28 Temmuz 2013 Pazar

Ben Ruhi Bey, Nasılım? * Edip Cansever


     Edip Cansever'in şiirlerini fazlaca sevdiğimden bu şiir kitabını da hemen bitiriverdim. İçerisinde uzun şiirler yer aldığı için sadece beğendiğim kısımlarını yazıyorum. İyi okumalar. :)


Bekler mi beni?
Her yanı ama her yanı çocuklar gibi gülümseyen
Bir sürü yaz gününün içinde.



Böyle sığ hayallerle oyalanmak yerine
Kısacık bir zaman olmalıydı elimde.



Sıradan acılardır çünkü bütün ilgileri toplayan
Oysa sıkıntıyı buruşuk bir iç çamaşırı gibi saklayan
Bu kımıltısız gövde
Görülmemiştir ki hiç görülsün şimdi.



Acımayı unuttum
Sevinmeyi unuttum
Ben her şeyi artık unutuyorum.



İşte
Isınmış parke yolun kokusu
Demek ki ben mutsuzum
Tuhaf bir su içmişim de sanki içim görünüyor
Gözlerim buzdan
İçimde yaz kırıkları



Alıp başımı gitmek isterdim
İsterdim ama, kalırdım.



Sevimsiz bir lunaparkta
Kimsesiz bir atlıkarıncaydım.



-Unutmak! ben büyüdükçe o benim çocukluğum-

1 Temmuz 2013 Pazartesi

Yaşamın Ucuna Yolculuk * Tezer Özlü


     Sen tüm kentten daha yalnızdın. Okyanus gibi bir yalnızlık.


     Yaşlandıkça insanlarla aramdaki uçurum büyüyor. Arabalardaki, uçaklardaki, resmi dairelerdeki, otobüslerdeki, dükkanlardaki, caddelerdeki insanlarla aramdaki uçurum. Eşyalarla da öyle. Bazı günler elime bir et parçası alamıyorum. Ya da o bütün bir cesedi andıran tavuklar. Kızartabiliyorum, ama yiyemiyorum.


     Ağaçların tepeleri görünüyor. Bugünlerde yavaş yavaş çıplaklıklarından sıyrılmaya çalışan ağaçların. Zaman zaman kendimi tüm insanlıktan daha güçlü duyuyorum, ama kendimi aynı anda çıplaklıklarından sıyrılmaya çalışan ağaçlar kadar da bırakılmış duyuyorum. Özellikle ben'in, ben'i bıraktığı anlarda. Ya da ikisi bütünleştiğinde. Ve birdenbire, şimdiye dek hiç algılamadığım bir duygu gelip beni buluyor: Bırakılmışlığın Tadı


     Her sevginin başlangıcı ve süreci, o sevginin bitişinin getireceği boşluk ve yalnızlık ile dolu. Belirsizlikler arasında belirlemeye çalıştığımız yaşam gibi. Sevgi isteği, kendi kendine yaşamı kanıtlama dileği kadar büyük. Belki kendilerine yaşamı kanıtlamaya gerek duymayan insanlar, sevgileri de derinliğine duymadan, acıya dönüştürmeden yaşayıp gidiyorlar. Ya da sevgiyi sevgi, beraberliği beraberlik, ayrılığı ayrılık, yaşamı yaşam, ölümü ölüm olarak yaşıyorlar. Oysa yaşam ölümle, ölüm yaşamla tanımlı. Ama sen. Senin için her beraberlik ayrılış, her ayrılış beraberlik, sevgi sevgisizlik, duyum duyumsuzluğun başladığı an. Birisinin teniyle yanyana olmak, kendi var oluşumu unutmak mı. Ya da daha derin algılamak mı. Kendi varoluşum. Her varoluş kendisiyle birlikte ölümü getirmiyor mu.
     Yaşamın, daha doğrusu yaşamın ortasında, tüm özlemlerimin doyumsuz kaldığını nasıl da algılıyorum. Ama artık yorulmaksızın aramak yok.



     Bir bedenin üzerinde dolaşan her el, kendi bedenini okşamak istercesine dolaşıyor öteki beden üzerinde.


     Acımın derinliğinde, benim için artakalan hiçbir şey yok. Yalnızlığımı algılamamın gururu bile.


     Her zaman canlı, her zaman somut bir olguya yaklaşmak isteyen kadını gözetledim. Kimseyle değil, ama yalnız kendi kendiyle kadın olan, kadın kalabilen insanı gözetledim.






All is the same
Time has gone by

Some day you come
Some day you'll die.
Some one has died
long time ago.


     Şimdi ayışığı sonatı burada. Başka da bir şeyimiz yok.


     Şimdi burada Ay Işığı Sonatı var. Uykuyu bulmaya çalışacağım. Belki dışarı çıkarım. Belki.


     Öykü ve şiir yaratmak için doğmuş olanlar, aşık olmakla yetinmezler, çünkü aşkın sanatsal bir yapıtı oluşturacak entelektüel örgüsü yoktur.


     Her anı ölüdür.


     "İnsan sevgiye biri yanımızda olmadığından acı çekene dek dayanır; oysa gerçek yalnızlık dayanılmaz bir hücredir."


     
Gövdeler iç içe girdiğinde de sevginin gerçekleşmesi olanaksız mı. O sonsuz boşalma anında da sevgi doyumsuz, insan yalnız mı. Doğum anında. Ölüm anında.


     İnsan ne denli derin düşünebiliyorsa, sevgisi de o denli derindir. O denli doyumsuzdur. Ve acısı da o denli büyük. Yaşam acısı.


     Özlem duymuyorum. Bir beklediğim de yok. Acı da duymuyorum. Açlık da. Uyku da. Ama belki her şeyi bürüyen bir acı. Ah, derinliğinde duygular aradığım benliğimden de öte, benliğimden de büyük. O zaman uzun gecelerin o güzel teni ile karşılaşıyorum. Ya da arka avludaki çıplak ağacın.



     Ama her şey içimizde büyüdü. Büyüdü. İnsan sevgisi zaman zaman yalnızlığımızın boyutlarını aştı, daha derin, daha dayanılmaz boyutlara iteledi. O zaman kentin denizlerini izledik. Dalgaların köpüklerinin sonsuzluğu anımsattığı bir zaman ışığında Kuzey rüzgarının mavi-yeşile bürüdüğü suların yüzeyinde. O kentte kimse mutlu olmadı, ama kimse mutsuz da değildi. Çünkü kimse inanmaz mutluluğa. O kenttesin. Bana kış mevsiminin ve ölümlerin şarkılarını bırakıyorsun.


     
Çocukluğumda yeryüzünün sonsuzluğunu algılayabiliyordum, ama yaşlı kadınların yalnızlığını değil.


     Büyümenin yaşlanmak demek olduğunu bilmiyordum.


     Uğraştığı işle, çıktığı gezilerle, oturduğu insanlarla, arkadaşlarıyla ya da herhangi bir hareketliliğiyle yaşayan bir insan değilsin. Tersine, her davranışında gene kendini yaşıyorsun, bir yolculuğa çıkmak için de bu nedenle karar veremiyorsun. Nasılsa her gittiğin yerde kendinsin.


     Hayır, hayır. Artık o genç insanın korkutucu arayışı içinde değilim. Ne yaşantıları, ne de insan sıcaklığını arıyorum. Bugün, hem insan sıcaklığını, hem de sevgiyi yalnız kendi içimde taşıyorum. Yani sevgisizim. Ve soğuk. Kent resimlerini kendimle taşıyorum. Bütün yolculuklarımın, yolculuklardan oluşan yaşamımın bütün insan resimlerini. Ya da sürekli kalışımın. Ardımda, ne yaşayan, ne de ölen insan sevgisiyle. Tüm yaşantılarım genel bir insan sevgisine dönüştü. Ve ben orada duruyorum. Duyguların genelliğinde. Başka hiçbir şey. Soyut, genel, duygusal, yaz bulutları gibi bir sevgi. Birdenbire sağnakla da boşalabilir. Hafif bir esintiyle de yitebilir. Sağnak da benim. Esintiler de. Ve ardından güneş çıkınca, gökyüzü bulutsuz olunca, o zaman kentlerle, tren raylarıyla, toprak yollarla, bozkırla, denizlerle, gecelerle, sabahlarla, insan gövdeleriyle, yalnızlığımla bağlantılı anıların ne acı verici, ne de mutlu kılıcı duygularını taşıyacağım. Bomboş var olacağım. Kendi doluluğumun boşluğunda. Ve bir başıma. Ve bağımsız. Ovadaki yalnız ağaç gibi. Yaşlı ve büyük. Ve yalnız. O vadide. Bir yamaçta. Başıma buyrukluğuma hayranım. Sayısız görüntülerden sayısız uykusuz gecelerden, sayısız güneş ışınlarından, sayısız tren, otobüs, uçak ve gemi yolculuklarından, yürüyüşlerden artakalan tek olgum. Sayısız bedenlerden, kitaplardan, galeri duvarlarından, müze koridorlarındaki salonlardaki sayısız resimlerden, sayısız anılardan, sayısız saatlerden, günlerden, haftalardan, aylardan, onyıllardan, İstanbul Boğazının su yüzeyine baktığım, baktığım. Tanıdığım, tanımadığım sayısız insanla aramda geçen konuşmadan. Başladıkları an zaten bitmiş olan sayısız sevgiden. Kendimi sevdiğim başkalarının bedenlerinden. Ülkelerden, sistemlerden, bürokrasiden, demokrasiden, dünyanın tüm savaşlarından, tüm yönetimlerinden, tüm polislerinden ve futbol takımlarından artakalan yalnız kendi doluluğumun boşluğu. Kendi bağımsızlığım. Başıma buyrukluğum. Yeryüzü küresinin o herhangi bir ovasındaki ağaç gibi katı ve yalnız. Bir yıl bile geri dönmek istemem. Bir an bile. Bu eriştiğim sınırsızık içinde nasıl geçirebilirim yeniden o geçilmez sınırları. Dünyanın hiçbir yerinde artık insan hakları için çaba gösteremem. Hiçbir ülkesinde. Ülke derken, hem kendi ülkemi, hem üzerinde var olduğumuz bu kahredilmiş yeryüzünü anlıyorum.


     Artık gitmeyeceğim. Nereden geldiğim sorusunu yanıtlamak istemiyorum. Hiçbir yerden gelmiyorum. Kendimden başka.


     Uğraştığı işle, çıktığı gezilerle, oturduğu insanlarla, gittiği kahvelerle, aradığı arkadaşlarıyla ya da herhangi bir hareketliliğiyle yaşayan bir insan değilsin. Tersine, her davranışında gene kendini yaşıyorsun, bir yolculuğa çıkmak için de bu nedenle karar veremiyorsun. Nasılsa her gittiğin yerde kendinsin.


     Yaşanacak bir yaşam vardır
     Binilecek bisikletler vardır
     Yürünecek yaya kaldırımları ve tadına varılacak güneş batışları vardır.


     Sen düşüncelerle yaşıyorsun, diğerleri gerçeklerle.


     Ondan bana ulaşan bir duygu var. Durgunluk diyebileceğim rahatlatıcı bir sevinç. Bunu belki de ben yaratıyorum ve onun kişiliğinde birleştiriyorum. O susarken, sigara içerken, bakarken, uyurken, severken, solurken. Sanki bunalımı bile rahatlatıcı. O varken ya da yokken. İşte bu duygu nedeniyle onunla olmalıyım, onsuz bile olsam. Bu duygu beni hem yaşatıyor, hem de bana ölümü mümkün kılıyor.


     Tüm ince duyguları, tüm bağlılıkları, kendini verme isteğini, bir tutukevinde gibi, ağır bir yük gibi yüreğinde hapsetmek zorunda bırakılmıştı.


     Yaşamım boyunca uykuyu beklediğim kadar hiçbir şeyi beklemedim.


     Bir gezinti tüm günü ısıtabilir. Ama geceler öldürüyor beni.


     Hiçbir şeyin değişmeyeceği umutsuzluğuna kapıldığım kısa anlar kadar korkunç ve umutsuz anlar tanımıyorum.


     Oysa bugünkü yalnızlığım içinde ne denli güçlü ve mutluyum. Kendi sınırlarımın sonuna doğru çıktığım bu yolculuğun herhangi bir anında nasıl bağımsızım. Bir başımalığı nasıl derinden duyabiliyorum. Ne kadar mutluyum.


     Bu diş ağrıları garip bünyemin bir başkaldırışı. Diğer duyguları bana unutturmak için, dişim ağrıyor. Artık ağrımasın. Hiçbir şey anımsamıyorum. Özlemiyorum. İstemiyorum.


     Bir ülkenin zaferi, diğer ülkenin yenilgisi. Zaferler de, yenilgiler de insan ölüleri üzerinden geçiyor.


     Çünkü gene hiçbir yerdeyim. Üzgün değilim. Mutlu da değilim. Duygusal burukluklardan uzağım.


     Yalnız sağlıklı insan aklı ile yaşansaydı, değmezdi yaşamaya can sıkıcı olurdu. Tam aksine güzel olan dünyanın gökyüzü altında bir deliler topluluğunu andırması.


     Gençken de hem yaşlı, hem çocuk değil miydim.


     Aklın sınırları can sıkıcıydı, yaşam boyu yeterli olamazdı. Bir boyut daha kazanmak gerekirdi, herkesin erişemediği bir boyut daha kazanmak, diyorum. Akıldan öte giden, akıldan daha derinlere varan bir boyut olmalıydı.
     Ve küçük yaşlarımdan beri beni ilgilendiren deliliğin boyutlarına ne denli gerçek ve ne denli cesur atılımımı düşünüyorum. Yaşamımda elde edebildiğim bir tek başka boyut var. Kimsenin sahip olamadığı bir boyut. Cesaretleri yetmediği için sahip olamadıkları bir boyut. Kendi kendilerine kıyamadıkları için, yaşam boyunca sürüklenip çıkamadıkları aklın boyutları. Deliliğin derin boyutunu tanıyorum, diyorum. Akıl ve delilik arasındaki o ince çizgiyi. Önümde açılan puslu Akdeniz'in gökyüzüyle birleştiği ufuk çizgisi gibi. Denizin nerede bittiği, gökyüzünün nerede başladığının belirlenmediği sınır çizgisi gibi. Artık kimse karşıma çıkıp, bana bencil olduğumu söylemesin. Her "ben" bencildir, her "kır" kırsal olduğu gibi.
     Her olgu, her varlık nasıl olabilecekse, öyle. Güvercinler uçuyor.


                            


     "Hiçbir zaman sakin olamamak belki de benim yazgım." Italo Svevo


     Az sonra sokaklar, ardından da gökyüzü kararacak, gece inecek, yalnızları daha yalnız, hastaları daha hasta kılmak için.


     Derin, uzun bir uykuyu arzuluyorum. Başka hiçbir şey.


     İyi ki, daha önceden odaya girip, kapımı kitledim. Yanımda kimsenin bulunmaması da en büyük mutluluk.


                            


     Her gidiş, her yolculuk, kendi "benimin" bilinmeyenine doğru, bilmek için bir iniştir.


     Her duygusal kıpırdanışa ölene dek ihtiyacım var.


     Bütün yaşama cesaretimi ölülerden alıyorum. Anlatılarında yaşadığım ölülerden. Bu kahrolası dünyayı, yaşanır bir dünyaya dönüştürmeyi başarmış ölülerden. Dünyanın ihtiyacı olan her olguyu vermiş, söylemiş, yazmış ölülerden.


                            


     "Verilmiş bir öpücük hiçbir zaman kaybolmamış demektir."

     Bugün artık belli bir erkeği mi, ya da erkekliği mi sevmek gerekiyor.


     Yüzüyorum. Denizin uzantısındaki sularda. Öylesine yorgunum ki, boğulabilirim. Ama denize duyduğum büyük özlemle uzun süre suda kalabiliyorum.


     Güneşin altında uzanıyorum. Günlük görüntülerin tümü yitik. Yalnız kendi iç sesimleyim. Ender günlere özgü, dayanılmaz baskıdan kopuşum.


     Radyoda şarkılar dinledim. Hiç bilmediğim için bana güzel gelen şarkılar. Hiçbir çağrışım uyandırmadığı için.


     Artık sözcüklerin beni rahat bırakmasını istiyorum.


     Yeşili, denizi görmek istiyorum. Kendimi unutmak istiyorum.


