnsan umutsuzluğun temellerini ancak böyle zayıflatıyor.
Yalnızca an geçerlidir. Yaşamı belirler.
İnsanlar söylediklerinin ve yaptıklarının sonuçlarını önceden göremedikleri için kötü ve suçlu olurlar.
İnsanın tüm yaşamı ölüme doğru bir yolculuk yalnızca.
Bilirsin - yuva yuvadır. Başka yerlerde her şey çok değişik.
İnsan yalnızca bağırıyor, çağırıyor, pepeliyor, yutkunuyor. Yaşamın taşıma bandı insanı bir yerlere götürüyor -ama kimselerin bilmediği bir yerlere. İnsan, yaşayan bir canlıdan çok, bir şey, bir nesnedir.
Yaşama sıkı sıkıya sarılmış birisi korkmaz ölmekten. Ölüm korkusu, yaşanmamış yaşamın sonucudur yalnızca. Aldatılmış olmanın bir belirtisidir.
Kafka'nın basın ve siyaset hakkındaki söyledikleri;
"Bu büyük politik toplantıların anlaksal düzeyi, sıradan kahvehane konuşmalarınınki gibidir. Olabildiğince az şey söylemek için, insanlar bağıra çağıra ve uzun uzun konuşurlar. Gerçekten de doğru ve ilginç olan şeyler, üzerine hiçbir sözün edilmemiş olduğu, arka düzeyde dönen dolaplardır."
Janouc sorar; "Yani sence basın doğruya hizmet etmiyor mu?"
"Yaşamın gerçekten birkaç yüce ve değerli şeylerinden bir tanesi olan doğruluk satın alınamaz. Sevgi veya güzellik gibi, bir armağan olarak alır insan onu. Ama bir gazete, satılıp alınabilen bir üründür."
Yazar; "Yani basın insanın aptallığını kötülüğe mi teşvik ediyor yalnızca?"
"Hayır, hayır! Her şey, yalanlar bile doğrudan yana çıkar. Gölgeler güneşi karartmazlar."
Kafka'nın Birleşmiş Milletler için söyledikleri;
"Birlik, savaşın yerini belirleyen bir çarktır. Savaş devam ediyor, şimdi yalnızca başka silahlarla. Tümenlerin yerini bankalar alıyor: paranın savaş gücü savaş sanayisinin yerini alıyor. Birlik, bir uluslar birliği değil; çeşitli çıkar grupları için bir menkul kıymetler borsası."
Dağların dorukları birbirlerini görürler. Genellikle aynı çevrede bulunmalarına karşın, eteklerinde yatan çukurluklar ve küçük vadiler birbirlerinden habersizdirler.
Gülme! Güzel olana karşı gözlerini kapamak istiyormuş gibi davranma. Gururunu gizliyorsun yalnızca. Gülümsemelerin? Dökülmemiş gözyaşları onlar.
Mutlu anılar kederle karıştıklarında daha tatlı oluyor. Dolayısıyla, üzgün değilim aslında, ama zevk için açgözlüyüm yalnızca.
Bir rüzgar esintisi, bir ölüm havasıdır bu yalnızca. Bir an içinde kaybolur gider. Bana en yakın olanlardan bile ne kadar sonsuz bir biçimde uzaklarda olduğumu anlamamı sağlıyor bu yine de ve bu yüzden de yüzümde kötü bir bakış beliriyor, bunun için beni bağışlaman gerekiyor.
En kolay çözüm, kusurun birlikte paylaşılması olacaktır. Hastalık aşılayacağım sana.
Uykusuzluğum yalnızca büyük bir ölüm korkusunu gizliyor belki de. Uykudayken benden ayrılıp giden canın bir daha asla geri dönmeyeceğinden korkuyorum belki de. Ani bir karar olasılığından korkan, kesin bir günah anlayışıdır uykusuzluk belki de. Uykusuzluğun kendisi bir günahtır belki de. Doğal olanın bir dışlanışıdır belki de.
Tüm hastalıkların kökeni günahtır. Ölümlülüğün nedeni budur.
İnsan yaşlandıkça genişliyor ufku. Ama yaşam olanakları ise küçüldükçe küçülüyor. Sonunda insan yukarıya doğru bir bakış bakıyor ve dışarıya doğru bir soluk veriyor yalnızca. Bir insan işte o anda tüm yaşamını gözden geçirir belki. İlk kez - ve son kez olarak.
İnsan yalnızca amacına ulaştığı zaman yolunun doğru mu yoksa yanlış mı, olduğunu anlayabilir. Biz en azından yola koyulduk şimdi. Hareket halindeyiz ve dolayısıyla da yaşıyoruz.
