20 Ağustos 2012 Pazartesi

Yeraltından Notlar * Dostoyevski


     - Şunu ciddi olarak söyleyebilirim; pek çok kez böcek olmayı istemişimdir. Ama ne yazık ki, buna bile layık olamadım. Sevgili okuyucularım, yemin ederim, her şeyin bilincinde olmak bir hastalıktır; bütün varlığınızı etkileyen gerçek bir hastalık.


     - Aşık olmayı denedim, hem de bir değil iki defa; inanır mısınız baylar korkunç acılar çektim. Aslında acı çekmediğimi ruhumun derinliklerinde biliyordum. Gülmek gelirdi içimden ama yine de acı içinde kıvranmaya devam eder, üstelik delicesine aşıkmışım gibi kıskançlık krizleri geçirirdim...Bütün bunların sebebi can sıkıntısıydı baylar, kesinlikle can sıkıntısı...


     - Huzur içinde yaşayıp, zafer kazanmış bir edayla ölmekten daha güzel ne olabilir ki!


     - İnsanoğlunun en büyük kusuru, Nuh Tufanı'ndan başlayıp Schlezwig Holstein dönemine dek süren ahlaksızlığıdır.


     - İnsan hedefe ilerlemeyi sever, ulaşmayı değil.


     - Kalbi temiz olmayan hiçbir şeyi derinden anlayamaz.


     - Benim alçak, sevmeyi bilmeyen, onu sevemeyecek biri olduğumu anlamıştı. Bunun mümkün olmadığını söyleyeceksiniz...Benim kadar alçak ve namussuz bir herifin olamayacağını, Liza'yı sevmememin, böyle bir sevginin değerini bilmememin mümkün olamayacağını söyleyeceksiniz..."Neden mümkün olmasın?" Birincisi ben sevemem, çünkü sevmeyi baskı aracı olarak görürüm. Hayatım boyunca buna inandım hep. Hatta sevgiyi, seven insanın kendisini isteyerek esir etmesi olarak tanımlayabilirim.


     - Aşağılanmış bir şekilde gitmesi daha iyi oldu. Aşağılanma duygusunun, insan ruhuna acı çektirdiği gibi bilinci keskinleştirir... Kısa bir süre sonra zaten kalbini kıracaktım. Fakat bu durumda, kalbindeki bu acı hiç silinmeyecek, içine düştüğü pislik ne olursa olsun onu kurtaracak ve kini kim bilir...Belki de bağışlaması ruhunu temizleyecektir. Peki neye yarar? Hangisi daha iyidir: Kolayca kazanılan bir mutluluk mu, yoksa insanın ruhunu yücelten acı mı? Evet hangisi?


     - Ben, sizlerin, korkaklığınıza "ölçülü davranış" kılıfını geçirip, yarım bıraktığınız her şeyi sonuna kadar götürdüm.


Yanlış yolun karanlığından
Kandırıp ateşli sözlerimle
Alçalmış ruhunu kurtardığımda
Derinden acı çekerek
Seni saran utancı,
Lanetledin pişmanlık içinde.
Unutkan yüreğini
Cezalandırmak için anılarla
Benden önce olup biteni
Anlatırken bana bir bir
Aniden yüzünü kapadın ellerinle
Ruhunda başlayan isyanla
Utançla ve dehşet içinde sarsılarak
Gözyaşlarına boğuldun. N.A. NEKRASOV


   

18 Ağustos 2012 Cumartesi

Veronika Ölmek İstiyor * Paulo Coelho

- Bu dünyada hiçbir şey rastlantı sonucu meydana gelmez.


- Hala genç, güzel ve zekiyim, erkek arkadaş bulmakta zorlanmayacağım, hiçbir zaman zorlanmadım zaten. Onlarla kendi evlerinde ya da koruluklarda sevişeceğim, belli ölçüde zevk alacağım, ama orgazm olur olmaz o boşluk duygusu geri gelecek. Konuşacak pek bir lafımız olmayacak ve ikimiz de bunu bileceğiz. Bir an önce sıvışmak için bahane uydurma anı gelecek. -"geç oldu," ya da "yarın erken kalkmam gerekiyor," ve birbirimizin gözlerine bakmaktan çekinerek çabucak ayrılacağız.


- Kendi dünyasında yaşayan herkes delidir. Şizofrenler, psikopatlar, manyaklar. Yani başkalarından farklı olanlar.


- Kendilerini normal sanıyorlar, çünkü hepsi aynı şeyleri yapıyorlar Ben de işte, onların kuyusundan içmiş numarası yapacağım.


- İnsanlar hiçbir zaman kendilerine anlatılanlardan bir şey öğrenmezler, kendi çabalarıyla öğrenirler yalnızca.


- İnsanlae ancak koşullar buna elverdiğinde delirme lüksüne sahiptirler.


- Anlaşılmamaktan gurur duyuyordu, çünkü tüm dahiler bu bedeli ödemişlerdi.


- Gerçek sen; içindeki sen, başkalarının biçimlendirmediği sendir.


- Mari, Tanrı'yı suça teşvikle de suçlayabilirdi, çünkü ağacın nerede olduğunu Adem ile Havva'ya o göstermişti. Bu konuda bir şey söylememiş olsaydı, bu dünyada insanlar kuşaklar boyu mutluluk içinde yaşayacaklar, yasak meyveye el uzatmak kimsenin aklına gelmeyecekti, benzer agaçlarla dolu bir ormanda bulunduğunda kimse onun özel değerini bilmeyecekti.


- Duygular hep vardı, ama gizlenmek zorundaydı.



- Herkes hayal kurar da yalnızca pek az kişi hayallerini gerçekleştirebilirse, hepimiz korkağız demektir. Haklı olan kişi en güçlü olandır. Bu durumda bir paradoks söz konusu, en korkak olanlar aynı zamanda en cesurlar,  çünkü fikirlerini herkese empoze edebiliyorlar.


- Yaşayın yaşamasını bilirseniz Tanrı da sizinle birlikte yaşar. Onun koyduğu riskleri göze alamazsanız, o Tanrı da uzak bir cennete çekilir ve yalnızca felsefi birtakım spekülasyonlara konu olur. Herkes biliyor bunu, ama hiç kimse ilk adımı atmıyor, belki de deli damgası yemekten korkuyorlar. Bizim en azından böyle bir korkumuz yok Eduard. Bizler Villete'de yaşamışlarız.


- Diplomasi, karşıdakini beklemede tutma sanatıdır. İlk aşklar belki hiç unutulmaz, ama mutlaka sona erer.



- Elektroşok yapsınlar diye bilerek azgınlık yaptım, çünkü sen benim kafamı karıştırıyorsun. Neler hissettiğimdne tam emin değilim, üstelik sevgi, hayatımı bir kez mahvetti.


     Çok güçlü bir büyücü, bütün ülkeyi yok etmek ister, o ülke halkından herkesin su çektiği bir kuyuya sihirli bir madde atar. Kuyunun suyunu kim içerse delirecektir. Ertesi sabah, herkes kuyudan su çekip içer, hepsi de delirir. Yalnızca kraliyet ailesi, kendilerine ait özel bir kuyudan su çektiklerinden, sihirbaz da o kuyuyu zehirlemeyi beceremediğinden, delirmezler. Tabii kral çok kaygılanır, halkının sağlığını güvenliğini sağlamak için bir dizi emir verir. Ancak polisler ve müfettişler de halkın içtiği sudan içmiş olduklarından, kralın emirlerini saçma bulur, uygulamazlar. Ülkede yaşayanlar kralın emirlerini duyduklarında onun çıldırdığına inanırlar, hep birlikte şatosunun önünde toplanıp tacını ve tahtını bırakması için gösteriler yaparlar. Umutsuzluk içindeki kral tahtından inmeye hazırlanırken kraliçe ona engel olarak der ki 'Gel biz de o kuyunun suyundan içelim, o zaman biz de onlar gibi oluruz.' Ve öyle yaparlar: Kral ile Kraliçe de cinnet suyunu içip anında saçma sapan konuşmaya başlarlar. Bu durumda halk taşkınlığından dolayı pişman olur; öyle ya madem bu kral bu kadar bilgece konuşuyor, onu alaşağı etmenin bir anlamı yoktur. Ülkede barış ve huzur yeniden hüküm sürer, bu halk komşularından epeyce farklı bir hayat tarzı benimsemiştir, ama kral ölümüne dek ülkesini yönetebilmiştir.