     İçine doğru yol aldığım gecenin yalnızlığından korkuyorum.


     Yazın kötümserlikten doğar.


     Her gece ölüyorum. Sonra ölümden kaçıp yeniden canlanıyorum. Her yirmi dört saat, hem yaşam, hem ölüm.


     Kendinize bakın. Bana gelince, kendimi buz parçası içindeki balık gibi duyuyorum.
   

11 Haziran 2013 Salı

Nazım'ın Bilinmeyen Mektupları * Şükran Kurdakul

Güzel günler göreceğiz çocuklar
güneşli günler
           göre-
           ceğiz.
Motorları maviliklere süreceğiz çocuklar
           ışıklı maviliklere
           süre
           ceğiz.
                                     (Nikbinlik 1930)



     Abidin Dino'nun dediği gibi, yokluğu varlığı kadar etkiliydi.



Olmadık biçimler
Olmadık düşlerle gelirdi
Sorardım
Hangi ışık düşse duvarlarıma
Nazım'ın Kafka'yla kederlendiği
Bilinmez köşelerden
                              (Acılar Dönemi sf.19)



Burası benden başka kaç insanın evidir
Bilmiyorum.
Ben bir başıma onlardan uzağım,
hep birlikte onlar benden uzak.
Bana kendimden başkasıyla konuşmak
                                                  yasak
Ben de kendimle konuşuyorum.
Fakat çok can sıkıcı bulduğumdan sohbetimi
                           şarkı söylüyorum karıcığım
Hem ne dersin,
O bozuk, o ayarsız sesim
               öyle dokunuyor ki içime
                           yüreğim parçalanıyor.
Ve tıpkı o eski
      acıklı hikayelerdeki
yalın ayak, karlı yollara düşmüş, yetim bir
    çocuk gibi bu yürek
mavi gözler ıslak
kırmızı küçük burnunu çekerek
      senin bağrına sokulmak istiyor
Yüzümü kızartmıyor benim
      onun bu an
            böyle zayıf
                   böyle hodbin
                          böyle sadece insan
                                               oluşu.



     Hasılı, sana kendimi tarif edeyim diye bir yığın şey yazdım, yine de tarif edemedim, meğerse bendeniz ne komplike bir mahluk imişim.



     Bugünlerde, daha doğrusu bütün bu sene, tuhaf bir tembellik geçirdim ve geçirmekteyim. Nasıl tuhaf bir şey biliyor musun, hani kabuk değiştiren ama sadece kabuk, şekil değiştiren hayvanların bu değişme devresindeki halleri gibi bir şey. Eskiler, istiğrak diye bir halden bahsederlermiş, ben biraz da bu haldeyim. Sonumuz hayır olsun ya, bambaşka bir şekil ve şemailde yazı yazacağım, dikkat et şekil ve şemailden bahsediyorum, yahut da daha bir hayli zaman bu hal sürüp gidecek.
Sana saksımın son açan karanfilini yolluyorum. Eline ulaşana kadar kuruyacak, buruşacak ama kokusunu kaybetmez sanıyorum.



5 Kasım 1945
Çiçekli badem ağaçlarını unut
Değmez
bu bahiste
geri gelmesi mümkün olmayan hatırlanmamalı..
Islak saçlarını güneşte kurut;
         olgun meyvaların baygınlığıyle parıldasın
                                      nemli, ağır kızıltılar...
Sevgilim, sevgilim,
                          mevsim
                                    sonbahar...



Yaşamak ümitli bir iştir, sevgilim,
yaşamak;
             seni sevmek gibi ciddi bir iştir...



Ben seni isterim;
senin gibi güzel
dost
       ve sevgili olsun hayat...



Sen benim sarhoşluğumsun
ne ayıldım
            ne ayılabilirim
                   ne ayılmak isterim.
                                              ( 10 Temmuz 1959 )




7 Nisan 2013 Pazar

Gelmiş Bulundum * Edip Cansever

YER ÇEKİMLİ KARANFİL

Biliyor musun? az az yaşıyorsun içimde
Oysa ki seninle güzel olmak var
Örneğin rakı içiyoruz, içimize bir karanfil düşüyor gibi
Bir ağaç işliyor tıkır tıkır yanımızda
Midemdi, aklımdı şu kadarcık kalıyor.

Sen o karanfile eğilimlisin, alıp sana veriyorum işte
Sen de bir başkasına veriyorsun daha güzel
O başkası yok mu? bir yanındakine veriyor
Derken karanfil elden ele.

Görüyorsun ya bir sevdayı büyütüyoruz seninle
Sana değiniyorum, sana ısınıyorum, bu o değil
Bak nasıl, beyaza keser gibisine yedi renk
Birleşiyoruz sessizce.



PHOENIX

...
Kim ne derse desin ben bu günü yakıyorum
Yeniden doğmak için çıkardığım yangından.



TAHTAKALE
...
Belki de bir Tanrısı var acının, hüznün, ayrılığın
Ki durup dururken öyle ansızın yürüdükleri...



TRAGEDYALAR III / KORO
Birdenbire yapayalnızsanız her yerde
Ve bundan korkuyorsanız
En küçük şeylerden bile. Örneğin birine saati sorsanız
Karşıdan karşıya geçseniz bir caddede
Sesinizi alçaltıp dikkatle bakarken çevrenize
Biriyle bir şeyler konuşsanız

Ve her gün kitaplar, dergiler alsanız. Postacı her gün mektup getirse
Sözgelimi bir resmi dairede
Fazlaca oyalansanız
Şöyle bir iki otobüs kaçırsanız üstüste, neden olmasın
Kaldı ki, hiçbir şey yapmasanız bile
Tuhaftır
Sanki herkes kuşkuyla bakacaktır yüzünüze.



İÇİNDEN DOĞRU SEVDİM SENİ
...
Ben şimdi bir yabancı gibi gülümseyen
Tanımadığın bir ülke gibi
İçinde yaşamadığın bir zaman gibi
Tam kendisi gibi mutluluğun
Beni bekliyorsun
Ve onu bekliyorsun beni beklerken.



GELMİŞ BULUNDUM
...
Şiirler yazdım, kitaplar okudum
Elime bir bardak aldım, onu yeniden oydum
Derinlerde kaldım böyle bir zaman
Kim bulmuş ki yerini, kim ne anlamış sanki mutluluktan
Ey yağmur sonraları, loş bahçeler, akşam sefaları
Söyleşin benimle biraz bir kere gelmiş bulundum.



Gidiyorum Bu * Ah Muhsin Ünlü

HATIRLAT DA HAZİRANIN SONLARINDA ÇOCUKLUĞUMU YAKALIM

Sen beni öpersen belki de ben Fransız olurum
Şehre inerim bir sinema yağmura çalar
Otomobil icad olunur Zarifoğlu ölür
Dünyadaki tüm zenciler kırk yaşından büyüktür.
                                                  - Senegalliler dahil değil.

Sen beni öpersen belki de bulvarlar iltihablanır
Çağdaş coğrafyalarda üretir cesetlerini siyaset bilimi
O vakit bir sufiyi tül darplarla gebertebilirsin
Hayat bir yanıyla güzeldir canım, sen de güzelsin.
                                                  -
Yoksa seni rahatsız mı ettim?

Sen beni öpersen belki de aşkımız pratik karşılık bulur
Ne ikna edici bir intihar biçimidir şimdi göz göze gelmek
Elbette ata binmek gibidir seni sevmek sevgilim
Elbette gayet rasyoneldir attan atlamak
                                                  - Freud diye bir şey yoktur!

Sen beni öpersen belki de ben gangsterleşirim
Belki de şair olurum ve seni de aldırırım yanıma
Bilesin; göğsümde hangi yöne açmış tek gülsün
Yani ya bu eller öpülür, ya sen öldürülürsün.
                                                  - Haydi iç de çay koyayım.



RÜYA HAKKINDADAN FAZLA

Annemi üzdüm
Böylece hep bana tirenler çarpsın
Çirkin olduğum için aynaya bakmazsam;
Güzelim.


Aklıma yeni fikirler boca olunca
Bazen çok terliyorum, bazen ise kan!
Yahya Kemal Madrid'teyken... -yeni öğrendim-
Maalesef seni çok özlüyorum ben!

Ah ki ayna gammazdır Mevlana Mesnevi
Teli kes! Teli kes! İngilizler burdadır.
Evraklarım tamamlanmış toprak muhteris
Devam ettiğin kiliseyle ilga olayım...



AYAKKABILARINI KAPIMIN ÖNÜNDE GÖRMEYİ İSTİYORUM!

Çünkü bu,
Seni seviyorumun içine nal salmak demektir

Ve hareketinin bana durduğunu akla uydurur.
Oysa seni sevmem toplumu meşru kılar
Ve gitmen beni dile indirger sevgilim.

Orospu Kırmızı * Umay Umay

Yüreklerinin en düşsüz yerinde
öyle apansız kalakaldım.
Ben kötüyüm, erdem kimin adı
Bir bıçakla rüzgar sokarım içime
sonra iyileşeceğimi söylerim
Cam kırıklarının üzerinde sevişmekten bıktım derim
Az acıyı arıyordum kendi kanımı içiyordum derim.


Bana muhallebiciden tavukgöğsü alırsın. Belki bana bir adres bile satın alırsın, çok paran vardır senin. Belki ameliyat ettirirsin; gitsin diye yüzümün diğer yarısı da. Nerem varsa insan kalan...İşte orası acıtıyor.


Ben de en az senin gibiyim. Ve en çok senin gibi.


Büyük bir hızla kendi hapishanemi inşa ediyorum. Güvenilir ve pahalı çelik. Çok ağladım, çok erkek oldum ama çok da kadın. Kimseyle, kendimle bile yaşayamadım. Birkaç sözcük inliyor dilimin altında, gerçek ne bilmiyorum. Bir suçlu gerek bana; hemen şimdi, benim gibi.


Fotoğrafını duvara asıp, sözcüklerin yok etme, var olma savaşı verdiği sayfaları yırtıp atıyorum. Kendine söyleyemediklerini dudaklarının kenarları anlatır bana. Korkularını, korktuklarını. Her şeyi, her şeyi unuturum. Sadece bir fotoğraf için evime diğer gecelerden daha erken dönerim. Daha erken uyanırım...

Ağlama bebeğim, her şeyi nefret edecek kadar çok sevdim.

Ölüyorum, annem bana hiç kızmıyor...

Sana yazarak kurtuluyorum. Bir de çubuk kraker yiyorum.


Ben kendimi yakarak öğrenirim
sarı ve sıcak öğrenirim
yalayarak, tükürerek
durup kusarak öğrenirim


Düğmelerimi boğazımı örtünceye dek kapadım. Okumasınlar beni aşkım. Omuzlarımı gösterme onlara.


Her aşk bir orospu yaratıyor. Bense beyaz duvaklar, dokunduğumda irkilen sırtlar çiziyorum. Ben de oluyorum, o senin kendin için korktuğun yerde.

Kalbimi kesip çakmağımın içine doldurdum. Yanmıyor, kahretsin, yanmıyor.


Hep, masumuz işte kalmadı gözyaşımız diye bağıracağım. Senin için akvaryumlar çalacağım.


BİR, İKİ, ÜÇ, DÖRT, BEŞ... ALTI değil. Hayat, benden gizlediğin ellerini hangi cebinde saklıyorsun.




6 Nisan 2013 Cumartesi

Göğe Bakma Durağı * Turgut Uyar

Sevmek bir bütün nereden baksan
Ne ayıp ne günah ne de uygunsuz
Kolların da ağzın da yüreğe katılması
Tersi yarım tersi yalan tersi yapma.


Demiş Turgut Uyar Dünyanın En Güzel Arabistanı'nda...

kişi sonunda "uzanıp kendi yanaklarından öpmek" zorunda kalacaksa, "sonra herkes kendi gecesine gidecek"se, çaresi yoktur kimsenin.

Turgut Uyar, İkinci Yeni akımının, Edip Cansever ve Cemal Süreya ile birlikte üç öncü şairinden biridir.

"Ben" başlıklı anlatısında kendini şöyle tanımlar: "Ben hep sıkıntılıyım. Yani bir adamın canı sıkılır, o ben'im. Çünkü bana en yaraşan durumdur sıkıntılı olmak. Ben silahsız bir askerim de ondan. Törenler askeriyim ben. Cumartesi ve Pazar askeri. Aslında karışık bir şey, kime, ne söylenebilir? Bir sıkıntıyı ısrarla büyüterek, asıl büyük sıkıntıya ısrarla giden tümün attığı çekirdek. Pis bir köleliğe ve sonsuz çılgınlığa varacak bir oluşumu sıkıntıyla bekleyen bölünmez Varlık'ın ben'i. Ondan severim sıkıntıyı. Sevincin o amansız, o aşağılayıcı bönlüğünden korur beni. Ne söylenmemişse, ne yapılmışsa ve ne yapılmamışsa, ne düzeltilmişse ve ne düzeltilmemişse ondan sıkılan biri. Belki söylenmemişin, yapılmamışın ve düzeltilmemişin telaşı içinde biraz. O kadar. Ve sıkıntılı. Ve sıkıntılı. İşte böyle başlıyordu her yerde mutsuzluk. Ve mutsuzluk büyük bir umut gibi çekiyor kendine beni."


Kitaptaki şiirlerden alıntılar yapmak istiyorum yalnız bazı şiirlerin tamamını yazdım, bazılarının ise belli kısımlarını (üç nokta içerenler belli kısımları olan şiirlerdir) Keyifli okumalar, umarım benim aldığım tadı alırsınız Turgut Uyar'dan...


GEYİKLİ GECE
...
İster istemez aşkları hatırlatır
Eskiden güzel kadınlar ve aşklar olmuş
Şimdi de var biliyorum
Bir seviniyorum düşündükçe bilseniz
Dağlarda geyikli gecelerin en güzeli

Hiçbir şey umurumda değil diyorum
Aşktan ve umuttan başka
Bir anda üç kadeh ve üç yeni şarkı
Belleğimde tüylü tüylü geyikli gece duruyor.

Biliyorum gemiler götüremez
Neonlar ve teoriler ışıtamaz yanını yöresini
Örneğin Manastır'da oturur içerdik iki kişi
Ya da yatakta sevişirdik bir kadın bir erkek
Öpüşlerimiz gitgide ısınırdı
Koltukaltlarımız gitgide tatlı gelirdi
Geyikli gecenin karanlığında

Aldatıldığımız önemli değildi yoksa
Herkesin unuttuğunu biz hatırlamasak
Gümüş semaverleri ve eski şeyleri
Salt yadsımak için sevmiyorduk
Kötüydük de ondan mı diyeceksiniz
Ne iyiydik ne kötüydük
Durumumuz başta ve sonda ayrı ayrıysa
Başta ve sonda ayrı olduğumuzdandı

Ama ne varsa geyikli gecede idi
Bir bilseniz avuçlarınız terlerdi heyecandan
Bir bakıyorduk akşam oluyordu kaldırımlarda
Kesme avizelerde ve çıplak kadın omuzlarında
Büyük otellerin önünde garipsiyorduk
Çaresizliğimiz böylesine kolaydı işte
Hüznümüzü büyük şeylerden sanırsanız yanılırsınız
Örneğin üç bardak şarap içsek kurtulurduk
Yahut bir adam bıçaklasak
Yahut sokaklara tükürsek
Ama en iyisi çeker giderdik
Gider geyikli gecede uyurduk
...
Ama siz zavallısınız ben de zavallıyım
Eskimiş şeylerle avunamıyoruz
Domino taşları ve soğuk ikindiler
Çiçekli elbiseleriyle yabancı kalabalık
Gölgemiz tortop ayakucumuzda
Sevinsek de sonunu biliyoruz
Borçları kefilleri ve bonoları unutuyorum
İkramiyeler bensiz çekiliyor dünyada
Daha ilk oturumda suçsuz çıkıyorum
Oturup esmer bir kadını kendim için yıkıyorum
İyice kurulamıyorum saçlarını
Bir bardak şarabı kendim için içiyorum
     "Halbuki geyikli gece ormanda
      Keskin mavi ve hışırtılı
      Geyikli geceye geçiyorum"
Uzanıp kendi yanaklarımdan öpüyorum.