İnsan kendisinden kaçamaz. Kader böyle. Seyretmek ve bizle bir oyunun oynandığını unutmaktan başka yapacak bir şey yok.
Sakin ve sabırlı ol yalnızca. İçinde bulunduğun kötü durum ve hoşnutsuzluk sessizcene terk edecek seni. Bunlardan kaçınmaya çalışma. Tam tersine, dikkatlice incele bunları. Tepkisel sinirliliğinin yerini etkin anlayış alsın ve göreceksin ki dertlerinden kurtulacaksın. İnsanlar büyüklüğe kendi küçüklüklerinin üstesinden gelerek ulaşırlar yalnızca.
1924 yılı 3 Haziran gününde Franz Kafka Viyana yakınlarında özel bir sağlıkyurdunda ölmüştür.
Yazarın babası ise 14 Mayıs 1924'te intihar etmiştir.
Aralarında sadece 21 gündür vardır.
Babası ve en çok sevdiği kişi Kafka öldüğünde yazar 21 yaşındadır.
Kafka hakkında daha fazla bilgi edinmek adına okunması gereken bir kitap, sizi 1920'lere hatta aynı zamanda daha önceki yıllarda yazılan eserlere de götürüyor. İyi okumalar.
Şimdi gelelim o yıllarda Kafka'nın söylediklerine;
Belirgin olan tek şey acı çekmektir.
İnsanın gücünü arttırdığında aydınlık iyidir. Şu korkunç uykusuz geceler olmasaydı hiç mi hiç yazamayacaktım. Ama hep benim kendi karanlık yalnızlığımı anımsatıyorlar bana.
İnsan bazı şeyleri aklından çıkarıp atmak için onların resimlerini çeker. Benim öykülerim, insanın bir tür gözlerini kapayışıdır.
Bir insan yaşamdan bir yığın kitap ortaya koyabilir, ama kitaplardan az, çok az yaşam ortaya koyabilir.
Eskiler yaşamın en derin anlamını koyuyor - sürekliliği. Yeni olan şeyler, en gelip geçici olan şeylerdir. Bugün güzeldir, yarınsa gelip geçici ve gülünçtür.
Benim kuşkuculuğum, bu savaşımın genelde bir gölge boksu olduğu gerçeğini değiştirmez.
Yaşlılık, er geç ulaşılması zorunlu olan, gençliğin geleceğidir. Savaşım niye öyleyse? Daha çabuk yaşlanmak için mi? Daha çabuk değişmek için mi?
Yazar ile Kafka arasında geçen diyalog;
G.J.: "Çok mu yalnızsın?"
Franz Kafka başını sallar.
G.J: "Kaspar Hauser gibi mi?"
Franz Kafka gülerek: "Kaspar Hauser'den daha beter. Ben Franz Kafka kadar yalnızım."
Bir düş içinden yürürdük gözlerimiz açık: kaybolmuş bir çağın bir hayaletiydik bizler yalnızca.
Ama bu yalnızca kişisel bir fikir şu anda, daha derinliğine incelersem vazgeçerim sonra belki de.
Hepimizin elinden geldiğince çabucak uykuya dalarak kaçmaya çalıştığı kötü bir vicdanı vardır.
Yaşayanları kimse bilemez. Günümüz değişim ve dönüşümdür.
Her zaman değil. Ama böylesine Tanrısız bir zamanda insanın şen olması gerekiyor. Bir görevdir bu. Geminin orkestrası Titanic batıncaya kadar çalmıştı. İnsan umutsuzluğun temellerini ancak böyle zayıflatıyor.
Yalnızca an geçerlidir. Yaşamı belirler.
İnsanlar söylediklerinin ve yaptıklarının sonuçlarını önceden göremedikleri için kötü ve suçlu olurlar.
İnsanın tüm yaşamı ölüme doğru bir yolculuk yalnızca.
Bilirsin - yuva yuvadır. Başka yerlerde her şey çok değişik.
İnsan yalnızca bağırıyor, çağırıyor, pepeliyor, yutkunuyor. Yaşamın taşıma bandı insanı bir yerlere götürüyor -ama kimselerin bilmediği bir yerlere. İnsan, yaşayan bir canlıdan çok, bir şey, bir nesnedir.
Yaşama sıkı sıkıya sarılmış birisi korkmaz ölmekten. Ölüm korkusu, yaşanmamış yaşamın sonucudur yalnızca. Aldatılmış olmanın bir belirtisidir.
Kafka'nın basın ve siyaset hakkındaki söyledikleri;
"Bu büyük politik toplantıların anlaksal düzeyi, sıradan kahvehane konuşmalarınınki gibidir. Olabildiğince az şey söylemek için, insanlar bağıra çağıra ve uzun uzun konuşurlar. Gerçekten de doğru ve ilginç olan şeyler, üzerine hiçbir sözün edilmemiş olduğu, arka düzeyde dönen dolaplardır."