      Yaşamı boyunca pek çok şeyi sonuna dek götürdüğü doğruydu, ama hep önemsiz şeylerdi bunlar, bir özürle sona erebilecek bir küslüğü uzatmak, bir ilişkinin sonu olmadığını düşündüğünde adamı sevdiği halde telefon etmemek gibi. Kolay konularda ödün vermemekte üstüne yoktu; sanki ne kadar güçlü ve aldırışsız olduğunu kendi kendine böyle kanıtlayacaktı. Oysa aslında kırılgan bir insandı, hiçbir zaman üstün bir öğrenci olmamış, okulda spor dallarında da pek bir başarı gösterememiş, evinde de huzurlu bir yaşam sağlayamamıştı. Ufak tefek kusurlarının üstesinden gelmeyi başarmış, ama yaşamsal önemi olan konularda yenilgiye uğramıştı. Başına buyruk bir kişi olduğu havasını yaratmayı başarmıştı, ama aslında çok derin bir arkadaş özlemi vardı. Kalabalık bir yere girdiğinde herkes dönüp ona bakardı, ama hemen her geceyi bir manastır odasında, antenini doğru dürüst ayarlatmaya üşendiği televizyonunun karşısında yapayalnız geçirirdi. Tüm tanıdıkları onu gıpta edilecek bir kadın gibi görürlerdi, ama bu görüntüyü sağlamak, kendisi için yarattığı bu imaja uygun davranmaya çalışmak hemen hemen tüm enerjisini tüketmişti. Bu yüzden, kendi kendisi olmak için gereken enerji hep eksik kalmıştı. Dünyadaki herkes gibi, mutlu olmak için başkalarına ihtiyaç duyan bir kişiydi, ama başkalarıyla baş etmek de zordu. Beklenmedik tepkiler gösteriyorlar, çevrelerine koruyucu duvarlar örüyorlar, aynı kendisi gibi davranarak hiçbir şeye aldırmaz numaralarına yatıyorlardı. Yaşama daha açık biriyle karşılaştıklarında ya onu daha ilk adımda dışlıyorlar ya da ona acı çektiriyorlar, onu aşağılıyorlar, "tuhaf" muamelesi yapıyorlardı.


Ve dedim ki kalbime, budalaya ne olduysa
olacaktır bana da...
Git yoluna, ye ekmeğini coşkuyla,
ferah gönülle iç şarabını da
ne yapacağını bilmiş Tanrı önceden.
Giydiğin hep beyaz olsun,
başından eksik olmasın merhem.
Yaşa keyfince sevdiğin kadınla
günlerin gururla dolsun,
o da Tanrı'nın armağanıdır sana.
Gurur dolu günlerin
görüp göreceğindir hayatta,
bir de güneşin altında harcadığın emek...
Yürü kalbinin gösterdiği yolda
gözünle gördüğünü tanı:
ama bil ki bütün yaptıkların
yargısına uğrayacaktır Tanrı'nın.
"Yargısına uğrayacağım Tanrı'nın" dedi Eduard, yüksek sesle, "ve ona diyeceğim ki: Yaşamımın bir döneminde durup rüzgara baktım, ekin ekmeyi unuttum, coşkuyla yaşamadım, bana sunulan şarabı bile içmedim. Ama günün birinde hazır olduğuma hükmettim ve yeniden işe koyuldum. 'Cennet Görüntüleri'mi sana anlattım, tıpkı Bosch, Van Gogh, Wagner, Beethoven, Einstein ve benden önce dünyaya gelmiş nice deli gibi.


     Bazı şeyler vardır ki, sırf insanların çoğunluğu öyle olmaları gerektiğine inandığı için yerleşir, normlaşırlar. Yazı makinesinin tuşlarının neden bildiğimiz sırada düzenlendiğini hiç merak ettiniz mi? İlk sıradaki harflerin düzenine göre adlandırıyoruz klavyeleri: Q klavye (QWERTY). Klavyenin neden alfabetik sıraya göre değil de, her dilde farklı farklı dizildiğinin gerekçesini merak edip araştırdım. İlk yazı makinesi 1873 yılında Christopher Scholes tarafından, el yazısının güçlük ve yavaşlığını telafi etmek üzere icat edilmiş. Ama ortaya bir sorun çıkmış hemen; makinede çok hızlı yazıldığında çubuklar birbirine karışıyor, makine de çalışmıyormuş. Bunun üzerine Scholes, Q klavyeyi icat etmiş. Yazı makinelerinin daha yavaş yazmalarını sağlayan bir klavye! Remington firması- ki o zamana değin dikiş makinesi üretiyormuş- yazı makinesi üretmeye karar verdiklerinde Q klavyeyi kullanmışlar. Bunun sonucunda insanlar bu klavyeyi öğrenmek zorunda kalmışlar, bunun üzerine öteki firmalar da aynı klavyeyi üretmek durumuna düşmüşler, bir dönem piyasada başka hiçbir model bulunamaz olmuş. Tekrarlamak gerekirse: Yazı makinesi ve bilgisayar klavyeleri, kullanıcılar daha hızlı değil, daha yavaş yazsınlar diye ayarlanmış. Anladınız mı? Şimdi bu klavye düzenini bozmaya kalksanız malınızı kimseye satamazsınız.



     Floransa'daki katedralde 1443 yılında Paolo Uccello tarafından tasarlanmış çok güzel bir saat var. Şimdi, bu saatin özelliği şu: bütün öteki saatler gibi zamanı ölçüyor, ama akrep ile yelkovanı normal saatlerin aksi yönde dönüyor. Paolo Uccello bu saati yaptığında farklı olma çabasında değilmiş. Aslına bakarsanız o dönemde, her iki yönde de dönen saatler varmış, kullanılıyormuş. Hiç bilinmeyen bir nedenle, belki de dükün evindeki saat bizim şimdilerde 'doğru' bellediğimiz yönde döndüğünden, artık tek yön o kabul edilmiş ve Uccello'nun tasarladığı saat bir anormallik, hatta delilik örneği sayılmış. Her insan tektir, her bireyin kendi özellikleri, içgüdüleri, farklı beğenileri, istekleri, serüven biçimleri vardır. Ancak, toplum her zaman belirli bir davranış kurallarını herkese empoze etme eğilimindedir, tek tek insanlar ise neden bu kurallara uymak zorunda olduklarını merak etmezler. Bunları kabullenirler, saatin yönünü sorgulayan biriyle karşılaştınız mı hiç? Biri böyle bir şey yapacak olsa, alacağı karşılık, 'Deli midir, nedir?' olacaktır. Kişi ısrarlı davranırsa bir neden uydurulacaktır kuşkusuz, ama konuyu değiştirmeye bakacaktır herkes, çünkü size demin açıkladığımdan başka neden yoktur.






25 Temmuz 2012 Çarşamba

Kendine Bakma Kitabı * Cem Mumcu

     Kediye bir isim koymak lazımdı. Kedi, kediden başka her şeye benziyordu ve kedi kediden başka hiçbir şeye benzemiyordu. Tıpkı senin gibi… İşte bu yüzden bir isim vermek çok güçtü… Ona ‘Öte’ ismini verdim. Çünkü onda, gördüğümden çok daha fazlasının, çok daha ötesinin olduğunu görmüştüm. Daha doğrusu gördüğümü sanmıştım. Yani inanmıştım. İnanmaktan başka bir sözcük karşılayabilir mi halimi? Vehmetmek de diyebilirim. Dersem azalır mısın? Seni çoğaltan, seni sen yapan, seni sen sanan bensem eğer, fark eder mi ki? Zaten aşk dediğin, onu ‘O’ sanmak, ondan ‘O’ na ulaşmak, onu ‘O’ yapmak değil mi? Kendinin ötesinde bir öteye uzanmak değil mi?

     Ama niye kimse düşemiyor artık aşka? Herkes aslında ‘O’nu ararken niye bir akşamda tükeniveriyor öteye uzanma ihtimali? Nasıl oluyor da bir gecede bitiyor bütün vehmedişlerimiz? Neden bir insan ‘tek’inde ihtimali kazıp çıkarmak yerine çok insanda ihtimaller arıyoruz? Yoksa ihtimallerin çokluğu mu ihtimali daraltan? Çokluk mu bizi yokluğa mahkum kılan? Çoklukta tekliği bulabilir miyiz? Derinlerde veya tepelerde aradığımızı, ancak dalarak veya uçarak bulabileceğimizi bize unutturan ne? Yatay düzlemin geniş ve sınırsız gibi görünen yüzeyinde rastgeldiğimiz olasılıkların çokluğu mu yoksa? Hepimiz ‘O’nu ararken neden kimse kimseye ‘O’ olamıyor? “Bu da O değil,” dedikçe, bir başka ‘O’ olma olasılığını kolaylıkla bulup, onu da tüketebildiğimiz için mi? Hepimiz hepimize birbirimizi tüketme fırsatını kolayca verdiğimiz için mi? Yenisini kolayca bulup, kolayca aldığımız için hiç emek vermediğimiz bir eşya gibi ya da sadece kapağına bakıp hiç okumadığımız; ama sırf bu yüzden içindeki olasılıkları görmediğimiz, göremediğimiz, -belki de yaşamın sırrını anlatan bir kelimeyi- gözden kaçırdığımız bir kitap gibi… Hiç bitmeyeceğini düşündüğümüz ve sonsuza kadar akacağını düşündüğümüz bu su, bizim dibi delik kovamızı doldurabilir mi?