TEL CAMBAZININ TEL ÜSTÜNDEKİ DURUMUNU ANLATIR ŞİİRDİR
Sizin alınız al inandım
Morunuz mor inandım
Tanrınız büyük amenna
Şiiriniz adamakıllı şiir
Dumanı da caba
Ama sizin adınız ne
Benim dengemi bozmayınız

Bütün ağaçlarla uyuşmuşum
Kalabalık ha olmuş ha olmamış
Sokaklarda yitirmiş cebimde bulmuşum
Ama ağaçlar şöyleymiş
Ama sokaklar böyleymiş
Ama sizin adınız ne
Benim dengemi bozmayınız

Aşkım da değişebilir gerçeklerim de
Pırıl pırıl dalgalı bir denize karşı
Yan gelmişim diz boyu sulara
Hepinize iyi niyetle gülümsüyorum
Hiçbirinizle döğüşemem
Siz ne derseniz deyiniz
Benim bir gizli bildiğim var
Sizin alınız al inandım
Sizin morunuz mor inandım
Ben tam dünyaya göre
Ben tam kendime göre
Ama sizin adınız ne
Benim dengemi bozmayınız.



KAN UYKU
Bir biz ikimiz varız güzel öbürleri hep çirkin
Bir de bu terli karanlık
Sonra bir şey daha var mutlak ama adını bilmiyorum
...



GÖĞE BAKMA DURAĞI
İkimiz birden sevinebiliriz göğe bakalım
Şu kaçamak ışıklardan şu şu şeker kamışlarından
Bebe dişlerinden güneşlerden yaban otlarından
Durmadan harcadığım şu gözlerimi al kurtar
Şu aranıp duran korkak ellerimi tut
Bu evleri atla bu evleri de bunları da
Göğe bakalım

Falanca durağa şimdi geliriz göğe bakalım
İnecek var deriz otobüs durur ineriz
Bu karanlık böyle iyi afferin Tanriya
Herkes uyusun iyi oluyor hoşlanıyorum
Hırsızlar polisler açlar toklar uyusun
Herkes uyusun bir seni uyutmam bir de ben uyumam
Herkes yokken biz oluruz biz uyumayalım
Nasıl olsa sarhoşuz nasıl olsa öpüşürüz sokaklarda
Beni bırak göğe bakalım

Senin bu ellerinde ne var bilmiyorum göğe bakalım
Tuttukça güçleniyorum kalabalık oluyorum
Bu senin eski zaman gözlerin yalnız gibi ağaçlar gibi
Suların ısınsın diye bakıyorum ısınıyor
Seni aldım bu sunturlu yere getirdim
Sayısız penceren vardı bir bir kapattım
Bana dönesin diye bir bir kapattım
Şimdi otobüs gelir biner gideriz
Dönmeyeceğimiz bir yer beğen başka türlüsü güç
Bir ellerin bir ellerim yeter belliyelim yetsin
Seni aldım bana ayırdım durma kendini hatırlat
Durma kendini hatırlat
Durma göğe bakalım



ATLIKARINCA
Tel cambazı istiyordu ki dünya istediği gibi olsun. Bile bile aldanmaya vardırıyordu işi. Ama olmuyordu kendisi vardı.
Önceleri terliydi avuçlarımdan kayıyordu
Sonra sonra hem alıştım hem sevdim
Dedim ki ne iyi bu kadındır gecenin yarısında
Etleri var beyaz gergin sıcaklığı var öp öp ısın
Karanlık sokakları kötü lokantaları ısınmış rakıları
düşündüm göğsümden iki düğme çözdüm
Gittim bir ormanı dört ucundan tutuşturdum geldim
Burada bana göre bir şeyler vardı
Oturdum

Bu ellerimi nereye koysam yakışmıyor
Dedim ki en iyisi kucağında dursun
Şu kravatımı çiviye as gel
Sigaramı yak birlikte at arabalarını düşünelim
Sarı pirinçten pırıltılı koşumlarını düşünelim
Bir zamanlar bilerek unuttuğum 'Küçük Denizler Sokağı'nı
Denizi odun depolarını demli çayları
Ben iyiyim bunlar da iyi şeyler sen nasılsın
Kolların çıplak değildi ama hiç de zararı yoktu
Bir gülünce tanıyordum sen değildin ne yapsam
elimden gelmiyordu
Tanıyordum elimden gelmiyordu
Yoksa ne güzel aldanacaktım

Yabancılığın daha alımlıydı belki
Ama seni bir ormanda yakalasaydım
İlk günlerin ilk çiçeklerin tadında
Kandırdılar 23 lira 10 kuruşumu aldılar iki kadehe
90 kuruşu da ben tutup garsona verdim

Sonunda şehre vardım gökyüzüne fişekler atıyorlardı
Bir kalabalık vardı sarıydı utanmazdı geçkindi
Böylesi daha yakışıyor bildiklerime
Gün doğsun bir arınayım istiyorum
Güneş tozlu caddeler kaygılarım beni bir arıtsın istiyorum
İşte tam böyle istiyorum



GÜNEŞİ BOL ÜLKE...
Senin tatlı yaran gelir bende kanar ey savaşçı
...



tomris uyar için bir şiir kurma çalışması
seni sonsuz biçiminde buldum o biçimi almıştın
sandviçlerle, kötü şehirle, terle başla kalmıştın

yürüdü üstüne herkesin neonu, herkesin babaannesi
herkesin en eski olan kökü, en eski hanesi

yeşili bozup suya çevirdin, akşamı sonsuz uzattın
ne buldunsa o akşama uygun, ne buldunsa ona kattın

perdeler uzundu, rüzgar kısa, masalar üç bacaklı
masalar dört bacaklı, rüzgarlar uzun, perdeleri kısalltın

sen bir atmacanın en uzun çığlığısın her türlü gökte
göğü büyüttün, otobüsleri aldın, şehirleri ufalttın

yıkılan bir kedi bir süre olarak doldurur sesini
seversin bir kanaryanın sesinden çok kendisini

denizi ve ormanı, açlığı ve başkaldırmayı ayırmadın
bırakılmış bir köşebaşının en güzel tanımıdır adın

seversin diye söylerim her şeyi, sana uygun olsun
çünkü her şeyin birbirine uygununu sen bulursun

gel ellerini ver en güzel ellerini öyle
ruhum, ateş yüreğim, kokum, birlikte öyle



KIŞTAN KALAN SOĞUKLUK
...
sana bir türkü söyleyeyim
güzel olmasın gerçek olsun
...



KIRLARDAN GELİYORLAR

...
sonsuza varmadan bir önceyiz sanki
-o sayının da bir adı vardı unuttum-
her şey öyle saydam öyle madensel
...



HAZIRLANDIN DİYELİM
hazırlandın diyelim bir yolculuğa
"bu, yalnızlığa da olabilir" diyor birisi
dayanıklı mısın bakalım
silahın nedir
ilkin asfalt ve beton
bir bakarsın önün ardın su kesilir
yüzme de bilmezsin ayrıca

"çocukluktan kalma şeyler bunlar"
diyor matrağa düşkün biri
"nasıl olsa yenilir"
oysa kavradığım her şeyin adını bilmek
biraz bunaltıyor beni
örneğin bir atom santralı projesi
Hollanda'daki bir caz konseri
öleceğimi biliyorum nasıl olsa
ama gölgemi önüme düşürüyor
güneş önümden gelirken
şaşırıyorum gövdemi

matrağa alışkınım aslında ama
ille kayayı delen incir,
suları aşan gemi!



AŞK İÇİN
aşk için söylediğim her şeyi bir daha söylerim
sakin mutsuz ya da yırtıcı
herkesin ağzındaki o sonsuz acı
belki de bundandır

nasıl ayrı yaşarım inandığım şeylerden
onları elbette bir daha bir daha söylerim
usul usul ve usla birlikte akıcı
kandır

aşk isterim, aşk olsun isterim
yaşamamın sonu ölümün başlangıcı
kıyılarda yürürüm, sindiririm kıyıları

of güçlü macun içine kat beni
kanım koyulaştırsın kırmızıyı
anadoluda bir yerden bir yere giden biri
belki bir kirazı hatırlar
bir denizi kesinlikle hatırlamaz
belki hepsini birden hatırlar da bilemez
ne zamandır

aşk olsun ne zaman
aşk olsun tiyatro geceleri
aşk olsun "bravo" sesleri
aşk olsun anadolu otobüsleri

aşk olsun bildiğim ışık
biz birden türeriz istanbulda ve her yerde
görünmez bir mutsuzluğu söyleriz
bilge kayalarla
çarpılan ebonitler
oluşturur tersliğimizi
ey canım, güzel yüzlüm
suyunda denizleri bulduğum
bilmediğim yerlerimdeki sancı
bana bir şey söyle güleyim
bir şey daha söyle
inandır

bir şey daha söyle istersen
beyaz olabilir
suya falan benzeyebilir
bir adaya benzeyebilir.


4 Nisan 2013 Perşembe

Milena'ya Mektuplar * Franz Kafka

     Kafka'nın Milena'ya yazdığı mektuplardan oluşan kitabı çok beğendim, diğer kitaplarını da okumak için can atıyorum.


      Mektuplaşmaya başladıklarında; Kafka 38, Milena 24 yaşındaydı. Milena'nın mektuplarının çoğunu Kafka yırttığı ya da yok ettiği için bu mektuplara ulaşılamamaktadır. Sadece Milena'nın yakın çevresindekilere Kafka hakkında yolladığı mektuplar bulunmaktadır.


     *Kafka'ya göre "Milena" adı Latincedir. Oysa Milena'nın kısaltışmış şekli olan "Milenka" yüzdeyüz Çekçedir ve "Sevgili" anlamına gelir.


     Gelelim kitaptaki can alıcı kısımlara;


     - Biri bana kendini kaptırınca, anlamıyorum, bocalıyorum. Bu yüzden nice dostlukları bozmuşumdur. Karşımdakinin inancına, iyi niyetine bakmadan (söz konusu bensem, yoksa başka konularda böyle değilimdir) yanıldığını göstermek isterim hep.


     - Bildiğin gibi değil Milena... Kadınlığın önemli değil! Sen benim için el değmemiş bir kızsın, senin gibi apak biriyle karşılaşmadım ki! Böylesine arınmış birine el uzatmak için yürek ister. Benim elim kirli, titrek, kararsız. Kimi vakit pençeyi andıran bu terli, bu soğuk eli nasıl uzatırım sana?


     
- Bir şey soracağım: Ne gibi suçlar yüklüyorlar size? Benim de mutsuz kıldığım kişiler oldu, ama beni suçlandırmadılar, durmadan sitem ettiklerini de anımsamıyorum. Konuşmazlar, susarlar... İçlerinden olsun suçladıklarını sanmıyorum. Kişiler yanında böylesine ayrık bir durumum vardır benim.


     - Bu ters dünyayı ne zaman birazcık düzene sokacaklar, dersiniz? Gündüzleri kafan bomboş dolaş - her yanda öyle güzel yıkılar var ki, kişi de böylesine güzel olacağını umutlar - geceleri de uyku yerine buluşlar gelsin usuna!


     - Kuşkulanmayın sakın, yalnız düşlerde tekin değilim.


     - Kaçırılır bu kadın, yangından, yeryüzünden, kucağa alıp kaçırılır... O da güvenle, istekle sokulur insana. Yalnız "i"nin sesi çok güçlü, sıçrayıp elinden kaçıvermiyor mu adın? Yükünün mutluluğundan bu şıçramayı kendin yapıyorsun belki de?


     - Korkunun yılanları ürkmüş ama benim korkumun yılanları daha azgın.


     - Bir ay önce daha mı iyi bir insandım? Kendi kendime de olsa, üzülüyordum hastalığına, hiç değilse hasta olduğunu biliyordum... Ama şimdi? Geçti artık, şimdi yalnız kendi hastalığımı, kendi esenliğimi düşünüyorum, ama ikisi de sen demeksin.


     - Ancak gün ışırken dalabildim uykuya - korkunç dememek için kötü diyorum - bir düş gördüm. ( Neyse ki uzun sürmüyor düşlerin etkileri.) Kötü bir düş gördüm Milena... Gene de bu düşü gördüğüme seviniyorum, düşler sona ermedikçe kişi uyanmaz uykusundan, sımsıkı tutar düşler bizi, istesek de uyanmayız; işte birazcık uyuyabilmemi bu düşe borçluyum.


     - Konuşmasalar, sussalardı, ne iyi olacaktı...


     - Birden akşam olmuş ve sen yanımdasın... Sokakta, kaldırımın üstündesin. Benim bir ayağım kaldırımda, bir ayağım yerde, elini tutuyorum... Hızlı hızlı, kısa kısa tümcelerle bir konuşmadır başlıyor aramızda. Bu konuşma hiç kesilmiyor, uyanıncaya dek! Neler konuştuğumuzu anımsamıyorum, yalnız sondan iki, baştan da iki tümceyi söyleyebilirim... Ara yerde konuşulanlar anlatılamayacak kadar acı. Bakışlarından bir şeyler sezmiş olacağım ki, daha selamlaşmadan: "Beni başka türlü canlandırmıştın kafanda, değil mi?" diyorum. "Açık söylemem gerekirse, evet" diyorsun... "Seni daha alımlı sanmıştım." Konuştuğumuz ilk iki tümce buydu işte, (Bir şey diyeyim mi? Biliyorum, her yaptığım işte bir eksik yanım vardır, ama ezgi konusunda yüzdeyüz, baştan sona sıfırımdır! Hiçbir işte böylesine kesin bir bütünlüğe ermemişimdir!) Başka ne konuşabilirdik? Her şey aydınlanmıştı... Derken, ne zaman bakışacağımızı tartışmaya başladık. Ben durmadan soru sordum, sen durmadan anlaşılmaz bir sürü kaçamaklı karşılıklar verdin.


     - Dış görünüşün vız geliyordu bana; sözlerine önem veriyordum yalnız. Ben de seni düşündüğüm gibi bulmamıştım, benzemiyordun kendine; daha esmerdin, yüzün zayıftı! Tombul olsaydın, böylesine katı yürekli olabilir miydin? (Ama bu davranışından ötürü katı yürekli denebilir miydi sana?) Üzerinde, benimkinin kumaşından - hem de erkek biçiminde - bir giysi vardı, hiç beğenmemiştim. Birden mektubundaki bir koşuk geliyor usuma: "iki tanecik giysim var, ama bilirim yakıştırmasını" giysini beğeniveriyorum... Anla sözlerinin bendeki etkisini! Arkadaşlar plana bakıyordular daha, biz bir yana durmuş, buluşacağımız günün pazarlığını ediyorduk. Aşağı yukarı şu sonuca varmıştık: Ertesi gün pazardı; pazar günleri bana vakit ayıramayacağını bir türlü anlayamıyordum, sen de nasıl anlamam diye direniyor, şaşıyordun. Sonunda "peki" demiş olacaksın ki, kırk dakika için kaçabileceğini söyledin. (Konuşmamızın korkunç yanı sözcüklerinde değildi, davranışlarındaydı... direnişinde. Susmakla şunları anlatmak istiyordun sanki: "Önemli olan gelmek istemeyişim, gelmişim kaç para eder?) Günün hangi saatine rastlayacaktı bana ayıracağın bu kırk dakika? Bir türlü öğrenemedim... Anlaşılan kendin de bilmiyordun, düşünüyordun, ama bulup söyleyemiyordun. "Bütün gün beklerim, öyleyse" dedim. "Bekle" dedin... Arkanı döndün, ötekilerin yanına gittin. Verdiğin bu karışıklıktan hiç gelmeyeceğini anlamıştım. Yalnız beklememe izin veriyordun, o kadar. "Beklemeyeceğim işte" dedim usulca, duymadığını sanarak sesimin yettiği kadar bağırdım ardından... Bu son kozumdu, umutsuz bir seslenişti. Vız geliyordu sana, umursamıyordun, ilgilenmiyordun benimle artık. Altüst olmuştum, kalabalığa karıştım. Bu düşten iki saat sonra mektuplarınla çiçeklerin geldi. Yüreğime su serpen güzel avuntular...


     - Burada olsaydın (yalnız sıcaklığını duymak için değil) ne iyi olurdu... Başımı omzuna kor, geniş bir soluk alırdım.


     - Dükkanlardan çıkarlar, bize bakarlardı! Ne saçma şeyler bunlar, değil mi? Ne türlü seninim Milena, anla! Bu aşçı kadınlar, bu korkutmalar, otuz sekiz yılın ciğerimde biriktirdiği toz toprakla ne denli seninim bilsen! Bunlar değildi demek istediğim, ya da başka türlü diyecektim, olmadı... Gece ilerledi, kesmeliyim artık, uyumam gerekiyor... Oysa biliyorum; uyuyamayacağım. Sana yazmaktan vazgeçtiğim için uyuyamayacağım.