Janouc sorar; "Yani sence basın doğruya hizmet etmiyor mu?"
"Yaşamın gerçekten birkaç yüce ve değerli şeylerinden bir tanesi olan doğruluk satın alınamaz. Sevgi veya güzellik gibi, bir armağan olarak alır insan onu. Ama bir gazete, satılıp alınabilen bir üründür."
Yazar; "Yani basın insanın aptallığını kötülüğe mi teşvik ediyor yalnızca?"
"Hayır, hayır! Her şey, yalanlar bile doğrudan yana çıkar. Gölgeler güneşi karartmazlar."
Kafka'nın Birleşmiş Milletler için söyledikleri;
"Birlik, savaşın yerini belirleyen bir çarktır. Savaş devam ediyor, şimdi yalnızca başka silahlarla. Tümenlerin yerini bankalar alıyor: paranın savaş gücü savaş sanayisinin yerini alıyor. Birlik, bir uluslar birliği değil; çeşitli çıkar grupları için bir menkul kıymetler borsası."
Dağların dorukları birbirlerini görürler. Genellikle aynı çevrede bulunmalarına karşın, eteklerinde yatan çukurluklar ve küçük vadiler birbirlerinden habersizdirler.
Gülme! Güzel olana karşı gözlerini kapamak istiyormuş gibi davranma. Gururunu gizliyorsun yalnızca. Gülümsemelerin? Dökülmemiş gözyaşları onlar.
Mutlu anılar kederle karıştıklarında daha tatlı oluyor. Dolayısıyla, üzgün değilim aslında, ama zevk için açgözlüyüm yalnızca.
Bir rüzgar esintisi, bir ölüm havasıdır bu yalnızca. Bir an içinde kaybolur gider. Bana en yakın olanlardan bile ne kadar sonsuz bir biçimde uzaklarda olduğumu anlamamı sağlıyor bu yine de ve bu yüzden de yüzümde kötü bir bakış beliriyor, bunun için beni bağışlaman gerekiyor.
En kolay çözüm, kusurun birlikte paylaşılması olacaktır. Hastalık aşılayacağım sana.
Uykusuzluğum yalnızca büyük bir ölüm korkusunu gizliyor belki de. Uykudayken benden ayrılıp giden canın bir daha asla geri dönmeyeceğinden korkuyorum belki de. Ani bir karar olasılığından korkan, kesin bir günah anlayışıdır uykusuzluk belki de. Uykusuzluğun kendisi bir günahtır belki de. Doğal olanın bir dışlanışıdır belki de.
Tüm hastalıkların kökeni günahtır. Ölümlülüğün nedeni budur.
İnsan yaşlandıkça genişliyor ufku. Ama yaşam olanakları ise küçüldükçe küçülüyor. Sonunda insan yukarıya doğru bir bakış bakıyor ve dışarıya doğru bir soluk veriyor yalnızca. Bir insan işte o anda tüm yaşamını gözden geçirir belki. İlk kez - ve son kez olarak.
İnsan yalnızca amacına ulaştığı zaman yolunun doğru mu yoksa yanlış mı, olduğunu anlayabilir. Biz en azından yola koyulduk şimdi. Hareket halindeyiz ve dolayısıyla da yaşıyoruz.
İnsan kendisinden kaçamaz. Kader böyle. Seyretmek ve bizle bir oyunun oynandığını unutmaktan başka yapacak bir şey yok.
Sakin ve sabırlı ol yalnızca. İçinde bulunduğun kötü durum ve hoşnutsuzluk sessizcene terk edecek seni. Bunlardan kaçınmaya çalışma. Tam tersine, dikkatlice incele bunları. Tepkisel sinirliliğinin yerini etkin anlayış alsın ve göreceksin ki dertlerinden kurtulacaksın. İnsanlar büyüklüğe kendi küçüklüklerinin üstesinden gelerek ulaşırlar yalnızca.
1924 yılı 3 Haziran gününde Franz Kafka Viyana yakınlarında özel bir sağlıkyurdunda ölmüştür.
Yazarın babası ise 14 Mayıs 1924'te intihar etmiştir.
Aralarında sadece 21 gündür vardır.
Babası ve en çok sevdiği kişi Kafka öldüğünde yazar 21 yaşındadır.
8 Ekim 2013 Salı
#AklımdakiAtlıKarınca
An itibariyle; kendi kendime konuşmayı bırakıp, bloga içimi dökmeye niyetlenmiş durumdayım sevgili izleyiciler.