     Oysa seni bulmanın, senin ‘O’ olmanın yolu sende durmayı, sende beklemeyi, sende terlemeyi, sende uçmayı, sende boğulmayı istiyor. Seni benden başka kimse, beni de senden başka kimse ‘O’ kılamaz çünkü. Sanıyorlar ki sende kalırsam, senle kalırsam ve sen de bende kalırsan, benle kalırsan geride kalan o sonsuz ihtimali kaybedeceğiz. Sanıyorlar ki sen benim ihtimallerimi, ben de seninkileri bitireceğiz. Oysa ben senin ihtimaller arasındaki biricikliğini seviyorum. Gitme şansım varken sende kalmayı seviyorum. Sende kalmanın derinliğini, sende durmanın ihtimallerini, sana bir şey olacak diye korkmaları, seni görmek için uyanmaları, senin kolunu tutmaları seviyorum. Senin kolunu bırakmamdan korkmanı, senin kolunu tutamamaktan korkmamı seviyorum. İstersem gidebilme gücümü, istersen gidebilme gücünü ve bu güç bizdeyken gitmemelerimizi seviyorum. Israrla ve biteviye sende kalmayı seçişimi, seni okuya okuya bitiremeyişimi, senin içindeki özgürlüğümü seviyorum. Anahtarı ikimizde de olan bu kelepçenin bizi bağlamasını isteyişimizi, kelepçenin şakırtısını duymayınca ikimizin de gözlerinde beliren korkuyu seviyorum. Kediye ‘Öte’ ismini koydum. Onu yaşamla ölümün, özgürlükle mahkumiyetin, bilinenle bilinmeyenin, çoklukla tekliğin, gitmelerle kalmaların tam arasında gördüm. Hem cesurdu hem de tedirgin. Seçim yapması gerekti çünkü. Seçmek özgür olmak demekti. Özgürlük ise zor işti. Sorumluluk demekti çünkü. Başka bir ihtimal yokken seçmek yoktu. Oysa bir ikincisi bile çıkması ihtimallerin seçmek demekti artık. Üç şey yapabilirdi güzeller güzeli ‘Öte’ cik… Bunlardan ikisi onu öyle ya da böyle mutlu ederdi. Üçüncüsü onu mutsuz kılacak tek seçenekti. Benimle gelmek veya orada kalmaktı yapabileceği iki şey. Üçüncüsü tam orta yerde beklemesi olurdu. Benimle gelse orada yaşayacaklarını, orada kalsa benimle yaşayacaklarını kaçıracaktı; ya da benimle gelse beraber yaşayacaklarımızı, kalsa orada yaşayacaklarını kazanacaktı. Ama her ikisini de yapmayıp tam yol ayrımında bekleseydi, sadece bekleyecekti. Hangisinin daha iyi bir fırsat, hangisinin daha iyi bir ihtimal olduğuna bir türlü karar veremediği için bekleyen ya da o kavşakta ayak üstü sevişenler gibi… Ya şunu kaçırırsam diye her gün sevişip aslında kimseyle gerçekten sevişmeyen, sevişmeleri asla kovalarını doldurmayanlar gibi… Herkesin, herkesin içine girdiğini sanırken; kimsenin, kimsenin içine girmediği giremediği o bomboş sevişmeler gibi. Yolların çokluğundan kararsız kalıp oradan dönme özgürlüklerini görmedikleri için korkarak kavşakta bekleyen, seçecekleri bir yolda görecekleri binlerce güzelliği kaçıran ya da o yolun devamındaki binlerce yeni ihtimali ıskalayanlar gibi… O ‘ıssız’ denen korkak ‘adam’lar ve o korkak kadınlar gibi… Kedi, beni tercih etmese de ‘Öte’ ismini hak etti…




      "Önümüzdeki Cuma akşamı birlikte yemek yiyelim." dediğimde rahatsız olup, "Cuma bir gelsin o zaman konuşuruz." deyince rahatlayanlardansanız, korkak bir yapınız var demektir. Oysa Cuma akşamı geldiğinde, "Ben gelmek istemiyorum" diyebilme özgürlüğünüz orada duruyor. Masaya oturup ilk kadehimizi içtiğimizde "Ben gitmek istiyorum" deme olasılığınız da var. Bunları söylemeyle ilgili çekinceniz sizin kendi korkularınız. Ama bunları söyleme özgürlüğünüz varsa; söylememe ihtimalinizin arttığını, çok keyifli bir yemek yiyebileceğimizi tahmin ediyorum.

20 Temmuz 2012 Cuma

Kürk Mantolu Madonna * Sabahattin Ali

     - Nedense, hayatta bir müddet beraber yürüdüğümüz insanların başına bir felaket geldiğini, herhangi bir sıkıntıya düştüklerini görünce bu belaları kendi başımızdan savmış gibi ferahlık duyar ve o zavallılara, sanki bize de gelebilecek belaları kendi üstlerine çektikleri için, alaka ve merhamet göstermek isteriz.


     - Zalimlik ve zavallılığın iştiraki hiçbir yerde bu kadar vazıh olarak gösterilmemiştir.


     - Etrafını bu kadar iyi tanıyan, karşısındakinin ta içini bu kadar keskin ve açık gören bir insanın heyecanlanmasına ve herhangi bir kimseye kızmasına imkan var mıydı? Böyle bir adam, önünde bütün küçüklüğü ile çırpınan birine karşı taş gibi durmaktan başka ne yapabilirdi? Bütün teessürlerimiz, inkisarlarımız, hiddetlerimiz, karşımıza çıkan hadiselerin anlaşılmadık, beklenmedik taraflarınadır. Her şeye hazır bulunan ve kimden ne gelebileceğini bilen bir insanı sarsmak mümkün müdür?


     - Gerçi etrafları tarafından anlaşılmayan, haklarında daima yanlış hükümler verilen insanların zamanla bu yalnızlıklarından bir gurur ve acı bir zevk duymaya başladıklarını biliyordum.


     - İnsanlar birbirlerini ne kadar iyi anlıyorlardı... Bir de ben bu halimle kalkıp başka bir insanın kafasının içini tahlil etmek, onun düz veya karışık ruhunu görmek istiyordum. Dünyanın en basit, en zavallı, hatta en ahmak adamı bile, insanı hayretten hayrete düşürecek ne müthiş ve karışık bir ruha maliktir!... Niçin bunu anlamaktan bu kadar kaçıyor ve insan dedikleri mahluku anlaşılması ve hakkında hüküm verilmesi en kolay şeylerden biri zannediyoruz? Niçin ilk defa gördüğümüz bir peynirin evsafı hakkında söz söylemekten kaçtığımız halde ilk rast geldiğimiz insan hakkında son kararımızı verip gönül rahatlığıyla öteye geçiveriyoruz?


     - "İnsanlardan itimadınızı çekip almakla belki haklısınız. Fakat bunun istisnaları yok mu? Olamaz mı? Unutmayın ki sizde bu insanlardan birisiniz...Yaptığınız nihayet manasız bir hodbinlik olabilir."


     - Zaten muhitimden uzak duruşumun, vahşiliğimin bir sebebi de kitaplarda tanıştığım ve benimsediğim insanları muhitimde bulamayışım değil miydi?


     - Hayatta hiçbir zaman kafamızdaki kadar harikulade şeyler olmayacağını henüz idrak etmemiştim.


     - "Evet aradığımı bulamayacağım...Fakat ne olur?"


     - Öğleye doğru sıkıntımın azaldığını ve hayatı biraz pembe görmeye başladığımı fark ettim. Kendimi ne kadar manasız şeylerle üzdüğümü anlıyor, bütün kabahati hayalperestliğimde, kendi içime kapanıp kuruntu yapmamda buluyordum. Fakat artık değişecektim. Meslek kitapları dışındaki okumayı da azaltacaktım. Benim gibi bir eşraf çocuğunun mesut olmaması için ne sebep vardı?


     - Yerimden fırlayarak boynuna sarılmak ve onu ağlaya ağlaya öpmek için müthiş bir arzu duydum. Hayatımda hiç bu kadar mesut olduğumu, içimin bu kadar genişlediğini hatırlamıyordum. Bir insanın diğer bir insanı, hemen hemen hiçbir şey yapmadan, bu kadar mesut etmesi nasıl mümkün oluyordu? Ahbapça bir selam ve temiz bir gülüş...Ve ben bu anda başka hiçbir şey istemiyordum. Dünyanın en zengin adamıydım. Gözlerimle onu takip ederek mırıldanıyordum: "Sana teşekkür ederim...Teşekkür ederim!.."