     - İçim götürmüyor buradan ayrılmayı... Balkonda, hiçbir şey yapmadan yatmanın nesinden geçilmez dersin?


     - Seni gördüm düşümde bu sabah gene. Yan yana oturuyoruz... Sen itiyorsun beni, ama kızmadan; gülerek. Üzülüyorum, ittiğin için değil, seni itmeye zorlayan davranışıma üzülüyorum. Sızlanmayan, yakınmayan herhangi bir kadına davranır gibi davranıyorum sana; sessizliğinin ardındaki sesi - hem de bana seslenen sesi - duymadığıma üzülüyorum. Duyamadım mı dersin? Duymuş da olsam, karşılık veremedim ya! İlk düşümden daha bitik, daha kötü ayrıldım yanından. Bir yerde okumuş olacağım, bir benzetiş geldi şimdi usuma: "Ateşten örülmüş uzun yalımlardır sevgilim, dolaşır yeryüzünü, sarar beni. Ama sardıklarını değil, görmesini bilenleri sürükler ardından..." Senin. (Adımı da yitirdim! Küçüle küçüle "Senin" kaldı yalnız.)


     - Kişi bu mektupları önüne serer, yüzünü gözünü sürer onlara, sonra da aklını kaçırır! Ne var ki, kişi daha önceden yitirmişse aklının yarısını, hiç değilse geri kalanın değerini anlar da onu olsun sıkı sıkı tutmaya çabalar. Onun için işte, benim otuz sekiz Yahudi yılım sizin yirmi dört Hristiyan yılınıza şunları diyor şimdi: Boş mu veriyoruz doğa ile Tanrı'nın yasalarına, olacak iş mi bu? Otuz sekiz yaşındayım, üstelik yorgunum da, ama bu yorgunluk otuz sekiz yılın ortaya kıyacağı yorgunluk olamaz! Yorgunluk diye adlandırmak doğru değil belki, ama rahat değilim, korkuyorum. Düşenlerle böbürlenen bir dünyada yaşıyoruz. Atamıyorum adımımı, ürküyorum, onun için yere basamıyorum. Evet... belki yorgun değilim, korkağım yalnız... Beni altüst edecek bir serüvenin ardından gelecek o büyük yorgunluktan korkuyorum. Ancak akıl hastanesinde dinlenebilir insan; gözünü sabahtan akşama dek bir yere dikip oturacak... İşte bu duruma düşerdim. Biliyorum, birtakım işlere soktum burnumu. Bu arada dostumu düşmanımı kırdım (oysa düşmanım yoktu, yalnız dostum vardı, hepsi de iyi kişilerdi) kendim de yarı sakat biri oldum, hani çocukların elindeki mantar tabancasını görse titremeye başlayanlardan. Şimdi de bir kurtuluş savaşına çağırılıyorum sanki. Söyle, olacak iş mi bu? Yaşamımın en iyi günlerini iki yıl önce geçirdim, bir köyde, sekiz ay sürdü. O günlerin sözünü daha kimseye etmedim. Kendi kendime yetiyordum, özgürdüm, bütün bağları kopardığımı sanmıştım... Kimseden mektup almıyordum, beş yıl süren Berlin mektuplaşması bile sona ermişti. Hastalığımın gölgesine sığınmıştım. Kendimde bir değişme olmamıştı, hayır, belki eski niteliklerime daha da sıkı sarılmıştım. Ama bu durumun sürmemesi gerektiğini bir buçuk yıl önce kavradım, bu konuda daha çok düşemezdim: Körü körüne bana inanmış, iyi, güzel birini de yanım sıra sürükleyemezdim... Zaten korkunç bir çıkmaza girmiştik. Milena! Şimdi de sen çağırıyorsun beni...Yüreğime, usuma eşit etkiler yapan bir sesle sesleniyorsun bana. Ama tanımıyorsun beni, birkaç mektup, benim için duyduğun birkaç söz, gözünü kamaştırmış olabilir. Milena diyorum, bir deniz gibidir, deniz kadar da güçlüdür. Gel gelelim bir yanlış yorumlama sonunda, boğulacak olanın isteğine uyup, alın yazısı da öyle dilerse... bütün gücü ile deniz üstüme yığılmaz mı? Evet, görmedin, bilmiyorsun beni. Gelmemi, gerçeği ortaya çıkarmak için bir ön sezgiyle istiyorsun belki de. Biliyorum, beni gördükten sonra geçecek başının dönmesi!

     - Düşünülerimde, açıklamalarımda özdenim, yalansızım. (Bu yanımı ilk sen gördün, sen anladın.)



     - Hele şimdi, şu anda o dilek, dileklerin en uygunu, en arınmışı... mutluluğun ta kendisi.


     - Seninle buluşacağımız yeri şimdiden yazabilsem ne iyi olurdu, değil mi? Ama olmaz, buluşacağımız yeri şimdiden bildirirsem, boğulurum o zamana kadar. Üç gün üç gece o yerin bomboş kalacağını ve ancak salı günü belli bir saatte orada olabileceğimizi düşünmek çıldırtabilir beni. Şu yeryüzünde bana yetecek kadar sabır var mı dersin, Milena? Bunun karşılığını salı günü verirsin.


     - Unutamayacağım bir doğa olayıydı yüzün istasyonda Milena; Bulutlardan değil, kendiliğinden gölgelenen bir güneştin sanki. Ne söyleyeyim daha? Kafam ve ellerim dinlemiyor beni.


     - Kişiyi mutluluk öldürebilirse, benim çoktan ölmem gerekirdi! Ama, ya benim gibi ölüm yargısına uğramış biri, mutluluktan ötürü kurtulabilirse ölmekten? Öyleyse yaşayacağım demektir.


     - Uzun yıllardır görmediğim Madrid'deki amcam, yarın Paris'ten buraya geliyormuş. Sevmez değilim onu, ama bu gelişi hoşuma gitmedi, sabahtan akşama onunla olmam gerekecek, oysa ben bütün vaktimi, bütün vaktimden daha çoğunu, yeryüzünün bütün vakitlerini sana ayırmak istiyorum, seni düşünmek, seni yaşamak için. Tedirgin olacağım şimdi, evimin de rahatı kaçacak; akşamları da yalnız kalamayacağım demektir! N'olurdu, başka bir yerde olsaydım; birçok şeyin başka türlü olmasını isterdim zaten, hele işi hiç istemiyorum! Ama bu isteklerim yersiz... beni bugünlerden ayıracak bir şeyi nasıl isteyebilirim? Senin olan bugünlerin dışında? Yeryüzünün şu itişip kakışmasını hiçe sayarak, yalnız ikimizi ilgilendiren konulardan söz edebiliyorum sana. Bütün öteki olaylar ilgilendirmez oldu beni. Kötü, çok kötü! Ama ne gelebilir elden? Dilim dönmüyor, başımı göğsüne dayamış, kalmışım öylece.

     - Akşamın şu geç saatinde sana iyi geceler dilerken, kendimi, her şeyimle bir solukta veriyorum sana, mutluluk, sende erimek!


     - Tek odada bir başına olmak, bir evde yalnız yaşamak, yaşamın en önemli yanı - daha doğrusu: kimi zaman yalnız kalabilmek, mutluluğun ilk koşulu.


     - Kişi nelere sahip olduğunu bilmeyen bir "kapitalist" aslında.


     - Kişi yorgun olunca bencil de oluyor... Hele benim gibi iki gün iki gece bin bir olasılıkla kendini yiyip bitirdikten sonra...


     - Şimdi de ben seni oturtuyorum koltuğa, mutluluğumu anlatabilir miyim sözcüklerle? Ellerime, gözlerime, zavallı yüreğime nasıl anlatayım burada olmanın mutluluğunu? Benim olmanın? Oysa tutkunluğum sana değil, senin sağladığın yaşamımı seviyorum.


     - Kimi zaman şuna inanıyorum: Birlikte yaşayamayacağız, boyun eğip rahatça uzanıvereceğiz yan yana, ölmek için. Ama ne olacaksa, senin yanında olacak.

     - Gel artık! Sen olmayınca yanımda, korku başkaldırıyor, bütün gece, sabaha kadar boğuşuyorum onunla. Ciddi bir yanı var bu korkunun, boşayamıyorum, üstelik durmadan şu gerçeği de sokmak istiyor gözüme: "Milena da senin gibi bir insan, ne yapsın?"


     - Bu elle tutulamayan, bu korkunç sorumluluk durumunu bütün açılarıyla yüklenen biri olacağım yerde, söz gelişi odandaki, o her zaman seni görebilen mutlu dolap olsam, ne iyi olurdu: Seyrederdim seni, koltukta oturuşunu, mektup yazışını, yatışını ya da uykuya dalışını.


     - Seninle olsam, ne kolay bir yaşamım olacak - çılgınlık! nasıl dokunabilirim bu konuya? - Bakışlarla konuşurduk yalnız. Oysa şimdi, hiç değilse yarına değin beklemek zorundayım mektubumun karşılığını. Yanlış anlama Milena, sev beni.


     - Yaşam rezillik aslında, midemi bulandırır hep; yaşamla başa çıkacağımı, insanlara dayanabileceğimi ummazdım bugüne değin, utanç duyardım bundan ötürü, ama sen, bir şey öğrettin bana şimdi, dayanılmayacak gibi olan yaşam değilmiş meğer.

     - Korkunç acılara boyun eğmek zorunda kalırım tek sözcüğünden yoksun olursam.

     - Yorgunum, diyeceğimi de unuttum, başımı dizlerine koysam, elini duysam saçlarımın üstünde... Ne iyi olurdu, ölünceye dek kalabilirdim öyle.

     - "Belki Prag'a gelirim önümüzdeki ay" diyorsun. Neredeyse: gelme, diye yalvaracağım. Seni çağırmak zorunda kaldığım bir güne bırak bu gelmeyi, o umutla yaşayayım, gel dediğimde hemen geleceğinden emin olma umuduyla. Hayır, gelme şimdi, nasıl olsa dönmek zorundasın, değil mi? (Vereceğin karşılığı biliyorum, gene de yazılı görmek isterim.)

     - Neyse, bırakalım bunları, durma üstünde, uzat elini, bir daha da çekme.

     - Franz, hayır, F. değil. Senin. O da değil. Yeter: sessiz, derin orman sadece.


     - Severim onu, ama elini uzun uzun sıkacak kadar da değil. Umduğumu bulamayacağımı biliyordum, ama olsun, dedim, ne çıkar?


     - "Kadınlar için çok şey gerekmiyor." diyor bir yerinde, güzel bir tümce.

     - Bugünkü mektubun, o candan, o sevinçli, o mutluluk getiren mektubun, nasıl okunursa okunsun, bir kurtarıcı mektup olmaktan çıkmıyor. Milena kurtarıcılar arasında! (Ben de onların arasında olsaydım, yanımda olur muydun şimdi? Hayır, olmazdın, biliyorum.) Kurtarıcı rolünde Milena! Oysa denedim, biliyorsun: karşındakini yalnız varlığınla kurtarabilirsin, başka hiçbir şeyin yararı yoktur. Sen beni var olmanla kurtarmadın mı? Olmayacak küçücük nesnelerle denemeye de kalkışma artık. Birini boğulmaktan kurtarırsın, bu elbette ki büyük bir olaydır, ama kurtardıktan sonra yüzme öğretmeye kalkışırsan, neye yarar? İşi kolaylaştırmak değil midir bu, işi biraz başından atmak? Var olduğunu bilmek daha güven sağlar, her an yardıma koşacağını ummak daha iyi... işi yüzme öğretmenine ya da İsviçre'deki otelciye yüklemenin bir yararı yok. Hem biliyorsun, kilom 55.40! El ele tutuşmuşuz seninle, nasıl bırakır da giderim? Birlikte gitsek de ne olacak? Bir daha seni bırakıp uzaklara gitmeyeceğim, kafama koydum bunu.

     - Bütün bunlar "rahatlık" işte, öyle zaman olur ki, odada yalnızken bile "yok oluverir" insan, bunun nedenleri çoktur, kişi yaşarken bile ölebilir.


     - "Gevezelik ediyorum, her şeye rağmen mutluyum yanında."


     - Seninle konuştuğum gibi, kimseyle rahat konuşamam, kimse senin kadar benden yana olmadı da ondan, kimse senin kadar iyi niyetli ve her şeyi kavramış değil de ondan.


     - Seni sevdiğime göre; yeryüzünü de seviyorum demektir, sol omzunu da, hayır sağ omzundu önce, canım isteyince öperim de onu (aç biraz omzunu, n'olur?) sol omzun sonra gelir; sonra ormanda üstümdeki yüzün, gene ormanda aklımdaki yüzün ve çıplak göğsünde dinlenen başım. "Biz tek insan olduk bile" demekte haklısın, korkmuyorum da bundan ötürü, tersine, bu benim tek mutluluğum, tek böbürlendiğim şey...

     - Alıkça ettiğim şakaları anlatma sakın dolaba. Odanda duran her şeyi seviyorum, çılgın gibi, bil bunu.

     - Uyuyamayınca insan, ne sorduğunu bilmeden sorar. Durmadan sormak gelir insanın içinden, uyuyamamak demek, bir şeyler öğrenmek demektir, zaten; sorulara karşılık bulunsa kaçar mı kişinin uykusu?


     - Milena kendi yaşamını yaşıyor, başka türlü yaşamak elinde değildir. Sevinç dolu bir yaşam değil belki, ama 'dingin ve esenli'.


     - Bir aydır hiçbir işe yaramayan gözlerim seni görecek!

     - Bak Milena, yüreğimde sen olduktan sonra her şeye göğüs gerebilirim; mektup almadığım günler korkun. diye yazdığıma bakma, doğru değil pek, zor geliyor, güç oluyor öyle günler, ağır geliyor, su alan bir kayık gibi, battı batacak, gene de yüzüyor senin sularında. Yalnız bir şeye göğüs geremem, senin yardımın olmadan bir şeyle başa çıkamam: "korku"yla; bu konuda alabildiğine güçsüzüm, enezim, incelemeye bile yetmiyor gücüm, batıvereceğim dibe.


     - Görür gibiyim seni, çeviriyi yapıyorsun, eğilmişsin kağıdın üstüne, boynun çıplak, arkanda duruyorum, dayanamayıp öpüyorum ensenden... Kaçma n'olursun, öpmek istemiştim... İşe yaramayan sevgimin bir gösterisiydi bu.

     - Havada bir şey var, cennette işlenen ilk günahtaki havanın kokusundan bir şey.

     - Seni bulduğum için teşekkür etmek istiyorum sana (yeter mi sanki?) Öpmek istiyorum seni.

     - Meleklerin sesi sandığımız, cehennemin dibindekilerin türküsüdür.


     - Bu karanlıklarda bile seninle eş düşünüde olabilmek! Şaşılacak kadar güzel, değil mi? Yanıldığımı da sanmıyorum.

     - Ama ben baksam sana... arada bir elimi alnına koysam, gözlerine dalsam, bakışlarını -ben odada dolaşırken- üstümde bilsem, senin için yaşadığımı bilsem, onurlansam, içim içime sığmasa, bu yaşama iznini versen bana!

     - Seninle konuştum; çocuklar gibi açık ve ciddiydim bu konuşmada; sen de bir ana gibi anlayışlıydın, sen de ciddiydin. (gerçek yaşamda ne böyle bir çocuk gördüm, ne de böyle bir ana!)


     - İçime kapanığım, yalnız kendimi düşünüyorum. Senden alabileceğim kadarını alabiliyorum, kaptırmamak için elimden gelse, dünyanın öbür ucuna kaçardım.


     - "Ya hep, ya hiç" sözü, büyük bir söz! Ya benimsin, ya değilsin. Benimsen, sorun yok, her şey iyi demektir, ama değilsen, yitirirsem seni... kötü olmaz... O zaman hiçbir şey olmaz, o zaman hiçbir şey yok demektir... Ne kıskançlık kalır, ne üzüntü, ne sıkışma, hiç, hiçbir şey. Biliyorum, birine böylesine güvenmek bayağının aşağısı bir şey, onun için durmadan korku çörekleniyor ya içime? Ama bu korku seni yitiririm korkusu değil! Birine güvenmeye nasıl yeltenir insan, işte bu korkutuyor beni. Buna karşı koyabilesin diye, sevimli yüzüne Tanrısal bir güzellik ekleniyor. (Ama belki doğuştan vardı bu.)