Kitaplığımda okumaya vakit bulamadığım bir sürü kitap var, indirimden veya adını beğenerek alıp bir köşede beklettiklerim. (biliyorum siz de yapıyorsunuz) Onların içinden ne okusam diye bakarken, yazın bir arkadaşımla yaptığım sohbet aklıma geldi. Çok uzatmadan konuşmaya geçiyorum;
Ben bir elimde nescafem, diğer elimde kindle ım kitap okuyorum, yanımda da arkadaşlar var havadan sudan konuşuyorlar. Onlardan biri kalktı, gelip yanıma oturdu ve;
-Yasemin ne okuyorsun?
- Ahmet Hamdi Tanpınar. Saatleri Ayarlama Enstitüsü.
- Hmmmm... Ne anlatıyor?
- Kitap okumayı seviyorsan vereyim bir kaç gün sende kalsın oku kendin öğren?
- Ben bir kitap almıştım en son Cehennem diye.
- Dan Brown ? Serinin diğer kitaplarını da okudun o zaman?
- Hııı onun kitabı. Aldım 25 sayfa falan okudum çok da kalınmış. Bilmem diğer kitaplarını. Arkadaşlar söyledi, bu kitap dikkat çekiyormuş, al yanında taşı kızların dikkatini çeker dedi. Ben de aldım azıcık okudum, hatta arabada duruyor şu an.
- İyi de serideki diğer kitapları okumamışsın. Kız bir şey sorsa bilemeyeceksin. Olumm sen manyak mısın?
- Tamam sus bee! Al arabanın anahtarını kitap senin olsun diyecektim ya gitmeye üşendim şimdi, madem okuyorsun bir işe yarasın bari.
(ben koşa koşa gidip kitabı aldım ve yüzümde gülücükler tabii)
- Bir kitapla mutlu olacaksan, bulalım sana bir kitapçı; evlendirelim.
Ben de kindle ımı gösterek;
- Ben bununla evliyim zaten.
dedim ve gülüştük.
Şimdi anlıyorum da, kitaplar bazıları için insan, arkadaş, sevgili, dost gibi; birer mutluluk, huzur kaynağı iken, bazıları için bir süs, aksesuar, kız tavlama aracı...
Kitapların kıymetini en çok kimsesi olmayanlar anlar sanıyorum. Ki ben onca kalabalığın içinde bile bir köşeye çekilip kitap okumaktan hoşlanırım.
İnsanlar bir bir bırakıp gidiyor
yalnız kendinle kalıyorsun
belki biraz kahve ve sigara
yanında bir de kitap
acını dindiriyor
a c ı n ı ç o ğ a l t ı y o r
güldürüyor
a ğ l a t ı
-yor
yetiyor
y e t m i y o r
...
kahvem soğuyor
- gitmem gerek.
Kitaplığımda okumaya vakit bulamadığım bir sürü kitap var, indirimden veya adını beğenerek alıp bir köşede beklettiklerim. (biliyorum siz de yapıyorsunuz) Onların içinden ne okusam diye bakarken, yazın bir arkadaşımla yaptığım sohbet aklıma geldi. Çok uzatmadan konuşmaya geçiyorum;
Ben bir elimde nescafem, diğer elimde kindle ım kitap okuyorum, yanımda da arkadaşlar var havadan sudan konuşuyorlar. Onlardan biri kalktı, gelip yanıma oturdu ve;
-Yasemin ne okuyorsun?
- Ahmet Hamdi Tanpınar. Saatleri Ayarlama Enstitüsü.
- Hmmmm... Ne anlatıyor?
- Kitap okumayı seviyorsan vereyim bir kaç gün sende kalsın oku kendin öğren?
- Ben bir kitap almıştım en son Cehennem diye.
- Dan Brown ? Serinin diğer kitaplarını da okudun o zaman?
- Hııı onun kitabı. Aldım 25 sayfa falan okudum çok da kalınmış. Bilmem diğer kitaplarını. Arkadaşlar söyledi, bu kitap dikkat çekiyormuş, al yanında taşı kızların dikkatini çeker dedi. Ben de aldım azıcık okudum, hatta arabada duruyor şu an.
- İyi de serideki diğer kitapları okumamışsın. Kız bir şey sorsa bilemeyeceksin. Olumm sen manyak mısın?
- Tamam sus bee! Al arabanın anahtarını kitap senin olsun diyecektim ya gitmeye üşendim şimdi, madem okuyorsun bir işe yarasın bari.
(ben koşa koşa gidip kitabı aldım ve yüzümde gülücükler tabii)
- Bir kitapla mutlu olacaksan, bulalım sana bir kitapçı; evlendirelim.
Ben de kindle ımı gösterek;
- Ben bununla evliyim zaten.
dedim ve gülüştük.