     - Sözlerime gücenmeyin. İleride arkadaşlığımızı bulandırma ihtimali olan şeyleri açıkça konuşmaktan çekinmemeliyiz. Bu gibi meselelerde korkaklık zararlıdır...Ne olur? Anlaşamayacağımızı anlarsak veda eder ayrılırız...Bu o kadar mühim bir felaket mi? Hayatta yalnız kalmanın esas olduğunu hala kabul edemiyor musunuz? Bütün yakınlaşmalar, bütün birleşmeler yalancıdır. İnsanlar ancak muayyen bir hadde kadar birbirlerine sokulabilirler, üst tarafını uydururlar; ve günün birinde hatalarını anlayınca, yeislerinden her şeyi bırakıp kaçarlar. Halbuki mümkün olanla kanaat etseler, hayallerindekini hakikat zannetmekten vazgeçseler bu böyle olmaz. Herkes tabii olanı kabul eder, ortada ne hayal sukutu, ne inkisar kalır...Bu halimizle hepimiz acınmaya layıkız.; ama kendi kendimize acımalıyız. Başkasına merhamet etmek, ondan daha kuvvetli olduğunu zannetmektir ki; ne kendimizi bu kadar büyük, ne de başkalarını bizden daha zavallı görmeye hakkımız yoktur...


      - "Benim beklediğim aşk başka!'' dedi. ''O, bütün mantıkların dışında, tarifi imkansız ve mahiyeti bilinmeyen bir şey. Sevmek ve hoşlanmak başka, istemek, bütün ruhuyla, bütün vücuduyla, her şeyiyle istemek başka...Aşk bence bu istemektir. Mukavemet edilmez bir istemek!''



     - ‘Yılbaşının da sence hiçbir hususiyeti yok mudur?’ diye sordum.’Hayır’ dedi, ‘senenin diğer günlerinden ne farkı var sanki? Tabiat onu herhangi bir şekilde ayırmış mı? Ömrümüzden bir sene geçtiğini göstermesi bile o kadar mühim değil;çünkü ömrümüzü senelere ayırmak da insanların uydurması…İnsan ömrü doğumdan ölüme kadar uzanan tek bir yoldan ibarettir ve bunun üzerinde yapılan her türlü taksimat sunidir…’


     - Nasıl oluyor da bir insan diğer bir insanı bu kadar çok mesut edebiliyor? İnsanın içinde ne müthiş kudretlerin saklı olması lazım!


     - Birbirimize her zamandan ziyade uzağız! Çünkü artık bir ümidim yok. Bu sondu.. Bir defa da bunu tecrübe edeyim dedim. Belki bu noksandı, diye düşündüm. Ama değil.. İçimde hep o boşluk var.. Daha da büyümüş olarak.. Ne yapalım? Kabahat sende değil.. Sana aşık değilim. Halbuki dünyada sana aşık olmam icap ettiğini, sana da aşık olmadıktan sonra hiç kimseyi sevemeyeceğimi, bütün ümitlerimi terk etmem lazım geleceğini gayet iyi biliyorum.. Fakat elimde değil.. Demek ki ben böyleyim..Bunu olduğu gibi kabul etmekten başka çare yok. Ne kadar isterdim.. Başka türlü olmayı ne kadar isterdim...Benim iyi kalpli dostum.. Başka türlü olmayı senin kadar, hatta senden çok istediğime emin ol.. Ne yapayım? Ağzımda dün akşamki içkilerin burukluğundan, sırtımda gittikçe artan ağrılardan başka hiçbir şey hissetmiyorum. Dün akşam, hele buraya geldikten sonra, bir an neler ümit etmiştim...Sihirli bir el tarafından tamamen değiştirileceğimi, ruhumda küçük kız çocukları gibi masum, fakat aynı zamanda bütün hayatımı kavrayacak kadar kuvvetli heyecanlar duyacağımı, bu sabah uykudan, başka bir dünyaya doğar gibi uyanacağımı sanmıştım. Fakat hakikat ne kadar başka...Hava her zamanki gibi kapalı; odam soğuk. Yanımda, her şeye rağmen bana yabancı, bütün yakınlığına rağmen benden ayrı, benden başka bir insan...Adalelerimde yorgunluk ve başımda ağrı...Demek ki insanlar birbirlerine ancak muayyen bir hadde kadar yaklaşabiliyorlar ve ondan sonra , daha fazla sokulmak için atılan her adım daha çok uzaklaştırıyor. Seninle aramızdaki yakınlaşmanın bir hududu , bir sonu olmamasını ne kadar isterdim. Beni asıl, bu ümidin boşa çıkması üzüyor... Bundan sonra kendimizi aldatmaya lüzum yok... Artık eskisi gibi apaçık konuşamayız... Bunları ne diye, neyin uğruna feda ettik? Hiç!.. Mevcut olmayan bir şeye malik olalım derken mevcut olanları kaybettik... Her şey bitti mi? Zannetmem. İkimizin de çocuk olmadığımızı biliyorum. Yalnız bir müddet dinlenmek ve birbirimizden uzak kalmak lazım. Ta birbirimizi tekrar görmek ihtiyacını şiddetle duyuncaya kadar... Haydi artık. Bu an gelince ben seni ararım; belki tekrar dost olur ve bu sefer daha akıllı davranırız. Birbirimizden , verebileceğimizden fazla şeyler beklemeyiz ve istemeyiz... Haydi artık git... O kadar yalnız kalmak istiyorum ki...


     - Senelerden beri boşluğunu apaçık görmeden, şöyle böyle bir ömür sürmüş, insanlardan kaçsam bile, bunu tabiatımın acayipliğine vermiş, sürüklenip gitmiştim, fakat beni memnun edecek hayat hakkında da bir fikrim yoktu. Yalnızlığımı hissediyor ve üzülüyordum fakat bundan kurtulmanın mümkün olabileceğini ummuyordum. Maria, daha doğrusu onun tablosu karşıma çıktığı vakit, bu haldeydim. O beni birdenbire sessiz ve karanlık dünyamdan ayırmış, ışığa ve sahiden yaşamaya götürmüştü. Bir ruhum bulunduğunu ancak o zaman fark etmiştim. Şimdi, geldiği kadar sebepsiz ve ani, çekilip gidiyordu. Fakat benim için bundan sonra eski uykuya dönmek imkânı yoktu. Yaşadığım müddetçe türlü türlü yerler gezecek, dilini bildiğim ve bilmediğim insanalrla tanışacak ve her yerde herkeste onu, Maria Puder'i, Kürk Mantolu Madonna'yı arayacaktım. Onu bulamayacağımı daha şimdiden biliyordum. Fakat aramamak elimde olmayacaktı. Beni, bütün ömrümce bir meçhulü, mevcut olmayan bir şeyi aramaya mahkûm ediyordu.Bunu yapmamalıydı...


     - Bu akşam anladım ki, bir insan diğer bir insana bazen hayata bağlandığından çok daha kuvvetli bağlarla sarılabilirmiş. Gene bu akşam anladım ki, onu kaybettikten sonra, ben dünyada ancak kof bir ceviz tanesi gibi yuvarlanıp sürüklenebilirim.


     - Şimdi aramızda noksan olan şeyin ne olduğunu biliyorum. Bu eksiklik sana değil, bana ait. Bende inanmak noksanmış. Beni bu kadar çok sevdiğine bir türlü inanmadığım için sana aşık olmadığımı zannediyormuşum. Bunu şimdi anlıyorum. Demek ki; insanlar benden inanmak kabiliyetini almışlar. Ama şimdi inanıyorum, sen beni inandırdın. Seni seviyorum. Deli gibi değil, gayet aklı başında olarak seviyorum. Seni istiyorum, içimde müthiş bir arzu var. Bir iyi olsam!...Ne zaman iyi olacağım acaba?


     - "Şimdi ben gidiyorum. Fakat ne zaman çağırırsan gelirim..." dedi. Evvela ne demek istediğini anlamadım. O da bir an durdu ve ilave etti: "Nereye çağırırsan gelirim!"