     - Bana gereken şeyin senden gelmesi doğal oldu artık.

     - Dönmeliyim, karanlığa dönmeliyim, dayanamıyorum güneşe. Umut kırıklığına uğramış bir hayvan gibiyim; kaçıyorum, gücümün yettiği kadar koşarak kaçıyorum artık, ama yalnız şunu düşünerek kaçıyorum: "Onu da birlikte götürebilsem" diyorum, "onun olduğu yerde karanlık olur mu hiç?"


     - "En çok seni seviyorum" diyorum, ama gerçek sevgi bu değil belki. "Sen bir bıçaksın, ben de durmadan içimi deşiyorum o bıçakla" dersem, gerçek sevgiyi anlatmış olurum belki.


     - Senin ateşinle yaşıyordum (bunu da öyle olağanüstü bir göklere çıkarma sayma, bu ateşte yaşayabilmek herkesi mutlu kılar) yerden kesilmişti ayaklarım, uçuyordum; işte bu korkutuyordu beni, nedenini bilmeden korkuyordum, ne kadar havalandığımı bilmediğim için korkuyordum belki.


     - Yalnız yaşayabiliyorum daha, ama biri geldi mi bitiyorum, gücüyle beni canlandırmak için önce öldürüyor sanki; sonra da gücü yetmiyor diriltmeye.


     - Direnip kalmalarında bir yüreklilik yok; mutfaklarımızdan kovamadığımız hamamböceklerinin yürekliliğine benziyor bu direnme.


     - Bir özelliğim var, herkese benzemeyen biriyim, dış görünüşümle değil, ama bir ölçüye vurursan, onlardan çok ayrı olduğum çıkar ortaya.


     - Ben yalnız olduğum yerde durabilirim, başka şey isteyemem, istemiyorum da zaten.


     - Ben karanlıkların adamıyım, ortalara çıkmamam gerekir, en doğrusu bu.


     - Yaşamın tek çıkar yolu susmak, burda ve orda. Karalar giyecekmişiz ne çıkar, olsun? Uykumuzu daha çocuksu, daha derin kılar. Ama üzüntü demek, gece gündüz, uykuda olsun, uyanık olsun, vücuduna saplanmış bir oku taşımak demek, çekilir şey değil bu.


     - Yaşayan yazarlar, yazdıklarıyla canlı bir bağ kuruyorlar; yazarların ölmemiş olmaları, kitapları için ya iyi oluyor, ya da kötü. Kitabın gerçek durumu, yazarın ölümünden sonra, daha doğrusu, yazarın ölümünden bir süre sonra ortaya çıkıyor. (Çünkü bu işgüzar adamlar, öldükten bir süre sonra da etkilerler kitapları!) Ama kitap yalnız başına kalınca, kurtulunca yazarın baskısından yaşamaya başlar, ya saydırır kendini, ya da saydırmaz.


     - Bütün evliliklerin yalnızlıktan kurtulmak için yapıldığına inanamıyorum. Daha kutsal nedenleri vardır; yanılmıyorsam, o "Melek" de benim gibi düşünüyor. Evlenmenin nedeni yalnızlıktan kurtulmaksa, ne elde edilir? Yalnızlığı yalnızlıkla birleştirmekten bir yuva kurulamaz... Birinin yalnızlığı ötekinde yansır, karanlık gecelerde bile. Hele yalnızlığı silah gibi kullanmak, daha da kötüdür.


     Kafka'nın, Milena'ya yazdığı mektuplardaki alıntılar bu kadar. Kitabın sonuna eklenen, Milena'nın, Kafka ile ortak arkadaşı olan Max' e yazdığı, Kafka'dan bahsettiği mektuplar vardır. Bu mektuplardan bir kısmı alıntı yapmadan edemedim;


     Hepimizde bir tür yaşama gücü vardır, görünüşe kapılırız, yalana sığınırız bizler, olaylara göz yumabiliriz, iyimser, ya da kötümserliğe başvurabiliriz zaman zaman, bir kanıyı savunabiliriz hiç değilse. Ama o sığınmaz bu türlü koruyucu nesnelere. Yalan söylemek elinden gelmez ilkin, beceremez ki... Sarhoş olmayı da beceremez.
     Sığınacak, başvuracak hiçbir aracı yok elinde. Bizim korunabileceğimiz şeyler onda olmadığından hırpalanıyor ya da böylesine. Giyinik insanların arasında çırılçıplak dolaşan biridir. İster iyilik, ister kötülük olsun, yaşamına yardımcı olacak nesnelerden yoksun olunca, kendi başına bir varoluşçuluk oluyor onunkisi. Kahramanlıktan uzak bir yalnızlık içindedir Frank. Ne var ki, daha yüceliyor, daha erişilmez oluyor böyle olunca.
     Kahramanlık, yalan, korkaklık! Bir ereğe ulaşmak için, hiçbir insan yalnızlığını öne süremez, kullanamaz. Fakat korkunç bir ileriyi görme sezgisi içinde, tertemizdir; kimseye leke sürmek istemediği için zorlanmıştır bu yalnızlığa. Akıllı kişiler de başkalarını kirletmekten çekinirler, ama onlar her şeyi pembe gösteren, büyülü gözlükler takar... Onlar için başkalarını kirletmek diye bir şey yoktur, incitmek diye bir şey bilmez onlar!

     Kendimden parçalar bulabildiğim kitapları seviyorum. Bu sebeple bu kitap da en iyilerim arasına girdi...

     ve tekrar söylüyorum;  Milena 24, Kafka 38 yaşındaydı...

27 Şubat 2013 Çarşamba

Dublörün Dilemması * Murat Menteş


     Murat Menteş merak ettiğim, bana hitap edeceğini düşündüğüm bir yazardı. Dublörün dilemması adlı kitabını okuduktan sonra şunu söyleyebilirim ki, yine doğru tahminlerde bulunmuşum. Şunu da belirtmeliyim ki; kitabın içinde adı geçen şarkıları ve benzeri şeyleri de yazılarımda kullanıyorum. Gelelim kitap hakkında detaylar ve alıntılara;

   
     (Kitapta Matisse'nin Bateau adlı eserinden de bahsediliyor. Sanıyorum ki Murat Menteş, Yusuf Atılgan'ın Aylak Adam kitabından biraz etkilenmiş orada da Matisse'nin deseni hakkında bir olay anlatılır. Fark ettiğim bir şey daha yazarın, Oğuz Atay'dan da etkilenmekte olduğu. Belki daha bir çok yazardan da etkilenmiş olabilir şimdilik aklıma bu kadarı geldi. Zaten benim sevdiğim yazarların dili, üslubu, anlatımı genelde birbirine benzer, o yüzden çok şaşırmadım.)


     Kitabın başlangıç cümlesi;
     Müzik değişince dans da değişir. (Takeshi Kitano)


     Kitaptaki diğer aşık olunası cümlelere gelince;

     - Bilincim ve vicdanım, zihnim ve gönlüm, aklım ve kalbim, fikrim ve hissim...her bakımdan eşitlenmişti. Kişisel ekinoksumu yaşıyordum.





     - Zenon Paradoksu'nu hayata geçiriyordu. Elealı Zenon'a göre, bir işin önce yarısı, sonra kalan kısmın yarısı, daha sonra da kalan kısmının yarısı yapılırsa ve bu hep böyle devam ederse, o iş asla tamamlanmazdı!





     - İtiraf etmeliyim ki, aziz okur, benim ömrüm, her birini gebertmek istediğim insanlarla aramdaki buzdağlarını eritmeye çalışmakla geçiyor. Mesela zenginlerden nefret ediyorum, ne yapayım, elimde değil. O restoran sürüngenleri, fiyaka kumkumaları, yapmacık kasvetin mıymıntı bekçileri, ticari bir şiveyle konuşan zehirli papağanlar, hileli bir neşe içinde geviş getiren bunak vampirler, modanın ipiyle kuyuya inen kibirli cambazlar, tatile gebe fırlamalar, alaturka bir sadizmle zıvanadan çıkanlar, alafranga bir mazoşizmle yılışıklaşanlar... Hepsine teker teker Kolombiya kravatı takmak istiyorum! (Kolombiya kravatı: Meksika mafyasının uyguladığı bir cezalandırma biçimi: kurbanın gırtlağına bir delik açılır ve dili bu delikten sarkıtılır.) (Aşağıdaki resimde paylaştığım gibi :) )

...Gerçi zamanla esnekleştim. Ulaşılması ve vazgeçilmesi en zor nimetin sükunet olduğunu anladım galiba. Tamam, zenginlere merhamet duyacak kadar güçlü değilim hala, fakat sayıların artışındaki boşunalığın eşiğini görebiliyorum. İbrahim Kurbandan öğrendiğim kadarıyla, yeşil banknotlar kamuflajdan başka bir şeye yaramıyor: Aptallığı, beceriksizliği, acizliği, yalnızlığı kamufle ediyorlar...


     - Ve hepimiz biliyoruz: Dostlarımız, biz caddenin kenarında alevler içinde yanarken, karşıya geçip üstümüze işemeye üşenen kimselerdir. Demem o ki, insan sevgisiyle dolu değilim, olmam da gerekmez. Yine de centilmenliği dürüstlüğe tercih ederim. Dürüstlük çoğunlukla kibre varır. Centilmenler, kindarlığın ve fevriliğin intikamla bağdaşmadığını bilirler. Hayatta başarılı olmanın iki yolu olduğu söyleniyor:
1) Şanslı olmak.
2) Hile yapmak.
Bense dayanıklı olmayı tercih ederim. Çünkü dayanıklılık kadar kışkırtıcı hiçbir şey yoktur. Bu yüzden 'Intolerance Attention Deficit Hyper Disorder' dedikleri hastalığa yakalanmayı istemişimdir hep. Ne yazık ki bu hastalığa sonradan yakalanılmıyor, bu hastalıkla doğuluyor, o da 10 milyonda 1! Hastamız hiçbir acıyı hissetmiyor. Parmakları kesilse, bacakları kırılsa, kolları yansa, kafası yansa, kaşı açılsa... vız gelip tırıs gidiyor! Gazetede okumuştum, Londra'da yaşayan 9 yaşındaki Calum Clark'a, arkadaşlarıyla birlikte top oynarken otomobil çarpmış, fakat çocuk ayak bileği kırıldığı ve başından kan fışkırdığı halde gülerek oyuna devam etmiş. Bedensel acı nedir bilmeyen Clark'ın bir özelliği de asla ağlamamasıymış. A-ha ben de asla ağlamıyorum.


     - Karşılaştığımız herkes, biz beğenelim beğenmeyelim, bizi icat eder. (Adam Phillips)

     - Jamais vu: Sık sık yaşadığı bir şeyi ilk defa yaşıyormuş duygusuna kapılmak.


     - Gary Fleder'ın Things To Do In Denver When You're Dead (Karışık İlişkiler)  filmi kitabın içinde geçiyor, bunu izlenecekler listesine almak lazım.


     - Suyun suda kayboluşu gibi, hakikati bulmak uğruna kaybolmayı göze almak... En önemli ayrıntılar hep en belirsiz olanlardır.


     - Biraz şaklabanlık, iyi kullanılırsa, zekaya da yarar. (Giovanni Papini, Başkasının Yerine İntihar Etmek)




     - Kitapta adı geçen diğer film ise; Akbabanın Üç Günü ( Three Days Of The Condor)





     - Aşk, insanın şahsiyetini pekiştirir. Çünkü hayatın manası, aşk bohçasında gelen bir hediyedir. Mevcudiyetinin hakkını vermek, hiç değilse mazeretini bulmak isteyen insan yalnızca aşka müracaat edebilir...


     - "Nereye kayboldun Ferruh?"
     " Ellerimi yıkadım."
     Dilara Dilemma küskün çocuk ağzıyla "Beni bir daha tek başıma bırakıp gitme lütfen."
     " Bir yere gitmedim ki sevgilim? İstesem de gidemem zaten."


     - İltifatlar içinde hakikate en yakın duranlar belki de aynı zamanda bir itiraf olanlarından ziyade, sır olarak verilenleridir. İkisi arasındaki fark açık: İtiraf, kamuya yönelik olabilir. (Kalabalık bir banliyöde adamın biri yanındaki kumral kızcağızı işaret ederek haykırıyor: "Hey millet, bu fıstığa aşığım!") Sırlar öyle mi ya? Her şey, Dilara Dilemma ile aramızda kalsın isterdim. Dünya aramızda kalsın, tarih aramızda kalsın, kelimeler aramızda kalsın...


     - Aşka peşinen atfettiğimiz yücelik yüzünden, onun basit bir bileşim olduğunu gözden kaçırıyoruz.


     - Hedefe ulaşan, her şeyi ıskalamıştır! Çok paraya sahip olanların o acayip huzursuzlukları bundan. Ve tabii mangır tomarları, insanı yoksulluğun belalarından korumaz: Nefret emer, suçluluk duygusu salgılarsınız.


     - Tüm insanlığa kahve ısmarlamak...Aklımdan geçen bu. (Mansur Mervan)

     - Aşk, kalbi vurduğu kadar mideyi de vuruyor.


     - Bir sözün doğruluğu ile inandırıcılığı arasında hiçbir bağlantı yoktur. (Şeyh Rıdvan el-icazi)

     - Kimseye güvenmediği halde herkesin güvenini kazanmayı nasıl başarıyordu? Üstelik hırslı biri gibi de görünmüyordu.


     - Yırtıcı, seni ya görmezlikten gelir ya da parçalar.





     - Sana baktıkça tatlım, Rus ruletinde kaybetmenin acısı gibi bir acı duyuyorum. (Dodo Donor, Can Çekişmenin İcaplan)

     - Hayatının geri kalanını birisiyle geçirmek istediğini anladığın zaman, hayatının geri kalanının bir an önce başlamasını dilersin.


     - Yanılgılarımızın çoğu, düşüneceğimiz yerde duygulanmak ve duygulanacağımız yerde düşünmekten doğar.


     - Gençler olmayacak şeylere heveslenirler, yaşlılarsa hiç vuku bulmamış şeyleri hatırlarlar. (Hector Hugh Munro - Saki, Kaderin Tazıları)

     - Hayat, maliyetleri karşılamayan bir iştir. (Arthur Schopenhauer)


     - Eşek ölecek, ters dönecek de s.ki güneş görecek! Tek kelimeyle zor, iki kelimeyle çok zordu.


     - Kalbim ekmek kızartma makinasındaki ekmek dilimleri gibi kızarıyor, birazdan fırlayacak!


     - Kafamdaki düşünceler fazla haşlanmış spagetti gibi birbirine yapışıp düğümlenmişti.





     Kitabın bitiş kısmına gelirsek;
     ...Pembe Panter: "Nuh! Parmağın! Çabuk onu bana ver!"
     Cebimdeki parmağı çıkarıp uzattım.
     Pembe, parmağı küçük bir naylon torbaya, onu da (bahçedeki masalardan birinden aldığı) buz dolu bir kupaya koydu.
     "Ne yapıyorsun Pembe?"
     "Parmağını sağlama alıyorum, Nuhcuğum, bakarsın yüzük takmak için filan lazım olur..."
     "Bu bir teklif mi?"
   





16 Şubat 2013 Cumartesi

Yaz Geçer * Murathan Mungan

     Bir saatten daha kısa bir sürede okudum sanırım bu şiir kitabını. Bir kaç saat önce nette gezinirken, içinden bir şiire rastladım ve neymiş kiminmiş diye araştırırken en son e-book'unu satın alarak okumaya başladım. Bunların hepsi bir saat gibi bir süre içinde oldu sanırım, tabi ki kitapta yine altını çizdiğim kısımlar oldu.


     Aslında bu blogu açma nedenlerimden biri hem bu kitaplardaki beğendiğim kısımların toplu bir biçimde bulunmasını istemem, hem de ilerleyen yıllarda aynı kısımları incelediğimde, hissedeceğim duyguları merak ediyor olmamdı.


     Gelelim kitabın etkileyici kısımlarına; (Şiirleri başlıklarıyla beraber yazıyorum lakin şiirin kısımları sadece benim beğendiğim dizelerdir. Bu kısımları beğenen olursa, şiirin tam halini, başlıklardan bulabilirler.)