Şimdi anlıyorum da, kitaplar bazıları için insan, arkadaş, sevgili, dost gibi; birer mutluluk, huzur kaynağı iken, bazıları için bir süs, aksesuar, kız tavlama aracı...
Kitapların kıymetini en çok kimsesi olmayanlar anlar sanıyorum. Ki ben onca kalabalığın içinde bile bir köşeye çekilip kitap okumaktan hoşlanırım.
İnsanlar bir bir bırakıp gidiyor
yalnız kendinle kalıyorsun
belki biraz kahve ve sigara
yanında bir de kitap
acını dindiriyor
a c ı n ı ç o ğ a l t ı y o r
güldürüyor
a ğ l a t ı
-yor
yetiyor
y e t m i y o r
...
kahvem soğuyor
- gitmem gerek.
4 Ekim 2013 Cuma
İki Gözüm Ayşe * Sabahattin Ali
Kitap Sabahattin Ali'nin ölümünden sonra; Ayşe Sıtkı ve Doğan Akın tarafından yayına hazırlanmıştır.
İnsan, ne olursa olsun, mutlak surette yalnız olduğunu asla kabul etmek istemiyor. Yalnızlığın insana verdiği gurur bile ilk fırsatta mevkiini bir aldanışa terk ediyor. Sonra insana (tamamen değilse bile) kısmen yakın olanlar bulunabilir, mesela (bunu iltifat kabul edebilirsin) aramızda kilometreler bulunmasına rağmen seni bazen pek yakınımda hissettiğim oluyor ve ara sıra: "Belki, diyorum, belki o bunu anlayabilirdi."
Bazı felsefelerin bana pamuk ipliğiyle bağlandığını söylüyorsun, öyle olabilir Ayşe, bir fikrin kıymeti sabit oluşunda değil, samimi oluşundadır. Ben onları yazarken samimi idim ama onlar bana uymazlarmış da ben yarın değişebilirmişim, bu da olabilir ve gayet tabiidir, kör değneğini beller gibi bir fikre saplanacak değilim ya. Dediğim gibi insan bir fikre samimiyetle sarılmalı ve onun için ölebilmelidir, fakat bu yarın o fikre hücum için mani teşkil etmemelidir. Dedim ya, hiçbir şeyi ciddiye almamalı, hatta ölümü bile.
İzzeti nefis falanca kıza: Beni sevmez veya sevmediğini ilan edersen izzeti nefsim kırılır! demek değildir. Bunun aksi, yani seven kıza: Hayır, istemiyorum! demek de değildir. Bilakis hiç kimseden hiçbir şey istememek ve verildiği zaman da teşekkürsüz ve sessiz kabul etmektir. Ben .....'ya aşık bulunduğum dört sene zarfında, bütün bilenlerin tasdik edeceği veçhile, ondan hiçbir şey, ama mutlak surette hiçbir şey, hatta tatlı bir bakış veya yumuşak bir kelime bile talep etmemiş, bütün aşkı, aşkın asaletini ve gururunu yalnız vermekte hiçbir şey düşünmeden vermekte bulmuştum.
Zorla sevilmek isteyenler ihtiyarlar, sevildikleri zaman naza çekenler de muallim mektepleri talebeleridir. Ne yarı küstah bir talepkarlık, ne de cıvık bir gurur... Aşk böyle soğukluklardan tamamen uzak, saf aşk halinde içimizde yaşamalıdır.
"Venüs'e hakaret etmekten çekinmelidir, çünkü intikamı dehşetli olur..." Tais - Anatole France
Mamafih ben, kendileriyle ilgiyi kestiğim zaman ıstırap duyacağımı zannettiğim herkese aşık olduğumu farzederim, şu halde sana aşıkım demektir.
Size yeni sevgilimi nasıl tarif edeyim? Güzel mi, bilmem, bence dünyada sevilmeye layık olan mahlukların yeganesi. O kendisini ne kadar sevdiğimi, hatta yalnız sevdiğimi bile bilmediği halde ben onun için her şeyimi, herhangi bir uzvumu feda edebilirim.
Bu akşam bana acaip ve hazin şeyler düşündüren sebep, biraz evvel yaptığım uzun bir mehtap gezintisidir. Bu akşam ayla uzun zamanların hesabını gördük. Ne zamandan beri kaçmak istediğim bu an nihayet geldi, beni yakaladı. Kurnaz ay benim ihtiyatsız yalnızlığımdan istifade etti.