     - Aramış olsaydım ,belki senin gibi birini bulabilirdim. Her şeyi o zaman öğrenmiş olsaydım, belki zamanla alışır, seni başkalarında bulmaya gayret ederdim. Ama bundan sonra her şey bitti. Asıl büyük ve affedilmez haksızlığı sana karşı yaptıktan sonra ,hiçbir şeyi düzeltmek istemiyorum. Senin hakkında verdiğim yanlış bir hükme dayanarak bütün insanları suçlu tuttum; onlardan kaçtım. Bugün hakikatı anlıyorum, fakat  nefesimi edebi bir yalnızlığa mahkum etmeye mecburum. Hayat ancak bir kere oynanan bir kumardır, ben onu kaybettim. İkinci defa oynayamam...Artık benim için eskisinden beter bir hayat başlayacak. Gene makine gibi akşam üzerleri alışveriş edeceğim. Kim ve ne olduklarını merak etmediğim insanlarla görüşüp onların sözlerini dinleyeceğim. Hayatımın başka türlü olmasına imkan var mıydı? Zannetmem. Tesadüf seni önüme çıkarmasaydı, gene aynı şekilde, fakat her şeyden habersiz yaşayıp gidecektim. Sen bana dünyada başka türlü bir hayatın da mevcut olduğunu benim bir de ruhum bulunduğunu öğrettin.


     Demek beni anlamaya çalışacaksın? Fena fikir değil...Fakat bana öyle geliyor ki, boşuna emek! Yalnız bazen iyi bir arkadaş olabileceğimi zannediyorum...Zaman gösterecek...Ufak tefek kavgalar edersem ehemmiyeti yok. Aldırmazsınız. Şuna dikkat edin ki, benden herhangi bir şey istediğiniz gün her şey bitmiş demektir. Hiçbir şey anlıyor musunuz, hiçbir şey istemeyeceksiniz...Dünyada sizden, yani bütün erkeklerden niçin bu kadar çok nefret ediyorum biliyor musunuz? Sırf böyle en tabii haklarıymış gibi insandan birçok şeyler istedikleri için...Beni yanlış anlamayın, bu taleplerin muhakkak söz haline gelmesi şart değil...Erkeklerin öyle bir bakışları, öyle bir gülüşleri, ellerini kaldırışları hülasa kadınlara öyle bir muamele edişleri var ki...Kendilerine ne kadar fazla ve ne kadar aptalca güvendiklerini fark etmemek için kör olmak lazım. Herhangi bir şekilde talepleri reddedildiği zaman düştükleri şaşkınlığı görmek, küstahça gururlarını anlamak için kafidir. Kendilerini daima bir avcı, bizi zavallı birer av olarak düşünmekten asla vazgeçmiyorlar. Bizim vazifemiz sadece tabi olmak, itaat etmek, istenilen şeyleri vermek...Biz isteyemeyiz, kendiliğimizden bir şey vermeyiz...Ben bu ahmakça ve küstahça erkek gururundan tiksiniyorum. Anlıyor musunuz? Sizinle, bunun için dost olabileceğimizi zannediyorum. Çünkü halinizde o manasız kendine güvenme yok...Fakat bilmem...Ne kuzuların ağzından vahşi kurt dişlerinin sırıttığını gördüm...Bana sakın darılmayın…Boş ümitlere kapılmamanız için sizinle apaçık konuşmak daha iyi olacak…Ama bana darılmayın…Dün yanınıza geldim.Beni evime götürmenizi istedim…Bugün beraber gezmeyi teklif ettim…Akşam yemeğini beraber yiyelim dedim…Adeta size musallat oldum…Fakat sizi sevmiyorum. Deminden beri hep bunu düşündüm…Hayır,sizi de sevmiyorum…Ne yapayım? Sizi belki hoş,hatta cazip buluyorum,belki de şimdiye kadar tanıştığım erkeklerin hepsinden ayrı taraflarınız olduğunu görüyorum,ama bu kadar…Sizinle konuşmak, birçok şeylerden bahsetmek,münakaşa,kava etmek…Darılmak,tekrar barışmak, bunlar beni muhakkak ki memnun edecek…
Fakat sevmek? Bunu yapamıyorum…Şimdi ne diyip durup dururken bunları söylediğimi merak edersiniz…Dediğim gibi,başka şeyler bekleyerek ilerde bana darılmayanız diye…Size ne verebileceğimi şimdiden bildireyim ki,sonra sizinle oynadığımı iddia etmeyiniz: Ne kadar başka olursanız olun,gene erkeksiniz… Ve bütün tanıştığım erkekler bunu,yani kendilerini sevmediğimi, sevemediğimi anlayınca,büyük bir teessür,hatta hiddetle beni terk ettiler…Güle Güle… Ama niçin beni kabahatli zannettiler? Kendilerine asla vaat etmediğim, sadece kafalarında yaşattıkları bir şeyi vermedim diye mi? Bu haksızlık değil mi? Sizin de hakkımda aynı şekilde düşünmenizi istemem… Bunu da lehinizde bir nokta olarak kaydedebilirsiniz…Bakın, gördünüz mü? Siz de bütün diğer erkekler gibi, her şeyi kabul eder görünerek her şeyi kabul ettirmek yolunu tutuyorsunuz. Yok dostum! Böyle yatıştırıcı laflarla meseleler halledilmiş olmaz. Düşününüz ki, bu mevzu üzerinde kendime karşı olsun, başkalarına karşı olsun, daima açık ve riyasız hükümler vermeye çalıştığım halde bir neticeye varamadım. İnsan, bilhassa kadın ve erkek münasabetleri o kadar karmaşık ve arzularımız, hislerimiz o kadar anlaşılmaz ve bulanık ki, hiç kimse ne yaptığını bilmiyor ve akıntıya kapılıp gidiyor. Ben bunu istemiyorum. Beni yüzde yüz doyurmayan, bana tam manasıyla lüzumlu görünmeyen şeyleri yapmak, beni kendi gözlerimde küçültüyor...Bilhassa tahammül edemediğim bir şey, kadının erkek karşısında her zaman pasif kalmaya mecbur oluşu... Neden? Niçin daima biz kaçacağız ve siz kovalayacaksınız? Niçin daima biz teslim olacağız ve siz teslim alacaksınız? Niçin sizin yalvarışlarınızda bile bir tahakküm, bizim reddedişlerimizde bile bir aciz bulunacak? Çocukluğumdan beri buna daima isyan ettim, bunu asla kabul edemedim. Niçin böyleyim, niçin diğer kadınların farkına bile varmadıkları bir nokta bana bu kadar ehemmiyetli görünüyor? Bunun üzerinde çok düşündüm. acaba bende anormal bir taraf mı var? dedim. Hayır, bilakis belki diğer kadınlardan daha normal olduğum için böyle düşünüyorum. Hiçbir şeyi, kendimi erkeklere beğendirmek için öğrenmedim. Hiçbir zaman erkeklerin önünde kızarmadım ve onlardan bir iltifat beklemedim. Bu hal beni müthiş bir yalnızlığa mahkum etti. Kız arkadaşlarım benimle ahbaplık etmeyi ve fikirlerimi kabul etmeyi zevklerine ve rahatlarına aykırı buldular. Hoş tutulan bir oyuncak olmak, onlara insan olmaktan daha kolay ve cazip geliyordu. Erkeklerle de arkadaş olamadım. Aradıkları yumuşak lokmayı bende bulamayınca müsavi kuvvetlerle karşı karşıya gelmektense kaçmayı tercih ettiler. O zaman erkek azminin ve kuvvetinin ne olduğunu gayet iyi anladım; dünyada hiçbir mahluk bu kadar kolay muvaffakiyetler peşinde koşmaz ve hiçbir mahluk bir erkek kadar hodbin, kendini beğenmiş ve kibirli, fakat aynı zamanda korkak ve rahatına düşkün değildir. Bir kere bunları farkettikten sonra erkekleri sahiden sevebilmem imkansızdı. En hoşuma giden ve birçok hususlarda bana yakın olan adamların bile, küçük vesilelerle, bu kurt dişlerini göserdiklerini; her ikimize aynı derecede zevk veren beraberliklerden sonra, özür dilemeye, himaye etmeye çalışan, fakat aynı zamanda herhangi bir şekilde muzaffer olduğunu zanneden ahmakça bakışlarla yanıma sokulduklarını gördüm. Halbuki acınacak halde olan, zavallılıkları meydana çıkan onlardı. Hiçbir kadın, ihtiras halindeki bir erkek kadar aciz ve gülünç olamaz. Buna rağmen bu hallerini bir kuvvet tezahürü zannedecek kadar yersiz bir gururları vardır...

19 Temmuz 2012 Perşembe

Hemen kaçacaksın ki, aklın orada kalsın.