     YALNIZ BİR OPERA
     ...
     Kitaplara sarılmak, dostlarla konuşmak, yazıya oturup sonu gelmeyen cümleler kurmak, camdan dışarı bakıp puslu şarkılar mırıldanmak.
     Böyle zamanlarda her şey birbirinin yerini alır çünkü her şey bir o kadar anlamsızdır.
     ...
     Gün boyu hiçbir şey yapmadan oturup
     kulak verdiğimiz saat tik takları
     kaplar tekin olmayan göğünüzü
     geçici bir dinginlik, düzmece bir erinç
     suyu boşalmış bir havuz, fişten çekilmiş bir alet kadar tehlikesiz
     bakınıp dururken duvarlara
     boş bir çuval gibi, çalmayan bir org gibi, plastik bir çiçek, unutulmuş bir oyuncak, eski bir çerçeve gibi, hani, unutsam eşyanın gürültüsünü, nesnelerin dünyasında kendime bir yer bulsam, dediğimiz zamanlar gibi.
     ...
     yani dayanmak ve katlanmak için silkelerken bütün benliğimizi
     ama öyle sessiz baktığımız duvarlar gibi olmaya çalışırken,
     ve kazanmış görünürken derinliğimizi
     ...
     denemeseniz de bilirsiniz
     hiç yakın olmamışsınızdır intihara bu kadar
     ...
     gün gelir bir gün
     başka bir mevsim, başka bir takvim, başka bir ilişkide
     o eski ağrı
     ansızın geri teper.
     Dilerim geri teper. Yoksa gerçekten
     Bitmişsinizdir.
     ...
     Daha önce de başka şiirlerde konaklamıştım
     Ağır sınavlar vermiştim değişen ruh iklimlerinde
     Aşk yalnız bir operadır, biliyordum.
     ...
     ödünç almadım hiç kimseden hiçbir şeyi
     çıplak ve sahici yaşayıp çıplak ve sahici ölmek için
     panayır yerleri...panayır yerleri...
     ölü kelebekler...ölü kelebekler...
     sonra dünyanın bütün sinemalarında bütün filmleri seyrettim.
     Adım onların adının yanına yazılmasın diye
     acı çekecek yerlerimi yok etmeden
     acıyla baş etmeyi öğrendim.
     Yoksa bu kadar konuşabilir miydim?
     ...


     ALABALIK VE SİYAM BALIĞI
     ...
     yeryüzünde en eski şey su
     tufandan önceki suyla
     tufandan sonraki bile aynı değildir
     ...


     KADIRGA
     ...
     dışı korsan, içi iç denizlerde yaşayan çocuklardık
     ...


     ÖĞLE SAATİ   
     Dökülen yemişlerin sessizliği
     Güz aydınlığı
     Uzakta bir çıkrık öğleyi böler ikiye
     Renkler kendini dener otla, kabukla, bulutla
     değiştirir gömleğini arklardan gelen sular
     uykusu yarım kalmış tenha kuyularda
     eteklerinde ufkun çizgisi
     geçen yıldan bu yana ne kadar uzadığını
     ölçer kır
     birbirlerinin gölgesinde uzayıp büyüyen
     ağaçların dinginliğini çepeçevre kuşatır öğle saatini
     su uyur, yelkovan durur
     çocukluğumda yağan bir karın adı olur ansızın
     ansızın bir kuş sürüsü gürültüsünü çizer güze
     Dünyanın almadığı saatlerdir
     Hiçbir şey benzemez başka bir şeye
     Kimse kimseye bir şey yapamaz sanki
     İyilik de kötülük de masumdur her şeyden
     Belki yalnızca yüzümüze doğru ağır ağır açılan
     uyku sonrası bir bakış
     iyi gelir bize
     Belki o zaman.
     ...


     YAZ BİTTİ   
     yaz bittiği her yerde söylenir
     söylenmeyen şeyler kalır geriye
   
     ve sonra hiçbir şey olmamış gibi
     ağır, usul bir hazırlık başlar
     uykuya benzer yeni bir mevsime

     orda burda, ev içlerinde, kır kahvelerinde, deniz kenarlarında
     incelen yazın akşam esintilerinde
     zaman usulca sıyrılır aramızdan
     ta içimizde duyarız gelecek günlerin geçmişini
     başka ne gelir elimizden
     büyük bir uzaklığa gülümseyerek
     geçiştiririz
     ıskaladığımız şeyleri

     yatıştırıcı rüzgarlar
     dışa vurur içimizdeki lodosu, poyrazı, gün batımlarını
     saklar bizi
     gözlerimizdeki hüzne "dinginlik" adını verir
     "seni iyi gördüm." diyenler
     biz de iyi hissederiz kendimizi
     elimizden başka ne gelir ki
     ...
   

5 Şubat 2013 Salı

Beyaz Gemi * Cengiz Aytmatov


     Beyaz Gemi; Cengiz Aytmatov'un ilk okuduğum kitabı oldu. Sade, doğal ve etkileyici bir dili var insanı yormuyor, su gibi okunuyor. Çocuk saflığını, dağlardaki yaşamı anlatan bu kitabı zevkle okudum. Cengiz Aytmatov'un "Gün Olur Asra Bedel" adlı kitabı da okunacaklar listemde, ondan da aynı zevki alacağımı düşünüyorum.

                                               


     Kitabın başlangıç cümlesi; (Uzun zamandır bir kitabı alırken ilk cümlelerine bakıyorum, o anda etkileniyorsam okumaya değer buluyorum, bir nevi okuma kriteri oldu bende.)

     - İki masalı vardı. Biri kendi masalı idi. Onu kimse bilmezdi. Öteki dedenin anlattığı masaldı. Sonra hiçbir masal kalmamıştı.

     
Kitabı okurken altını çizdiğim cümleler;

     - Önce gözyaşı dökülür, dökülür hiçbir şey göremezsin. Derken sessizce koca bulutlar yüzerek gelir ve aklından geçirdiğin her şeyi gerçekleştirir. Yüreğinde olanları, rahat olmadığını bilir bulutlar. Senin buralardan uzaklaşmak, uçup bir yere gitmek istediğini, kimse tarafından aranmak, kimsenin yapmacık yapmacık "Sersem çocuk, kayboldu gitti şimdi, nerede arayalım bunu?" dövünmesini istemediğini de bilir bulutlar. Senin bir yere kaçmaman, kaybolmaman, sadece sessiz sessiz sırtüstü yatıp bulutları seyretmen için, bulutlar aklından geçirdiğin her biçime girer, seni avuturlar. Bulutlar hep aynıdır ama türlü hallere girer. Yeter ki sen bil, senin için nasıl görünmek istediklerini...

 
     - İyilik ekme, kötülük biçersin. İyi yürekli olma! Al sana enayi, al sana, al sana! Kötü ol, kötü!


     - Çok insanlar, hastalıktan çok, içlerini kemiren, dinmek bilmeyen hırstan, olduklarından fazla görünmek istemelerinden ölürler.


     - İnsan durup dururken ne de kolay mutlu olabiliyor ve başkalarına da bu mutluluğu ne de kolay verebiliyordu? Hayat böyle devam etse, şimdiki gibi, şu andaki gibi...


     - Eşeğe, eşek olduğunu ispat edemezsin ki!...


     Kitabın son cümlesi ise;

     - Ve bu yeryüzünde bizi ne beklerse beklesin, insanlar doğup öldükçe, doğruluk ölmeyecektir. Senden ayrılırken, kendi sözlerini tekrarlıyorum yavrum;

     "Merhaba beyaz gemi, benim gelen!"

4 Ocak 2013 Cuma

Beyninizi Kamçılayın * Roger von Oech



     Bu kitap yıllar önce satın alıp okumadığım kitaplardan biriydi. Canım sıkkın olduğunda kitap alır başlar ve yarıda bırakırdım, benim için önemli olan kitaba sahip olmaktı. Bu huyumdan evdeki kitaplarımı bitirmeden kendime hiçbir yeni kitap almayacağıma dair söz vererek kurtuldum. Elimdeki kitabı okuduktan sonra da iyi ki bu kararı almışım dedim. Roger von Oech de keşke benim arkadaşım olsa dediğim yazarlardan biri oldu bu sayede.

     Yazar hakkında bilgi vermem gerekirse; kendisine danışanlar arasında IBM, Apple, Disney, Coca-Cola, NASA ve Sony var. Bunları duyduktan sonra aklınıza; "Nasıl bir insan?" ya da "Nasıl bir zekaya sahip?" tarzında soruların geldiğinin farkındayım, çünkü bende aynılarını kendime sormuştum. :) Hayat felsefesi olarak Heraklit'in öğretilerinden yararlanmaktadır. Aşağıda kitaptan yaptığım alıntılar da da bunu görebilirsiniz. Kendisi 1977 yılında Yaratıcı Düşün isimli danışmanlık firmasını kurmuştur. 1977 yılından önce de IBM'de çalışmıştır. En sevdiği şeyleri sayarsam;

          * En sevdiği müzik: http://www.youtube.com/watch?v=N2YMSt3yfko ve http://www.youtube.com/watch?v=vTc-SwPteVs

          * En sevdiği modern yazar: Paul Auster.

          * En beğendiği tablo: http://tr.wikipedia.org/wiki/D%C3%BCnyevi_Zevkler_Bah%C3%A7esi

          * En sevdiği film yönetmenleri; Akira Kurosawa, Ingmar Bergman ve Stanley Kubrick

     Yazar hakkında edindiğim bilgileri sizinle paylaştıktan sonra kitaptan yaptığım alıntılara geçiyorum. Uzun bir yazı oldu, neredeyse kitabın hepsini yazacaktım. Çok farklı, geçmişe ve şimdiye dair bilgilerin dayalı olduğu bir kitap, kitaplarım arasındaki en iyi yerini alacak bu yazımdan sonra, iyi okumalar ve bol kamçılar. :)




      - "Yaratıcı insan her şeyi bilen olmak ister. Sayısız şeyden haberdar olmayı arzular: Eski çağ tarihi, 19. yy matematiği, mevcut imalat teknikleri, çiçek aranjmanı ve daha sayısız bilgiye aç gözlü bir şekilde saldırır. Bu bilgilerin ne zaman yeni bir fikir oluşturmak için bir araya geleceğini kendi de bilmez. 6 dakika sonra olabileceği gibi 6 yıl da sürebilir bunun olması. Ancak yaratıcı bir insanın bunun bir gün olacağına inancı tamdır." bir reklamcılık efsanesi olan Carl Ally


     - 15. yy Alman mucidi Johannes Gutenberg, Gutenberg'in yaptığı, önceden birbirleriyle alakalı görülmeyen iki fikri birleştirmek olmuştur: Üzüm cenderesi ve baskı kalıbı. Baskı kalıbının amacı küçük bir yüzey üzerinde istenilen bir şeklin izini çıkarmaktır. Üzüm cenderesi ise geniş bir alana güç uygulayıp üzümlerin suyunu sıkmaya yarar. Bir gün, Gutenberg, büyük ihtimalle birkaç kadeh şarap içtikten sonra, kendi kendine şunu sordu: "Acaba ben bu baskı kalıplarını alıp cenderenin altına koysam kağıdın üzerine istediğim şekilleri basmazlar mı?" Böylece matbaayı icat etti.


     - M.Ö. 12. yy'da genç bir Yunanlı kütüphanecinin elindeki binlerce el yazısını düzenlemenin daha etkili bir yolunu bulması gerekiyordu. "Bunları nasıl düzenlesem?" diye, sordu kendisine. "Konularına göre mi? Yazarlarına göre mi? Yoksa renklerine göre mi?" Birden aklına alfabe geldi. Çağdaşları alfabeyi sadece bir araya gelip kelimeleri oluşturan bir dizi fonetik semboller topluluğu olarak görüyordu. - alfa, beta, gama, delta, epsilon. Kütüphaneci alfabenin dilbilimsel niteliklerini bir kenara bırakıp harflerin kendi aralarındaki sıralamalarını kullanmaya karar verdi. Beta'yla başlayan bütün dökümanlardan sonra gama'yla başlayanları koydu ve tabii ki ilk sırayı da delta'yla başlayanlar aldı. Böylece alfabetikleştirmeyi, yani bilgiyi sıralayıp saklamanın ve düzenlemenin ilk uygulamasını bulmuş oldu.


     - 1792'de Fransız Joseph Haydn orkestrasının saraylı müzisyenleri son derece öfkeliydiler çünkü Dük onlara bir tatil sözü vermesinin hemen ardından bu tatili ertelemişti. Haydn'dan, gidip Dükle izinleri konusunda konuşmasını istediler. Haydn bir süre düşündükten sonra konuşmayı müziğin kendisinin yapmasına karar verdi  ve böylece ortaya "Veda Senfonisi" çıktı. Çalışma bütün orkestrayla başlamasına rağmen sonlara doğru giderek daha az enstrümanla çalınıyordu. Kendi bölümü biten her müzisyen elindeki mumu söndürüp sahneyi terk ediyordu. Sahne de artık kimse kalmayana kadar bunu yaptılar. Dük de gerekli mesajı alıp onlara tatil izni verdi.



     - Buluş dediğimiz şey herkesle aynı yere bakıp farklı bir şeyler düşünebilmektir.


     - IX sayısını tek bir eklemeyle 6'ya dönüştürelim: IX rakamının önüne bir "S" koyabilir ve böylece "SIX" rakamını elde edebilirsiniz. Bazılarını bunu yapabilmekten alıkoyan bu örnekte Romen rakamları bağlamına takılı kalmalarıdır. IX rakamının sonuna "6" ekleyerek de bu sonuca varabiliriz. Böylece 1X6 yanı bir çarpı altı sonucuna ulaşırız ki bu da 6 etmektedir. Herkesin bir sürü bilgi birikimi var, içinde bulunduğumuz bağlamı terk ettiğimizde yeni fikirleri keşfetme şansını da elde etmiş oluyoruz.


     
Daha önceden hiç aklımıza gelmemiş olan sorular;

          * Tuş takımlı telefonlar 'numarayı çevirmek' kelimesinin ölümüne mi yol açmıştır?
          * Senkronize yüzücülerden biri boğulsa diğeri de mi boğulmak zorundadır?
          * Develer 'çölüm gemileri' şeklinde anılırken neden römorkörlere 'denizin develeri' denmemektedir?
          * Buzdolabının içine bir orkide bıraksanız ve bir gün sonra salam gibi koksa acaba salam da orkide gibi kokmaya başlayacak mıdır?
          * Dijital saatlerde saat yönü hangi taraftır?
          * Kahverengi dediğimiz halde neden 'sarı' yerine muzrengi ve 'kırmızı' yerine elmarengi demiyoruz?



     - Keşiflerin ve buluşların tarihine bakıldığında hepsinin rutinleri bozulan veya alternatif çözümler üretmek zorunda kalan insanlar tarafından yapıldığını görürüz. Karabiberin keşfi gibi. 1500'lü yıllardan itibaren Avrupalıların dünyaya açılmasının karabiber talebine katkısı olmuştur. Ortaçağ'da karabiber Uzakdoğu ve Avrupa arasında ticareti en fazla yapılan baharatların başında geliyordu. Bunun sebebi ise karabiber haricinde hiçbir baharatın fazla tuzlu eti yenilebilir hale getirememesi ve bu dönemde Avrupa'da yiyecekleri saklamak için genelde tuzlamanın dışında başka bir yöntemin kullanılamamasıydı. Etçil Avrupalılarla açlık arasında sadece tuz ve karabiber duruyordu anlayacağınız. 1453'te İstanbul'un fethinden ve özellikle de 1470'den sonra Türkler doğuyla Akdeniz arasındaki kara ticaret rotalarını kesmeye başladılar. Bunun sonucu olarak da kara biber stokları azaldı ve karabiberin fiyatı tavan yaptı. Bunun üzerine Avrupalı kaşifler gemileriyle batıya ve güneye açılıp Doğu'ya ulaşmanın alternatif yollarını aramaya başladılar. Tarihçi Henry Hobson'un da altını çizdiği gibi "Amerika, karabiber arayışının bir yan ürünü olarak keşfedilmiştir."