Ben ne zaman mehtapta dolaşmaya çıksam yanımda birisini, ses çıkarmadan veya konuşarak yanımda yürüyecek birisini ararım. Mutlak surette yalnızlığa alışmış olan dimağım yalnız o zaman bir arkadaş ister ve ben yalnız o zaman bir yoldaşa olan ihtiyacı duyarım, ben ay ışığı altında yürürken kolumda vücudunu bana yükleyerek giden birisini istiyorum. Ve ay beni yalnız gördükçe: "Nerde arkadaşın?" diye soruyor zannediyorum. İlk zamanlarda daha çocuk sayılırdım ve aya, "Daha dur bakalım!.." diyebiliyordum, fakat zaman durmuyor ki... Nitekim bu cevabı veremeyeceğim demler geldi... Fakat başka bir cevap, onun istediği cevabı vermek hiç mümkün değil... Ve galiba mümkün olmayacak da...
Her insanın içinde sonsuz teller var, ve herkeste başka başka. Bazen iki kişide aynı sesi veren bazı teller bulunuyor, o zaman: "Birbirimizi bulduk" diyorlar. Fakat yalnız bu teller çalındığı müddetçe... Diğer tellere geçildiği zaman arada ne dehşetli bir ayrılık olduğu meydana çıkıyor. Yanımda götüreceğim kimsenin benden ayrı telleri olmasına tahammül edemem. Her teli bana uyan birisini bulamam, şu halde yalnız kalmakta kabahatli ben miyim?
Ben tahammüllü adamımdır. Hele çaresi olmayan şeylere pek tahammül ederim. Yalnız sizin gibi pek beğendiğim birkaç kişi en lazım olan zamanda beni yalnız bırakmasalar... Ne yazayım, sen sorsan ben cevap verirdim, fakat şimdi kendiliğimden yazacağım şeylerin hepsi soğuk ve manasız olacak. Bilhassa benim içim bugünlerde sizlerin pek de aşina olmadığınız birtakım hislerle dolu... Günlerce ölüm düşüncesiyle başbaşa oturmak nedir bilir misin... Kader, tereddüt, imkansızlık karşısında gebermeyi nasıl istediğimi tasavvur edebilir misin? Düşün ki burada geçen 24 saatin hepsi uyku saatleri de dahil, envai türlü azap ve dargınlıkla, yaşama küskünlükle doludur.
Hayatın bazen çok tatlı olduğunu itiraf ederim. Fakat herkes için değil. Mesela ben hayatımın bir bilançosunu yapsam, bütün ömrümdeki zevkli anlar ihtimal bir hafta bile tutmazlar.
yar-ı garim: ayrılmaz yarim
Öyle anlarım olur ki, bir saniyede bazen başkalarının bir ayda yapamayacakları düşünce aşamalarını katederim ve bu kadar çok ve çeşitli düşünmek beni mütemadiyen hakikatten uzaklaştırır.
Ölerek beni sevenleri hayal kırıklığına düşürmek istemiyorum. İsteyerek ölmek bir hayli hodbince (bencilce) bir şeydir.
Yani kimisinin yazgı, kimisinin talih dediği o garip kuvvet bundan sonra belki döner ve benimle böyle fasılasız uğraşmaktan vazgeçer...
Benim şikayetim bugünkü felaketlerim değildir, ben ileride bu felaketleri zevkle anımsayacak mesut günlere erişemeyeceğimi bildiğim için bu kadar müteesirim.
Uzun müddet diş ağrısı çekmek, insanın buna alışarak kayıtsız kalmasını icap ettirmez...
Bir gün kendi isteğimle bu hayattan çekildiğimi duyarsanız sakın hakkımda yanlış düşünceler peyda etmeyiniz. Biliniz ki ben bunu yalnız başka çare kalmadığı için yapmışımdır. Avusturya İmparatorluğu bir zamanlar Karadağ isyanını bastırmaya gönderdiği zabitlere ufak birer şişe de kuvvetli zehir verirdi. Karadağlılar esir ettikleri zabitlerin, burunlarını, kulaklarını kestikleri için, zabitler bunların eline geçer geçmez zehri içer ve işkenceden kendilerini kurtarırlarmış. Bu hareketten daha tabii bir şey galiba yeryüzünde yoktur ve bu zabitlere kendilerini öldürdüler diye atıp tutmak kimsenin aklına gelmez... Hayat benim burnumu kulağımı kesmekte devam ederse benim de aynı şekilde makul bir çareye girişmem neden fena görülsün?
Yalnız yaşamak, nasıl olursa olsun yaşamak istiyorum. Yalnız hayatta olmak bana diğer bütün felaketleri silip süpürecek bir bahtiyarlık gibi geliyor. İhtimal bir müddet evvel şiddetle tesiri altında bulunduğum düşüncelerin reaksiyonu...
İyiler ancak fenalığa, imkan ve vesile bulamayanlar.