   
          Hayallerinizde öyle bir şehir vardır ki yıllarca oraya gitmenin hayaliyle yaşarsınız... O şehri bulduğunuzda karış karış tüm sokaklarında gezmek, gecesini gündüzünü yaşamak istersiniz. Yıllarca kalırsınız, her anını doyasıya yaşarsınız. Gezmediğiniz bilmediğiniz yeri, sokağı, köşesi kalmamıştır artık. Gün gelir güneşi eskisi gibi doğmaz, gecesi eskisi gibi yüzünüze yansımaz. Bilinmedik hiç bir yanı kalmamıştır. Eski önemini yitirmiştir. Böyle zamanlarda gitmeli insan, şehire olan sevgisi bitmeden gitmeli ki aklı orada kalabilsin...Başka şehirleri görmeli, yeni ışıklarda kaybolmalı gerekirse...Kim bilir belki daha güzel bir yerde, daha güzel bir şehir vardır...Eski tapılan şehirdeki duraganlığa katlanmaktansa yeni şehirler görme vakti gelmiştir...Belki yeni bir şehir hiçbir zaman bulunamayacak olsa bile, eskisinin yeri aynı kalacaktır, çünkü bıkana kadar tüketilmemiştir...Gitmek istediğiniz o yolun sonuna geldiğinizde, durup beklemek yerine başka yollar keşfetmeli insan...İyi ya da kötü neyi yaşayacaksa yaşamalıdır...Yaşam iyiyle kötü arasında nötr bir şekilde bekleyenleri sevmez...Kötüyü bilmeden iyiyi, iyiyi bilmeden kötüyü ayırt edemezsiniz...

      "Bir yerde söz biter: iki kişi karşılıklı kendini tekrarlamaya başlar. Yeni başlayan ilişkiler bile eskir böylece. Hemen kaçacaksın ki aklın orada kalsın." Tutunamayanlar

19 Haziran 2012 Salı

Zahir * Paulo Coelho

     - İncinmiş onurumla daha fazla boğuşmuyorum, her köşede, her barda ve sinemada, her akşam yemeğinde Zahir'i artık aramıyorum, gazetelerde artık Zahir'i bulmaya çalışmıyorum. Tam tersi, var olduğu için memnunum; benim hiç bilmediğim bir şeyi, sevmeye yeteneğim olduğunu bana gösterdi ve bu beni onurlandırıyor. Zâhir'i kabulleniyorum ve onun bana kutsallığın ya da deliliğin - yolunu göstermesine izin vereceğim.


     - Son zamanlarda bir şey öğrendim: İyi şeyler olduğunda bizimle birlikte olanlar gerçek dostlarımız. Bizimle birlikte seviniyor ve kazandığımız zaferlerle mutlu oluyorlar. Yanlış dostlar sadece zor zamanlarda üzgün, destekleyici yüzleriyle ortaya çıkıyorlar, aslında bizim acılarımız onların mutsuz yaşamlarında bir anlamda teselli görevi görüyor.


     - Kaybedecek daha fazla bir şeyim kalmadığında, bana her şeyi verdiler. Ben olmayı bıraktığımda kendimi buldum. Rezil olduğumda ve hâlâ yürümeye devam ettiğimde kendi kaderimi seçmekte özgür olduğumu anladım. Belki de bende yanlış olan bir şey var, bilmiyorum. Bütün bildiğim, onsuz yaşayabildiğim halde, hâlâ onu yeniden görmek, birlikteyken hiç söylemediğim şeyleri söylemek istediğim: Seni kendimden bile daha çok seviyorum. Eğer bunu söyleyebilirsem o zaman kendimle barış içinde yaşamayı sürdürebilirim, çünkü bu aşk beni rehin aldı.


     - Kendimi ve birçok defa başıma gelenleri düşünüyorum. Bunlar, önünde sonunda istatistik. Yalnız değiliz.


  
    - Üstadın bir bufalosu vardı. Hayvanın boynuzları o kadar genişti ki, iki boynuzun arasına oturmayı becerebilse tahtta oturuyormuş gibi olacağını düşünürdü. Bir gün, hayvanın dalgın olduğu bir sırada boynuzların arasına tırmandı ve tam da düşündüğünü yaptı. Ancak bufalo hemen ayaklarını havaya kaldırdı ve adamı üstünden attı. Adamın karısı bunu gördüğünde ağlamaya başladı. "Ağlama" dedi üstat kendine gelir gelmez. "Acı çekmiş olabilirim ama aynı zamanda hayalimi gerçekleştirdim."


     
- Nasıl oluyor da iki yıl sonra bile hâlâ onu unutmayı beceremiyordum? Onu daha fazla düşünmeyi kaldıramazdım, tüm olasılıkları gözden geçiriyor ve çeşitli çözüm yolları arıyordum: durumu kabul etmeye karar vermek, kitap yazmak, yoga yapmak, hayır işleriyle uğraşmak, arkadaşlarımı görmek, yemeğe çıkmak, sinemaya (kitaplardan uyarlananlara değil tabii, daima özellikle beyazperde için yazılan filmleri seçerek), tiyatroya, baleye, futbol maçlarına gitmek gibi. Zahir daima kazandı, o daima oradaydı ve "Keşke o da benimle burada olsaydı," diye düşünmeme neden oluyordu.


     - Kimse kendisine şunu sormaz: Ben neden mutsuzum? Soru kendi içinde her şeyi mahvedebilecek virüsü taşır. Eğer bu soruyu sorarsak, bu bizi neyin mutlu ettiğini bulmak istediğimiz anlamına gelir. Eğer bizi mutlu edecek olan şu anda sahip olduğumuzdan farklıysa o zaman ya bir kerede veya tümüyle değiştirmeli ya da kendimizi çok daha mutsuz hissederek olduğumuz gibi kalmaya devam etmeliyiz.

     - Bir şeyin ne zaman sona erdiğini bilmek daima önemlidir. Dairelerin kapanması, kapıların kapanması, kitapların biten bölümleri, adını ne koyarsak koyalım; önemli olan yaşamımızda olup bitenleri geçmişte bırakmak. Yavaş yavaş geri dönemeyeceğimi ve bazı şeyleri eskiden nasılsa öyle yapmak için zorlayamayacağımı anlamaya başladım: Bu iki yıl ve ondan sonra sonsuz bir cehennem azabı gibi geçen bunca zaman şimdi bana gerçek anlamını gösteriyordu.


     - "Seninle gurur duyuyorum. Ben asla böyle bir şey yapmazdım." "Yakın zamana kadar ben de yapamazdım; çok çocukça, sorumsuzca, gereksiz, amaçsız bir şey gibi görünüyor. Fakat ben yeniden doğuyorum ve yeni riskler almaya ihtiyacım var."


     - Haklısın. Sana bakıyorum, baktığım kişinin sen olduğunu düşünerek, ama aslında kendime bakıyorum. Bu gece tüm gücüm ve inancımla dua edeceğim ve kalan günlerimi bu şekilde geçirmeme izin vermemesi için Tanrı'ya yalvaracağım."


     - Zahir her şeye aşırı bağlanmaktı ve kuşaktan kuşağa geçiyordu; ardında yanıtlanmamış hiçbir soru bırakmıyordu, bütün boşlukları dolduruyordu; bazı şeylerin değişebileceği olasılığını aklımızdan bile geçirmemize asla izin vermiyordu.


     
- Her gün acı çekiyorum, bunu biliyor muydun? Aylardır acı çekiyorum, seni ne kadar çok sevdiğimi sana gösterebilmek için, sen yanımda olduğunda bir şeylerin önemi olduğunu sana anlatabilmek için. Fakat şimdi, acı çeksem de çekmesem de, tamamsa tamamdır diyorum. Bitti. Yoruldum. Zagreb'deki o geceden sonra gardımı indirdim ve kendime şöyle dedim: "Eğer darbe geliyorsa, gelir. Beni yere serebilir, devirebilir ama bir gün yeniden ayağa kalkacağım." "Başka birini bulacaksın.""Elbette bulacağım: Gencim, güzelim, akıllıyım, çekiciyim, ama seninle yaşadıklarımı yeniden yaşayacak mıyım?" "Farklı duygular yaşayacaksın ve biliyorsun, sen inanmasan da seninle birlikteyken seni sevdim." "Sevdiğine eminim, fakat bu durumu daha az acı verici hâle getirmiyor. Yarın ayrı taksilerle gideceğiz. Vedalaşmaktan nefret ederim, özellikle havaalanlarında ya da tren istasyonlarında."


     - Hastanede, aşk benimle konuşmuş ve "Ben her şeyim ve aynı zamanda hiçbir şeyim. Ben rüzgârım ve kapalı pencerelerden ve kapılardan içeri giremem," demişti.Ve ben de aşka: "Ama ben sana açığım," dedim. Ve aşk bana dedi ki: "Rüzgâr havadan yapılmıştır. Evinin içinde hava var ama her yer kapalı. Mobilyalar tozla kaplanacak, rutubet resimleri bozacak ve duvarları lekeleyecek. Sen nefes almayı sürdüreceksin, benim küçük bir parçamı tanıyacaksın, ama ben bir parça değilim, ben Her şeyim, ve sen bunu asla bilemeyeceksin."