     - Amerikalı mucit Thomas Edison zihni kamçılamanın en güzel örneklerinden birini vermiştir. Genç bir adamken en büyük arzusu telgraf sistemini geliştirmekti. Çoklu telgrafı, şerit kağıtlı makineyi (telgrafın başka bir varyasyonu) ve telgraf benzeri daha birçok cihazı kendisi keşfetmiştir. Derken, 1870'lerin başında, finansçı Jay Gould Western Union telgraf sistemini satın alınca sektör üzerinde bir tekel durumuna geldi. Edison Gould'un bu sistemi tek başına elinde tutmayı sürdürdükçe yeniliğe olan ihtiyacın da azaldığını gördü. Bu da onun telgrafla ilgili rutin düşüncelerinden sıyrılıp yeteneğini kullanabileceği başka yollar bulması için zihnini kamçıladı. Birkaç yıl içinde ampulü, jeneratörü, gramofonu, film projektörünü ve daha bir sürü şeyi icat etti. Bunları mutlaka başka yollarla da keşfedebilirdi ama Gould'un yaptıkları hiç kuşkusuz başka fırsatların peşinden gitmesi konusunda onu kamçılamıştır.


     - Ne zaman yeni bir kelime öğrensek sonraki üç gün onu sekiz defa duyarız. Moda için durum aynı, siz de fark etmiş olmalısınız ki yeni bir araba aldıktan sonra, arabanızın aynısından her yerde gözünüze ilişir. İnsanlar aradıkları şeyleri bulurlar, işte sebebi bu. Güzellik ararsak güzellik buluruz. Aradığımız şey komploysa hiç şüphesiz onu buluruz. Her şey zihinsel frekansımızı ayarlamakla ilgili.


     - "Hiçbir şey sadece tek bir fikre sahip olmaktan daha tehlikeli değildir." Fransız filozof Emile Chartier



     - Keşfetmek dediğimiz şey, zaten her zaman ortada olan ama başka şeylerin gölgesinde kalan bir şeyi ortaya çıkarmak demektir çoğu zaman.


     - Sokrat, insan beynini "içinde tayfaların ayaklanıp kaptanı ambara hapsettikleri bir gemiye" benzetir.


     - Finansçılar yaptıkları işten tesisatçılık olarak bahsederler. İşlerini anlatmak için "Finansın Su Modeli"ni kullanırlar:
                                  


     - Hayatın anlamı;
          * Hayat bir simit gibidir. Taze ve sıcakken çok lezzetlidir ama kimi zaman da çok serttir. Ortasındaki boşluk en büyük gizemlerinden biridir ama yine de o olmadan bir simit düşünülemez.

          * Hayat, greyfurt gibidir. Önce kabuklarını soymanız ve ardından da tadına alışmak için birkaç ısırık gerekir. Tam da sevmeye başlamışsınızdır ki gözünüze suyu fışkırır.

          * Hayat bir muz gibidir. Başta yeşilsinizdir ama zaman ilerledikçe yumuşayıp lapa gibi bir hal alırsınız. Bazıları salkımda diğerleriyle birlikte olmak isterken bazıları da tek başına olmayı yeğler. Kabuklarına basıp kaymamak için dikkat etmeniz gerekir. Son olarak da, meyveye ulaşmak için kabuğunu soymanız şarttır.

          * Hayat, yemek yapmak gibidir. Tamamen içine neler koyup onları nasıl karıştırdığınıza bağlıdır. Bazen tarife uyarken bazen yaratıcılığınızı konuşturursunuz.

          * Hayat bir yap-boz gibidir ama elinizde bitince neye benzeyeceğini gösteren yap-bozun kutusunun kapağı yoktur. Hatta bazen elinizdeki parçaların tam olduğundan bile emin olamazsınız.

          * Hayat, asansöre binmek gibidir. Bir aşağı bir yukarı gidip durur ve birileri de sürekli tuşlarınıza basar.  Bazen asansör boşluğuna düşersiniz ama sizi asıl endişelendiren sarsıntılardır.

          * Hayat bir poker oyunu gibidir. Ya kartları dağıtırsınız ya da birileri sizin yerinize bunu yapar. Biraz yetenek ve biraz da şans işidir. Bahsi görür, rest çeker, blöf yapar ya da arttırırsınız. Birlikte oynadıklarınızdan sürekli bir şeyler öğrenirsiniz. Bazen kötü bir elle kazanır bazen de mükemmel bir ele rağmen kaybedersiniz. Ancak her ne olursa olsun en iyisi kartları karmaya devam etmektir.


     - Rorschach mürekkep lekesi testi.


     - Yaratıcı her hareket öncelikle yıkıcı bir harekettir.


     - M.Ö. 333 kışında, Makedon general İskender ve ordusu kışı geçirmek için bir Asya şehri olan Gordion'a gelirler. Oradayken, İskender, kentin "Gordion Düğümü" adındaki efsanevi düğümünü işitir. Kehanete göre bu düğümü kim açmayı başarırsa bütün Asya'nın hakimi olacaktır. Bu hikaye İskender'in ilgisini çeker ve sonunda şansını denemek için düğümün olduğu yere götürülmesini ister. Düğümün yanına gidince bir süre onu inceler, ancak, ipin ucunu bulmak için birkaç başarısız denemeden sonra pes eder. "Düğümü nasıl çözebilirim?" diye kendi kendine sorar ve ardından aklına bir fikir gelir: "Kendi kuralımı kendim koyacağım." Bunu düşündükten sonra kılıcını çeker ve düğümü ikiye böler. Asya'yı fethetmek onun kaderinde vardır.


     - Dünya'nın güneş etrafında döndüğünü ortaya çıkarmasıyla Polonyalı astronom Kopernik evrenin merkezinin Dünya olduğu kuralını yıkmıştır. Kışkırtıcı lirik aşk şiirleriyle Yunan şairi Safo kadının lirik şiirde yeri olmadığı kuralını yıkmıştır. Beethoven da birbirini izleyen finalleri ve çifte orkestra elemanlarıyla bir senfoninin nasıl olması gerektiğine dair kuralları yıkmıştır. Yıldırım atakları ve mekanize ekipmanlarıyla, Alman General Erwin Rommel, savaşın kurallarını değiştirmiştir. Kütle ve enerjiyi aynı olgunun farklı formları olarak birbirine eşitleyen Einstein, Newton fiziğinin kurallarını yıkmıştır.


     - Geçtiğimiz 1.500 yılın iletişim alanında en önemli gelişmelerden biri kelimelerin arasında boşluk bırakılmasıdır. Buna sebep olan şey ise birkaç rahibin kurallara meydan okuması olmuştur....Eski zamanlarda Latince ve Yunanca yazılar neredeyse hep yüksek sesle okunurdu. (bu yöntem 'kulaktan dolma' olarak bilinir.) O zamanlarda kendi dillerine yeteri kadar hakim olan dinleyiciler kelimeleri görerek değilde seslerinden tanıdıkları için bu şekilde okunanı anlamada bir zorluk yaşamazlardı. Bu yüzden kelimelerin arasına boşluk konması gereksiz görünürdü. M.S. 8. yy'da Eski Roma İmparatorluğu sınırlarında yaşayan Katolik rahipleri Latinceye eskiler kadar hakim olmadıklarından yazıları okurken bir kelimenin nerede bitip nerede başladığından emin olamıyorlardı. Rahipler bu sorunu kutsal metinlerdeki kelimelerin arasına onları tanımalarına yardımcı olan boşluklar yerleştirerek çözdüler.


     - Kısa bir süre önce, Yılbaşı Arifesi'ni 30 Aralık öğleden sonra kutlamak gibi bir gelenekleri olan bir grup Rus göçmeni duydum. Los Angeles Times'dan bir gazeteci bunu öğrenip buradan bir haber çıkacağını düşünerek onlarla röportaj yapmaya gitmiş. Onlara, "Neden yeni yılı herkesten 36 saat önce kutluyorsunuz?" diye sorduğunda içlerinden yaşı 60'ın üzerinde yaşlı bir adam şöyle cevap vermiş, "40 yıl önce Sovyetler Birliği'nde yaşarken çok fakirdik ve masraflar daha ucuza geldiği için yeni yılı 30 Aralık'ta kutluyorduk. Bu gelenek oradan gelir." İşin ilginç tarafı bu insanların çoğunun durumunun gayet iyi olması. İsteseler Yılbaşı Arifesi'ni gayet iyi bir şekilde kutlayabilirler ama yine de bir önceki gün kutlamayı tercih ediyorlar. Bu güne kadar çalıştığım birçok kuruluşun da artık anlamını yitirmiş nedenlerden dolayı Yılbaşı Arifesi'ni erken kutlamak gibi bir zihniyeti vardı.


     - Şimdiki "Kutup Yıldızı" Polaris'tir. Diğer yıldızlar onun yörüngesinde dönerler. Ancak gökyüzünün merkezi olmak Polaris için kalıcı bir durum değildir. Çünkü dünya ekseninde dönmeye devam ettikçe, tıpkı seken bir top gibi aşağı yukarı hareket eder. 26000 yıllık döngüler halinde dünyanın ekseni kuzey yarım küre gökyüzünün üzerinde bir halka çizer ve o halkanın içinde kalan herhangi bir yıldız da "Kutup Yıldızı" olur. Polaris'in "Kutup Yıldızı" görevindeki haleflerinden biri de Ejderha Takımyıldızı (Draco)'ndan Thuban'dır. Kabaca İsa'dan önce 4000'den 1800'e kadar, Thuban atalarımızın kuzeyi bulmak için kullandıkları "klavuz ışık"tı. Hem de nasıl bir "yıldız"dı ama! Mısırlılar Thuban'dan Büyük Giza Piramitleri'ni yaparken faydalandılar; neolitik devir İngiliz kabileleri Stonehenge'i ona göre düzenlediler ve Babilli astronotlar Thuban merkezli gökyüzüne bakarak tuttukları kayıtlardan bugün kullandığımıza oldukça yakın bir takvim yapmayı başardılar. Ancak hiçbir şey sonsuza kadar sürmez. Dünya'nın döngüsünden dolayı, M.S. 10000 yılında Thuban kuzeyden yaklaşık 47 derece saptı. Thuban bir kez daha kuzey gökyüzünde yerini alacak ve M.S. 20300 yılında bir kez daha "gökyüzünün merkezi" olarak geri döndüğünde ne ilginç şeyler olacağını merak ediyorum.


     - a: alfa,
       e: epsilon,
       h: eta,
       i: yota,
       o: omikron,
       n: upsilon,
       w: omega.   (İlk fonetik alfabedeki 7 sesli harf)


     - Tanınmış bir bilim adamı bir keresinde kendine şunu sormuş; "Farz edelim ki uzay boşluğunda ışık hızıyla aşağıya inmekte olan bir asansör olsun. Asansörün yan tarafında da bir delik olsa. Bu delikten de içeri bir ışık huzmesi giriyor olsa. Bu durumda ne olurdu? Işık nasıl hareket ederdi?" Böyle bir olasılıktan yola çıkan Albert Einstein, izafiyet teorisini ( güzel bir kızla bir saat kadar zaman geçirip, bir dakikaymış gibi gelmesi ) geliştirmiştir.


     - Filozof Heraklit çoğumuzun yeni fikirlerle karşılaştığında sergilediği negatif eğilimi şu sözle başarılı bir şekilde ortaya koyar: "Köpekler anlamadıkları şeylere havlarlar."


     
- "Her çocuk bir sanatçı olarak doğar. Esas sorun büyüdüklerinde de öyle kalmalarını sağlayabilmektir." Picasso


     - "Hayata bir çocuk oyunu gibi yaklaşıp sürekli parçaların yerini değiştirenler, kralların gücüne sahiptirler." Heraklit


     - "Oyun oyna!" yaklaşımı 1960'larda Charles Piccirillo tarafından National Library Week için hazırlanan reklam metninde en iyi şekilde yansıtılmıştır. Başlık yazısı alfabenin küçük harflerinden oluşan bu metin aşağıdaki gibidir:

                                         a b c d e f g h i j k l m n o p q r s t u v w x y z
Ardından da şu yazı gelir: "Yerel kütüphanemizde bu harfler sizi ağlatacak, gülümsetecek, aşık edecek, nefret ettirecek, meraklandıracak, kafanızı kurcalayacak ve anlamanızı sağlayacak şekilde dizilmişlerdir. Bu hayret verici 26 harfin neler yapabildiği sizi çok şaşırtacak. Shakespeare'in ellerinde bunlar Hamlet'e dönüşürler. Mark Twain onlardan Huckleberry Finn'i yaratmıştır. James Joyce onlarla oynayarak Ulysses'i yazmıştır. Gibbon onları Roma İmparatorluğu'nun Yükselişi ve Çöküşü'nü yazacak şekilde dizmiştir. John Milton onlara şekil vererek ortaya Kayıp Cennet'i çıkarmıştır." ( merak edip bu reklamın orjinalini araştırdım ve buldum; http://www.tantujin.com/wp-content/uploads/2011/09/charles-piccirillo-national-library-week-ad.jpg )


     - "İşimde aradığım 3 şey var: Bir şeyler öğrenmeyi umut ederim. Biraz para kazanmak isterim ve biraz da eğlenmek. Eğer bir proje bunlardan en az ikisini karşılamıyorsa o projenin içinde yer almam." ünlü sandalye tasarımcısı Bill Stumpf


     - http://creativethink.com/


     - Altın Oran: Pisagor tarafından bulunmuştur. Bir çizgiyi öyle bir şekilde parçalara bölersiniz ki uzun tarafın kısa tarafa oranı bütün çizginin uzun tarafa oranına eşit olur. Bu oranın sayısal karşılığı yaklaşık olarak 1.618033988'dir. [ İşin garibi altın oranın tersi (1/altınoran) 0.618033988'e veya (altınoran-1)'e eşittir. Daha da etkileyici olan, altın oranın karesi, 2.618033988'e veya (altınoran+1)'e eşittir. Alman matemetikçi Johannes Kepler altın oranı överek, "Geometrinin iki büyük hazinesi vardır: Biri Pisagor Teorisi ve diğeri de bir doğrunun en uç noktalara bölünmesi ve ortalama oran (altın oran). İlkini altınla kıyaslayabiliriz ama ikincisi tıpkı bir paha biçilmez bir mücevher gibidir. ] Altın oran matematiğin hiç beklenmedik alanlarında karşımıza çıkar. Örneğin, ardıl Fibonacci numaraları (1, 1, 2, 3, 5, 8, 13, 21, 34, 55, 89, 144... her sayı kendisinden önceki iki sayının toplamıdır.) sıra ilerledikçe altın orana ulaşır. Bu sayı dizilimi ardışık bir tavşan jenerasyonunun üyelerinin sayısı, dallanan bitkilerdeki filizlenme noktaları, ayçiçeğindeki tohumların dizilimi ve bir okyanus dalgasının sarmalı gibi şeylerde mevcuttur. Yıllar boyunca sanatçılar da altın oranı işlerinde kullanmışlardır. Eski Yunanlılar altın dikdörtgenin neredeyse mükemmele yakın bir biçim olduğuna inanırlardı ve bunu mimarilerine de yansıtırlardı. (örneğin, Parthenon http://upload.wikimedia.org/wikipedia/commons/7/79/Parthenon,_Nashville.JPG ) Boticelli, Leonardo dav Vinci, Marcel Duchamp, Georges Braque ve pek çoklarının bazı resimleri altın oran-dan esinlenir. Mimar Le Corbusier her zaman kullanımının en büyük savunucularından olmuştur ve Frank Lloyd Wright, New York'taki Guggenheim Müzesi'nde sergilenen spirallerden oluşan deniz kabuğu şeklindeki eserinde altın oran'dan esinlenmiştir. ( http://www.guggenheim.org/new-york/about/guggenheim-images )


     - Burada çalışmak koyu renk bir elbisenin içine tuvaletinizi yapmak gibi. Sıcak ve iyi hissettiriyor ve dışarıdan belli olmuyor.


     - Veritabanı geliştiricisi Erik Lumer, karıncaların yuvalarını temizlerken ölülerini nasıl kümelediklerini gözlemleyerek bankacılık sektörü için daha esnek bir müşteri profili yaratma sistemi ortaya çıkarmıştır. Ve Birinci Dünya Savaşı'nda askeri tasarımcılar daha etkili kamuflaj modelleri yapabilmek için Picasso ve Braque'in kübist sanatından faydalanmışlardır.


     - Mao'nun yürüttüğü gerilla savaşı tıpkı bir reklam kampanyasını andırır. Napolyon'un Moskova'ya ilerleyişi proje yönetimine iyi bir örnektir.