"Saatte 60 dakika gibi dehşetli bir süratle ölüme doğru koşuyoruz." Bernard Shaw
Çok çeşitli yaşamaktan bir şey çıkmaz, çok ve çeşitli düşünmeli...
Yazıların ve kitapların aleminin beni saran alemden daha hakiki buluyorum...
Hiçbir şey yapmak istemiyorum, yegane arzum kendi alemimde yaşamak, ve bana benzeyenleri benim alemimde olsun yaşatmaya vesile olacak şeyler yazmaktır. Hayatta daha bir çok arzum olabilir, fakat bu arzuya feda etmeyeceğim bir şey yoktur.
Bir frene muhtacım, sana vapurdan yazdığım mektupta yazdığım şekilde bir arkadaşa muhtacım. Yarım taraflarımı örtecek veya tamamlayacak birisine muhtacım. Doğal olarak böyle bir şey bulamayacağım... Her şey şimdiye kadar olduğu gibi devam edecek. Belki seneler bu arkadaşın vazifesini yapacaklar...
Değiştirilmesi artık elimizde olmayan şeylere yanıp yakılmakta, bunları sayıp dökmekte bir fayda yoktur...
Dikenlerimi ayıkladıktan, fazla uzun ve lüzumsuz taraflarımı kestikten sonra kuşa benzeyeceğime eminim.
Bence bir kızla ahbaplık eder etmez aklına evlenmek getirmek bir kuzuyu okşarken "kaç okka eti çıkar, pirzolası nasıl olur?" diye düşünmeye benziyor.
Ben de oturup düşündüm...
Elinden bir şey gelmeyen budalalar işte benim gibi oturup düşünürler... Ve sonra mektup yazarlar...
Şimdilik bu kadar iki gözümün bebeği...
Suzan Bizimer - Koymaz mısın şu kalbime elini ah
Bari yarın çıkınca tekrar kavuşacağım şeyler bana bugünlerin azabını tazmin edecek kadar zevk verebilse... Ne gezer, yarın bu özlediğim şeylere kavuşunca tamamen soğuk ve lakayıt kalacağım. Ancak benden uzak olan şeyler benim için şayanı arzudur.
Teşrin-i evvel: Ekim ayı
Sen İstanbul'da olursan ne ala, başka bir yere gidersen muhakkak oraya da gelirim. Çünkü seni görmek elimde olduğu halde görememek benim yapamayacağım bir şeydir.
Etrafımdaki insanlara ve hatta eşyaya fena halde sinirleniyorum. Okuduğum kitaplardaki kişilere ve bunların yazarlarına bile sinirleniyorum. Dedim ya, pek kötüledim.
Bazen çok şiddetli bir yalnızlık hissiyle içimin ezildiği oluyor. Eskide yalnızlık bana bir nevi gurur verirdi, bir sürü insanın arasında yalnız olduğumu bilmek onlardan başka yaradılmış olduğumun kanıtı idi. Fakat şimdi yalnız adamın ne kadar zavallı ve aciz olduğunu anlıyorum. Bir sürü insanı lüzumu yok, fakat hayatta hakiki birkaç dostu olmaya adam pek bedbahttır.
Ben bütün romantikler gibi daima içinde bulunduğum alemden başka bir aleme gitmeye hasret çeken, fakat bunu imkansız zanneden bir adamım. Şiddetli arzu ile özlediğim dünyalar o kadar çok, fakat bunlar benden o kadar uzak ve ben bu uzaklığa o kadar alışkınım ki, hakikatte benden pek de uzak olmayan dışarısını bu kafamda yaşayan diyarlardan biri olarak kabul ediyor ve ona bir ütopi imiş gibi bakıyorum.
Yalnız benim harekatıma mana veremeyenler, nereye ve niçin koştuğumu tayin edemeyenler bunları manasız bulup küçümsemek ile gülecekleri yerde çenelerini kapasalar, yahut "herhalde bir şey arıyordu ki bu kadar koştu" deseler daha insanca bir şey yapmış olurlar.
Ah çatacak, kavga edecek bir adam olsa... Sevdiğim bir adam... Yani naz edecek bir adam... Sevdiğim bir adamla karşı karşıya bir pencerede oturarak dışarıdaki yağmuru ve yağmur altındaki denizi seyretsem.
Birçok hareketlerimin saiklerini anlamıyorlar, anlayamıyorlar, ve sırf anlamadıkları için, eşekçe bir bencillikle, beni haksız ve manasız buluyorlar. Bunu gözlerinden ve tavırlarından anlıyorum, çünkü bu hislerine bana karşı ifade edemeyecek kadar ayrılmışız.