     - Sevdiğim kadını sonsuza dek kaybetmiş olabileceğimi bildiğim halde Tanrı'nın bugün bana sunduğu bütün lütufların tadını çıkarmayı denemeliyim. Lütuf biriktirilmez. Onları yatırabileceğim ve kendini daima huzurlu hissettiğim zamana kadar bekletebileceğim bir banka yoktur. Bu kutsamaları sonuna kadar kullanmazsam onları sonsuza dek kaybedeceğim. Hepimizin yaşamın sanatçıları olduğumuzu Tanrı biliyor. Bir gün, heykeller yapmak için elimize bir çekiç veriyor, başka bir gün bir resim yapmak için boyalar ve fırçalar ya da yazmamız için kâğıt ve kalem veriyor. Fakat bir çekiçle resim yapamazsınız ya da bir fırçayla heykel. O yüzden ne kadar zor olursa olsun, acı çektiğim için bana lanetleme gibi gelseler bile, bugünkü küçük nimetleri kabul etmeliyim, ve bugün güzel bir gün, güneş parlıyor ve çocuklar caddede şarkı söylüyorlar. Acımı geride bırakmayı başarmak ve yaşamımı yeniden kurmak için tek yol bu.


     - Nasıl daha önce sevdiklerim beni terk ettiğinde acı çektiysem şimdi de aynısını yapmak daha iyi olacaktı. Geçmişte nasıl yaralarımı sardıysam yine aynısını yapmalıydım. Bir süre saplantılı biçimde onu düşüneceğim, hayata küseceğim. Olan biteni doğrulamaya çalışıp onunla geçirdiğim günlerin gecelerin her anını yeniden düşüneceğim; sonunda ben ona karşı ne kadar iyi olmaya çalıştıysam onun bana hep sert davrandığı sonucuna varacağım. Gündüz ve gece, gece ve gündüz acı çekeceğim. Bu durum haftalar, aylar belki bir yıl ya da daha fazla sürebilir. Ta ki bir sabah, uyandığımda başka bir şey düşündüğümü fark edinceye kadar; işte o zaman kötü günlerin geçtiğini bileceğim. Kalbim yaralanmış olacak, ama iyileşecek ve yaşamın güzelliğini bir kez daha görmeye başlayacak. Bu daha önce de oldu, tekrar olacak. Eminim. Birisi gittiğinde, gider; çünkü bir diğeri gelmek üzeredir. Aşkı yeniden bulacağım.



     - Bazı şeylerin gitmesine izin vermek işte bu nedenle çok önemlidir. Onları serbest bırakmak. Gevşek olanı kesmek. İnsanların hiç kimsenin işaretli kâğıtlarla oynamadığını anlaması gerekiyor; bazen kazanırız ve bazen de kaybederiz. Hiçbir şeyi geri almayı bekleme, yaptıkların için takdir edilmeyi bekleme, ne kadar zeki olduğunun keşfedilmesini bekleme ya da aşkının anlaşılmasını. Daireyi tamamla. Gururlu, yetersiz ya da kibirli olduğun için değil, sadece artık onun senin yaşamında yeri olmadığı için. Kapıyı kapat, plağı değiştir, evi temizle, tozdan kurtul. Geçmişte olduğun kişi olmayı bırak ve şu anda kimsen o ol.



     - 
"Marie, farz et ki, iki itfaiyeci küçük bir yangını söndürmek üzere ormana girdiler. Sonra işlerini bitirip bir nehir kenarına vardıklarında birinin yüzü tümüyle siyaha bulanmışken diğerinin yüzü tertemizdir.Sorum şu: Bu ikisinden hangisi yüzünü yıkayacaktır sence?" "Aptalca bir soru bu. Elbette yüzü kirli olan." "Hayır, yüzü kirli olan diğerine bakacak ve kendi yüzünün de onunki gibi olduğunu sanacak. Ve tersine yüzü temiz olan da yüzü kir içinde olan meslektaşını görüp kendi kendine: Ben de kirlenmiş olmalıyım. En iyisi yıkanayım, diyecektir." "Ne anlatmaya çalışıyorsun?" 'Demek istiyorum ki, hastanede geçildiğim süre içinde, sevdiğim kadınlarda hep kendimi aradığımı anladım. Onların sevgi dolu, tertemiz yüzlerine bakıyor ve o yüzlerde kendi yüzümün yansımasını görüyordum. Onlar, diğer yandan bana bakıyorlar ve yüzümdeki kiri görüyorlardı; ne kadar akıllı ya da ne kadar özgüvenli olurlarsa olsunlar, kendi yansımalarını bende görmeyi bırakıp olduklarından çok daha kötü olduklarını düşündüler. Lütfen, bunun sana olmasına izin verme."Aslında şunu da eklemek istedim: Esther'e de böyle oldu ve ben şimdi bunu fark ediyorum, bakışlarının nasıl değiştiğini şimdi hatırlıyorum. Ben daima onun yaşamını ve enerjisini sömürdüm ve bu bana mutluluk ve güven verdi, daha ileriye bunun sayesinde gidebildim. O ise, bana baktı ve çirkin olduğunu düşündü, eksilmişti, çünkü yıllar geçtikçe benim mesleğim onun gerçeğe dönüşmesini sağlamak için çok uğraştığı mesleğim ilişkimizi ikinci plana itti. Eğer onu yeniden görebilirsem benim yüzüm de en az onunki kadar temiz olmalı. Onu bulmadan önce, kendimi bulmalıyım.

        - Bana neden bütün bölgelerde, dünyanın her yerinde, en ilkel dinlerde ve kültürlerde bile seksin yasaklanması gereken bir şey olarak kabul edildiğini söyleyebilir misin? "Neden seks yasak olması gerekli bir şey?" Yiyecek yüzünden. "Yiyecek mi?" Binlerce yıl önce kabileler, sürekli bir yerden bir yere dolaşıyorlardı; erkekler istedikleri kadar kadınla birlikte olabiliyor ve elbette onlardan çocuk sahibi oluyorlardı. Bununla birlikte kabile ne kadar büyük olursa, yok olma şansları da o kadar fazla oluyordu. Yiyecek için savaşan kabileler ilk önce çocukları, sonra da kadınları öldürüyorlardı, çünkü onlar en zayıf olanlardı. Sadece güçlü olanlar yaşamayı sürdürebiliyordu, fakat onların da hepsi erkekti. Ve kadınlar olmadan, erkekler türlerini sürdüremezlerdi.Sonra birisi, komşu kabilelerden birinde neler olduğunu gördü, kendi kabilesinde aynı şeyin olmasını engellemeye karar verdi. Tanrıların erkeklerin kabiledeki kadınlarla gelişigüzel ilişkide bulunmasını yasakladığına dair bir hikâye uydurdu. Bir ya da en fazla iki kadınla birlikte olabileceklerdi. Bazı erkekler iktidarsızdı, bazı kadınlar da dölsüzdü, kabilenin bazı üyeleri tamamen doğal nedenlerle bu yüzden hiç çocuk sahibi olamadılar, fakat kimsenin eşini değiştirmesine izin verilmedi. Hepsi bu hikâyeye inandı, çünkü bunu onlara anlatan kişi tanrının adına konuşuyordu. Bir biçimde farklı olmalıydı: belki bir şekil bozukluğu, çırpınmalara neden olan bir hastalık ya da özel bazı doğa vergileri, onu diğerlerinden ayıran ne olursa olsun, herhangi bir şey; çünkü toplumlarda ilk liderler bu şekilde ortaya çıkmıştır. Birkaç yıl içinde, kabile giderek güçlendi, sadece gerekli sayıda erkek, herkesin yiyeceğini karşılamak zorundaydı, çocuk doğurabilen yeterli sayıda kadın ve avcıların ve üretici kadınların yerini alacak yeterli sayıda çocuk vardı. Evlilikte kadına en fazla keyif veren şeyin ne olduğunu biliyor musun? "Seks." Hayır, yemek yapmak. Yemek yiyen erkeğini seyretmek. Bu bir kadının zafer anıdır, çünkü bütün gününü akşam yemeğini düşünerek geçirmiştir. Ve bunun nedeni geçmişteki bu hikâyede saklı olmalı açlıkta, neslin tükenme tehlikesinde ve hayatta kalma çabalarında.


       - Yol gösterici ya da pes etme noktası: Yaşamımızda daima gelişmemizi engellemekten sorumlu olan bir olay vardır: Bir travma, acı bir yenilgi, aşkta hayal kırıklığı, hatta pek anlayamadığımız bir zafer bizi korkutabilir ve bir adım daha atmamızı engelleyebilir. Onun gizli güçlerini artırma sürecinin bir parçası olarak, öncelikle kendisini bu pes etme noktasından kurtarmalıdır ve bunu yapmak için de tüm yaşamını gözden geçirip, bu durumun tam ne zaman ortaya çıktığını bulmalıdır.