     - "Beklenmeyeni bekleyin yoksa onu hiç bulamazsınız." Heraklit


     - "Elde ettiğim bilgilerin çoğunu başka bir şey arayıp da bambaşka şeylere ulaşmam sayesinde kavuşmuşumdur." Franklin Adams


     - Zincirle bağlantısı olmadığından hızlı gitmesi için yapılan ön tekerinin çapı yaklaşık 1.5 metre olan bisikletler3 "penny-farthing"- ön tekeri İngiliz bozuk parası penny'ye arka tekeri de yine bir İngiliz bozuk parası olan farthing'e benzetildiği için bu isim verilmiştir. http://www.qtpi1969.net/wp-content/uploads/2008/01/pennyfarthingy.jpg


     - Bazen en önemli ve bariz şeyler gözümüzün önünde olanlar değil de olmayanlardır. Benzer bir ana fikir Sherlock Holmes'un kısa öykülerinden biri olan kaybolan bir şampiyon yarış atıyla ilgili "Gümüş Alev" isimli öyküde de vardır. Soruşturma sırasında bir dedektif Sherlock Holmes'a: "Dikkatimi çekmek istediğiniz bir nokta var mı?" diye sorar ve Holmes da bu soruyu şöyle yanıtlar: "Köpeğin gecenin bir yarısı yaptığı şey dikkat çekici." "Köpek gece bir şey yapmadı ki" der dedektif. "Zaten dikkat çekici olan da bu" diye karşılık verir Holmes. Bazen en önemli şeyler aslında hiç olmayanlardır. Bu hikayede havlamayan köpek hırsızın köpeğin tanıdığı biri olduğuna işaret ediyor ve böylece şüpheli listesini daraltıyor.


     - General Motors'un efsanevi başkanı Alfred Sloan da grup düşüncesinin tehlikelerini iyi bilen biriydi. 1930'ların sonlarına doğru, kendisinin başkanlık ettiği bir toplantı esnasında ortaya bir fikir sunulur ve herkes buna bayılır. "Bu sayede büyük paralar kazanabiliriz." ve "Hemen bunu hayata geçirelim." gibi laflar havada uçuşmaktadır. Bir süre tartışıldıktan sonra Sloan şöyle der, "Bu fikri oylamaya açalım." Masada oturanlar arasında oylama yapılır ve herkes "Evet!" der. Oy sırası Sloan'a geldiğinde, "Ben de 'Evet' diye oyluyorum ve böylece yönerge oy birliğiyle kabul edilmiş oluyor. Yine bu sebepten ötürü, bu önergeyi gelecek aya erteliyorum. Düşünce şeklimizin bu hale gelmesi hiç hoşuma gitmiyor. Bu fikre sadece tek bir açıdan bakıyoruz ve bu karar almak için çok tehlikeli bir yöntem. Herkes aynı şeklide düşündüğünde aslında kimse bir şey düşünmüyor demektir. Önümüzdeki ayı herkesin bu önergeyi farklı bir perspektiften bakıp inceleyerek geçirmesini istiyorum." der. 30 gün sonra, önerge tekrar masaya yatırılır. Ancak bu defa kabul edilmez. Yönetim kurulu üyeleri bu sayede grup düşüncesinin etkilerini yıkmak için bir fırsat yakalamışlardır.


     - Soytarı, alışılagelmiş yöntemlerin karşısındadır. Sıradan algı, anlayış ve işleyişler ona göre değildir. O, önemsiz olanı yüceltir, yücelteni önemsemez ve bir durum hakkındaki genel kabul görmüş olan düşünceyle dalgasını geçer. Aşağıda soytarının yaklaşımına ilişkin bazı örnekler bulunmaktadır:

          *Soytarı bizim sıradan varsayımlarımızı değiştirir. "Bir adam atın üzerinde geriye dönük olarak oturuyorsa neden hemen adamın ters oturduğunu varsayarız da atın ters olabileceğini hiç düşünmeyiz?" diyendir o.

          * Saygısızdır. "Zengin adamın cebine koyup da fakirin fırlatıp attığı nedir?" diye sorup cevap olarak da, "Sümük" deyip bizleri en basit gündelik ritüellerimizin kutsallığını düşünmeye iter.

          * Bir problemin varlığını bile inkar ederek durumun çerçevesini yeniden çizer. Birçok insan ekonomik krizlerin kötü olduğunu düşünür. Soytarı hariç. Soytarı, "Ekonomik krizler iyidir. İnsanların daha etkili çalışmalarını sağlar. İnsanlar gelecekleri ve işleri hakkında endişeli olduklarında daha çok çalışırlar. Bunun yanı sıra birçok firma ihtiyacından fazla eleman çalıştırıyor. Ekonomik krizler onların fazla kilolarından kurtulup daha agresif olmalarını sağlar." der.

          * Saçmalayabilir. Eşeğini kaybeden bir soytarı, diz çöküp Tanrı'ya şükretmeye başlar. Oradan geçmekte olan biri bunu görünce, "Eşeğin kayıp, ne diye Tanrı'ya şükrediyorsun?" diye sorunca soytarı ona şöyle cevap verir: "Şükrediyorum çünkü o sırada eşeğin üzerinde değildim. Aksi takdirde ben de kaybolacaktım şimdi."

          * Başkalarının göz ardı ettiklerini o görür. "Neden insanlar önce kremayı koyup sonra üzerine kahve eklemek yerine önce kahveyi koyup sonra krema ekleyerek bir de kendilerini onu karıştırma zahmetine sokarlar?" diye sorandır o.

          * Soytarı metaforiktir. Bir zeka testindeki, "Aşağıdakilerden hangisi doğrudur: A) Kuşlar tohum yer. B) Tohumlar kuş yer." şeklindeki soruya hem A hem de B diye cevap verebilir çünkü ölü kuşların çürüyerek toprağa karıştıklarını ve tohumların yeşermesine katkıda bulunduklarını bilir.


     - "Bir soru benim için hala gizemini koruyor: Ben mi deliyim yoksa çevremdeki diğer herkes mi?" Albert Einstein


     - "Aralarında görünür hiçbir bağlantı olmayan şeyleri birleştirdiğimizde mükemmel uyumu yakalamış oluruz." Heraklit


     - Girişimciler farklı alanlardan topladıkları kaynaklarla yeni işler kurarlar: Joseph Pulitzer, yüksek tirajlı bir gazete yaratabilmek için büyük ölçekli reklamları basım işine dahil etmiştir. Mühendisler yeni materyaller elde edebilmek için farklı materyalleri birbirleriyle karıştırırlar: Yunan maden bilimciler yumuşak bakırı ondan daha da yumuşak olan kalay ile alaşımlayarak bronzu elde etmişlerdir. Bilim adamları yeni modellemeler bulmak için kavramları çeşitlendirirler: J.B.S. Haldane (ve diğerleri) Gregor Mendel'in genetik mutasyon çalışmasıyla Charles Darwin'in doğal seleksiyon fikrini birleştirerek Evrimin Standart Modeli'ni ortaya çıkarmışlardır.


     - Neden herkes muhteşem gün batımını izlerken, siz arkanızı dönüp mavi ve morun dansını izlemiyorsunuz?


     - 1950'lerde doğum kontrol hapını geliştiren kişilerden biri olan Carl Djerassi, böcek ilacı üreticisi bir firmanın yöneticisiydi. İşinden dolayı belli başlı böceklerin toplum sağlığı ve ekonomisi üzerindeki negatif etkileriyle yakından ilgileniyordu. Diğer birçok bilim adamı gibi böcek ilaçlarının çevre üzerindeki zararlı yan etkileri de onu endişelendiren başka bir konuydu. Kendine şöyle sordu, "Çevreye zarar vermeden zararlı böcekleri nasıl yok edebilirim?" Bu konu üzerinde çalışırken ölüm yerine doğum kısmı üzerinde yoğunlaşmaya karar verdi: "Onları öldürmek yerine en baştan doğmalarını engellesek nasıl olur? Cinsel organlarının olgunlaşmasını engelleyen birtakım özel hormonlar verebilirsek üremelerini de engellemiş oluruz." Ardından bunu denedi ve başarılı oldu.


     - Hayat zor. Bütün zamanını ve bütün hafta sonlarını veriyorsun da ne geçiyor eline? Ölüm, ne ödül ama. Yaşam döngüsü tamamen tersine. Önce ölmeli ve bunu aradan çıkartmalıyız. Sonra bir yirmi sene yaşlı olarak evimizde yaşamalı ve gençleşince evden kovulmalıyız. Önce bir altın saat edinip sonra çalışmaya başlamalıyız. Kırk yıl çalıştıktan sonra da yeterince gençleşince işten ayrılıp emekliliğimizin tadını çıkarırız. Lise için hazır olana kadar üniversiteye ve partilere gideriz. Sonra da ilkokula gidip çocuk olur, oyunlar oynar, sorumluluklardan uzak oluruz. Ardından küçük bir bebek olur, ana rahmine geri döner, son dokuz ayımızı bir sıvının içinde yüzerek geçirir ve sonunda da birilerinin en değerli varlığı olarak hayatımızı bitiririz.


     - Olaylara tersten bakmanın zorlukları da yok değil. Anlatıldığına göre, William Spooner (19. y.y. sonunda yaşamış art arda gelen kelimelerdeki hecelerin yerlerini değiştirme alışkanlığıyla tanınmış. Spoonerism ( örneğin "votka vişne" yerine "voşka vitne" demek :) ) teriminin yaratıcısı olan eğitimcidir. Davetli olduğu bir yemekte tuzluğu halıya döker. Hiç bozuntuya vermeden Spooner hemen ardından şarabını da yerdeki tuzun üzerine döker.


     - Montaigne: "Acı çekmekten korkan insan zaten şimdiden korktuğu şeyden acı çekiyor demektir."


     - N.F. Simpson: "Tesadüfü şansa bırakamayız."


     - "Yesterday" şarkısını besteleyen Beatle Paul McCartney bunu rüyasında görmüştür. İspanyol ressam Francisco Goya çalışmalarına temel olarak gördüğü kabusları kullanmıştır. Muhammed, insanları İslam'a çağırması için gelen vahiyi rüyasında görmüştür. Dünyanın en ünlü rüyalarından birinde, Cebrail, Muhammed'in yanına gelip onu gümüş bir atın üzerinde önce Kudüs'e ve sonra da Tanrı'nın kendisinden emirlerini alması için cennete götürür.


     - Heraklit'in yaratıcı görüşleri;

          * Beklenmeyeni bekleyin yoksa onu hiç bulamazsınız.
          * Her şey değişir.
          * Aynı nehirde iki defa yıkanamazsınız.
          * Zıtlıktan fayda doğar.
          * Birbiriyle bağlantısız gözüken şeyleri birleştirdiğimizde mükemmel uyumu bulmuş oluruz.
          * Pek çokları ellerinin arasında olanı görmekten acizdirler.
          * Güneş olmadığında yıldızları görebiliriz.
          * Her şey gerçek doğasını gizlemeyi tercih eder.
          * Hayata bir çocuk oyunu gibi yaklaşıp sürekli parçaların yerini değiştirenler kralların gücüne sahiptir.
          * Deniz suyu hem saf hem de kirlidir: balık için içilebilir bir yaşam kaynağıdır, insanlar içinse içilemez ve öldürücüdür.
          * Bir çemberde, bitiş noktası aynı zamanda başlangıç noktası da olabilir.
          * Sağlığı güzel yapan hastalık, tokluğu istenir kılan açlık ve dinlenmeyi özlenir yapan da yorgunluktur.
          * Yukarı ve aşağı giden yolların hepsi birdir.
          * Her şey değişerek dinlenir.
          * Uyanıkken aynı evreni paylaşırız ancak uyurken hepimiz kendimize ait dünyalara gideriz.
          * Köpekler anlamadıkları şeylere havlarlar.
          * Eşek, çöpü altına tercih eder.
          * Yürüyen her hayvan belli bir amaca kamçıyla yönlendirilir.
          * Yangından önce bile söndürülmesi gereken bir şey vardır o da kibirdir.
          * Karakteriniz kaderinizdir.
          * Her gün yeni bir güneş doğar.


     - "Bir adamın hataları, onun keşfe açılan kapılarıdır." James Joyce


     - 20. y.y.'ın en yaratıcı zekalarından biri olan otomobil üreticisi Charles Kettering, hata yapmanın değerini öğrenmekle ilgili şunu söyler: "Mucit dediğin insan eğitimi fazla ciddiye almayan kişi demektir. Gördüğünüz gibi, bir insan altı yaşından üniversiteden mezun olduğu güne kadar yılda üç ile dört sınava giriyor. Bir kez bile başarısız olursa da her şey bitiyor. Ancak mucit dediğimiz kişi hemen hemen her seferinde başarısız oluyor. Belki de binlerce kez deneyip de başaramıyor. Ancak bir kez bile başarılı olursa tarihe geçiyor. Burada iki şey taban tabana zıt. Genelde, yapılacak en büyük iş yeni gelen birine nasıl zeki bir şekilde başarısız olunacağını öğretmektir deriz. Ona defalarca kez deneyip yanılmaya devam etmesi gerektiğini öğretmemiz gerekir.


     - Süper tanker Exxon Valdez, 1989 baharında Alaska'da karaya oturduğunda, kıyıları milyonlarca galon benzinle kirletti. Bunun sonucu olarak da petrol endüstrisi petrol transferi güvenlik standartlarını tekrar gözden geçirip sıkılaştırmak zorunda kaldı. Challenger (1986) ve Columbia (2003) uzay mekiği kazaları da aynı şekilde NASA'nın benzer önlemler almasını sağladı. 1912 yılında Titanik'in batması da Uluslararası Buz Devriyesi'nin kurulmasını ve aysberglerin raporlanmasını zorunlu hale gelmesini sağlamıştır. 11 Eylül'de Dünya Ticaret Merkezi'ne yapılan terörist saldırı mimarları gökdelen inşaatlarında kullanılan yangın sistemlerinin standartlarını yükseltmeye itmiştir. 2004 yılında meydana gelen Tsunami faciası sistemik hareketleri takip edenleri halkın bilgilendirilmesi ve uyarılması konusunda uyguladıkları protokolleri değiştirmek zorunda bırakmıştır. Hatalarımızdan bir şeyler öğreniriz. Hatalarımız bizi "farklı bir şeyler düşünmeye" iten darbelerdir.


     - Antik Yunan'da kibir için kullanılan kelime "hubris"tir ve kişinin çöküşünün habercisi sayılır. Tanrılarına meydan okuyacak kadar kendine güvenen kişi onlar tarafından yakılır. Günün ardından gecenin gelmesi kadar kesin bir şekilde kibrin arkasından yıkım gelir. Yaşadığı şehir Efes'in kibirli yöneticiler yüzünden çektiği sıkıntıları gören Heraklit onları şöyle uyarmıştır: "Yangından önce bile söndürülmesi gereken bir şey varsa o da kibirdir."


     - Yönetmen Woody Allen'ın da belirttiği gibi, "Hiçbir zaman hata yapmıyorsanız, o zaman yenilikçi bir şey denemiyorsunuz demektir."


     - "Beni endişelendiren, bir şeylerin oluş şekli değil de insanların onları değerlendiriş şekli." Epiktet


     - Birkaç y.y. önce, ünlü tv siması Johnny Carson şovunda ülkede tuvalet kağıdı sıkıntısı yaşanacağına dair bir espri yapmıştı. Ardından bu tür bir sıkıntının getirebileceği sonuçlardan bahsetmişti. Esprinin verdiği mesaj programı izleyenlerin hemen çıkıp tuvalet kağıdı stoklaması gerektiği yoksa bu sonuçlara katlanacaklarıydı. Gerçekte böyle bir sıkıntı olmadığı için bu espri oldukça alkış aldı. Ancak bu programdan birkaç gün sonra gerçekten de böyle bir sıkıntı baş gösterdi. Bunun sebebi, insanların gerçekten de böyle bir şeyin olabileceğini düşünerek piyasadaki bütün tuvalet kağıtlarını satın almalarıydı. Sonuç olarak bir şaka normal tuvalet kağıdı piyasasını etkilemişti. İşte bu durum kendini gerçekleştiren kehanetlere güzel bir örnek. Kendini gerçekleştiren kehanet, düşünceler dünyasının gerçekler dünyasının üzerine çıkması durumudur.