Burada yapayalnızım... Tabiatle baş başa kalındığı zaman yalnızlık insana bir huşu verir, insanlardan kaçıp bir yere kapanıldığı ve insanlarla her türlü rabıtalar kesildiği zaman yalnızlık insana bir gurur verir.
Yine bir sürü dert, yine bir sürü ukalalık... Sen benden ne zaman kurtulacaksın bilmem ki?... Belki geberdiğim zaman... Mamafih ben senden hiçbir zaman kurtulmak istemiyorum. Hele bugünlerde... Seni bu kadar aradığım günler nadirdir.
O zaman etrafıma avazım çıktığı kadar bağırarak diyebileceğim ki: "İşte size benzemeyen bir insan. Siz böyle bir insan olacağına artık inanamıyorsunuz, fakat işte bana benzeyen bir insan..."
Eskiden sahiden güler, neşeli olur ve buna kendim de inanırdım? Bugün belki yine eskisi gibi olduğum günler var, fakat hepsi mekanik ve asıl mühim nokta: Kendi neşeme ve gülüşüme kendim de inanmıyorum, ve inandığım anda suni olduğumu da sezinliyorum. Zannediyorum ki başkaları da yavaş yavaş bunun farkında oluyorlar... Cehennemin dibine...
Rüzgar şiiri - Sabahattin Ali
Sabahattin Ali - Kırlangıçlar öyküsü
Her zaman akıllıyımdır zaten ve hiçbir şeyi delice yapıvermem, yalnız kötü bir talih beni yapıyor, hareketlerimi delice yapıyor.
Sabahattin Ali - Son Mektup şiiri
Zaten kafam trenlerin bekleme salonlarındaki kanepelere döndü bu gelip gidenlerle.
İnsan bu sonsuz manasızlıklar arasında, insanlığını unutmamak için okumaktan, etrafından bu şekilde bir müddet ayrılmaktan başka ne yapabilir?...
İnsan yanında kafa dengi bir kişi bile olmadan kafasının istediği istikameti bulup yürüyebilir. Ve bu kafanın istediği doğruluğa gitmek bir hayli mühim zevktir. Tabii duyabilene...
"Böyle çaresiz, boynu eğik, gözlerimiz kapalı ölüme koşmak için mi geldik dünyaya? Ne yaparsak yapalım, bu zaafımızla pek ağlanacak haldeyiz." Ayşe Sıtkı
"Üç yol var; ya deli olacağım, ya intihar edeceğim yahut da bu dert geçecek..." Ayşe Sıtkı
Göğsümüzü açıp baksalar bastırılmış hisleri görerek gümrük antreposu zannederler.
Sana son nasihatim: Senin için güzel, derin ve zevk verici bir şey olduğu, sana bir şeyler ilave ettiği müddetçe alabildiğine aşık ol! Hiç kimseyi dinleme, hiçbir akıllıca fikre kulak asma, kendini aşka tamamen ver. Fakat aşıklık sana üzüntü vermeye, seni şevkli çalışmaktan uzaklaştırmaya, hayatı sana manasız göstermeye başlarsa derhal vazgeç.
Ne olacak, yalnız olduktan ve beş on kitaba sarıldıktan sonra...
Sabahattin Ali - Şaka isimli hikayesi
Evlenen delikanlıların bu halini görünce bekar kaldığıma şükrediyorum. İhtimal bu şükrün sebeplerinden biri de, nasıl olsa evlenemeyeceğimi bilmekten doğan bir hüznü örtmek ihtiyacıdır.
Seni hep eskisi gibi, hatta eskisinden daha çok sevdiğim halde yavaş yavaş kafamda reel tarafların azalıyor. Adeta çok sevdiğim bir romanın çok sevdiğim bir şahsı gibi düşünüyorum seni... Ve bunun için muhakkak görme arzusu duyuyorum. Seni yakından gördüğüm elini sıktığım zaman, yan yana oturup konuştuğumuz zaman mevcudiyetinin hakikatini tam olarak anlayabileceğim.
Senden cevap alıncaya kadar yazmamak niyetinde idim. Fakat dayanamadım. Mühim bir havadisim var: Evleniyorum. Hatta nişanlandım bile. Sen benim gibi kelepiri kaçırdığınla kal.
Seninle kafalarımızın her şeye rağmen birbirinden ayrılmaz bir tarafı var...
Bilirsin ki; ne olursa olsun; kafam kendisine senin kafandan daha yakın olanını bulamayacaktır.
Herhalde vaktini boş geçirme, boş zamanlarında tek başına deniz kenarına, hatta şehir dışına bir yere git, arkası üstü yat, gökyüzüne baka baka düşün... Dünyada bu kadar enfes şey yoktur. İnsan uyusa bile bir başka türlü uyuyor ve uykusunda bile kafası şuurlu işliyor...
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