       - Öğrendim ki tren raylarının birbirinden uzaklığı daima 143.5 santimetre ya da 4 fit ve 8.5 inç olurmuş. Neden böylesine saçma bir ölçü? İlk tren vagonlarını yaptıklarında insanlar at arabalarını yaparken kullandıkları aletleri kullanıyorlarmış. Peki vagonların tekerlekleri arasında neden bu kadar uzaklık var? Çünkü arabaların geçtiği eski yolların genişliği bu kadarmış. Ve neden? Çünkü onların savaş arabaları iki atla çekiliyormuş ve atlar yan yana durduğunda, genişlikleri 143.5 santimetreymiş. Böylece benim bugün gördüğüm, her biri birer sanat eseri olan hızlı trenlerimizin kullandığı rayların arasındaki uzaklık Romalılar tarafından belirlenmiş. İnsanlar Amerika Birleşik Devletleri'ne gittiğinde ve orada tren yolları inşa etmeye başladıklarında bu genişliği değiştirmeye gerek duymamışlar ve o şekilde kalmış. Bu uzay mekiklerinin yapımını bile etkilemiş. Amerikalı mühendisler yakıt tanklarının daha geniş olması gerektiğini düşünmüşler, fakat tanklar Utah'da imal ediliyor ve oradan Florida'daki uzay merkezine trenle nakledilmeleri gerekiyormuş ve trenlerin bu yolda geçecekleri tünellerden, daha geniş hiçbir şey geçemiyormuş. Ve böylelikle onlar da Romalıların ideal olduğuna karar verdiği bu ölçüyü kabul etmek zorunda kalmışlar. Peki bütün bunların evlilikle ne ilgisi var diyeceksiniz? Evlilikle ve biraz önce duyduğunuz iki hikâyeyle doğrudan ilgili anlattıklarım. Tarihte belli bir noktada birisi dönüyor ve diyor ki: "İki insan evlendiğinde hayatlarının geri kalanı boyunca, donmuş gibi bir arada kalmalılar." Aynı iki ray gibi yan yana uzayıp gideceksin, daima aranda aynı uzaklığı bırakarak. Hatta zaman zaman biriniz biraz daha uzağa gitmeyi ya da biraz daha yaklaşmayı istese bile, bu kurallara aykırı. Kurallar diyor ki: 'Mantıklı ol, geleceği düşün, çocuklarını düşün. Değişemezsin, hareket noktasından varacağın yere kadar, birbirleriyle aralarında aynı uzaklığı koruyan iki tren rayı gibi olmak zorundasın.' Kurallar aşkın değişmesine izin vermezler ya da önceleri büyüyüp sonra yarı yolda azalmasına da bu çok tehlikelidir. Ve böylece ilk birkaç yılın hevesinden sonra çiftler aynı uzaklığı, aynı sağlamlığı, aynı işlevsel doğallığı sürdürürler. Senin amacın türlerin devamını sağlayıp onları geleceğe taşımaktır: Çocuklarınız yalnızca siz nasılsanız öyle kaldığınızda mutlu olacaklar 143.5 cm uzaklıkta. Asla değişmeyen bazı şeyler yüzünden mutsuzsan, onları düşün, dünyaya getirdiğin çocukları düşün. Komşularını düşün. Onlara mutlu olduğunu göster, Pazar günleri kızarmış biftek ye, televizyon seyret, topluma hizmet et. Toplumu düşün: Herkesin tam uyum içinde olduğunu düşüneceği şekilde giyin. Etrafına asla bakma, birisi seni izliyor olabilir ve bu da onu ayartabilir, o zaman bu boşanmak, kriz, depresyon demektir. Bütün fotoğraflarda gülümse. Fotoğrafları salona koy, böylece herkes onları görebilir. Çimleri kes, bir sporla uğraş ah, evet, uzun bir zaman hareketsiz kalacağın için mutlaka spor yapmalısın. Spor yeterli olmazsa estetik cerrahi yaptırırsın. Geçmişte kurulu bir düzenin üzerinde adımlar atmak, kuralları olan bir oyunun üzerinde ilerlemek ya da gerilemek, kaybetmek ya da kazanmak gibi değil mi? Kısaca bir oyun üzerinde piyon olmak...Geçmişte bu gibi kurallar Yeni Rönesans döneminde reddedilmek istenmiştir. Peki Yeni Rönesans da ne demek? Yeni Rönesans; Erasmus, Leonardo ve Miehelangelo gibi dâhilerin mevcut sınırlamaları ve kendi zamanlarının ezici geleneklerini reddedip eskiye dönmeyi istedikleri 15. ve 16. yüzyıllardaki İtalyan Rönesansı'na benziyor. Sihirli bir dile, simyaya ve Ana Tanrıça düşüncesine, özgürlüklerini geri isteyen insanların, devletin ya da Kilise'nin onlardan istediğini değil, kendi inandıklarını yapmaya dönüşünü görmeye başlıyoruz. On beşinci ve on altıncı yüzyıl Floransa'sında olduğu gibi gelecek için gerekli olan yanıtların geçmişte saklı olduğunu keşfediyoruz.


       - Yalnızca gelişmen gerekenin en fazla yarısı kadar gelişebilirsin ve elbette istediğin kadar değil. Belirli bir noktada yaşamın ters dönmeye başlar, yarı yolu geçmiş olursun ama tümünü değil, yarı mutlu ve yarı kederli hissedersin, ne hüsrana uğrarsın ne de tamanlamıyla başarılı olursun. Ne üşürsün ne de terlersin, ılıksındır ve bazı kutsal kitaplarda bir vaizin dediği gibi; "Ilık şeyler damak zevkini tatmin etmez."


3 Aralık 2011 Cumartesi

Tutunamayanlar * Oğuz Atay

     - Ne demiş Cenap Şehabettin: "Güzel bir kıyafet iyi bir tavsiye mektubu..." fecri ati fecaati...

     - "Büyük ve güzel şeyler de var." demişti bir gün. O sırada ben ne yapıyordum? Hiçbir güzelliğin içime girmesine izin vermiyordum. Öyle miydim? Hatırlamıyorum.


     - Beni kötü yetiştirdiler dostum! Güzeli ifade gücünden yoksun bıraktılar beni, tıpkı filmlerdeki gibi diyebiliyorum ancak. Ne acıklı değil mi?



     - "Bir dostun varlığı güzel bir şeydir; fakat bir dosta ihtiyaç duymadan yaşayabilmektir önemli olan."


     - İnanmıyorlar ki, elle tutulur deliller istiyorlar. Yok canım, o kadar da değil, diyorlar her zaman. Ölmezsin, diyorlar. Bu da geçer. Olaylar haklı çıkarıyor onları çoğu zaman. Milyonda bir de olsa yanılma, ağır ve elim yanılma sessizce belirince. Milyonda bir için hayatı zehir etmeye değer mi? diyorlar onlar. Onlar, biz, hepimiz...


     - Birden bire yüklenmezler üstüne. Önce bırakırlar istediği gibi düşünsün herşeyi. Dünyayı dilediği gibi anlamasına, yaşamasına, hissetmesine izin verirler. Hatta alkışlarlar, överler onu. Büsbütün çileden çıksın da geri dönemesin diye. Sonrasını biliyorsun işte.


     - "Hiçbir korku aklını gölgelemesin" "Sonunda pişman olursun ama dayanamazsın" dedi. "Boş yere yorulursun, usanırsın benden."



- Kelime ve yalnızlık hayatın tadı tuzu

  Kucaklamak isterdi ölümü ve sonsuzu.


- Felsefeyi seviniz, fakat koparmayınız,

  Demekle özetliyor: bu dünyada yalnızız.
  Özür dilerim senden bu sütunda açıkca,
  Çocukluk günlerine kapılmışım çocukça.


- Bağlı hece vezniyle, taş kesildi sağ elim.

  Hecenin çarmıhına çivilenmiş ellerim.
  Kafiye Tanrısına kurban oldum. Efendim?
  "Bir şarkının sonuna kadar sabredemedin."
  Bundan kaybediyorum, böyle olduğum için.


- Büyümek, yalnız tutunanlara gerekli.

  İkinci gelişinde çırıl çıplak dolaşacak.
  Kelimenin bütün anlamıyla çırıl çıplak.


- Siz de benim gibi,

  Günleri
  Sevgiyle isteyerek
  Değil de, takvimden yaprak koparır gibi gerçek
  Bir sıkıntı ve nefretle yaşadınızsa, Ankara güneşi sizin de
  Uyuşturmuşsa beyninizi, Ata'nın izinde
  Gitmekten başka kavramı olmayan
  Cumhuriyet çocuğu olarak yayan,
  Pis pis gezdinizde (o sıralardan adı Opera Meydanı olan)
  Hergele Meydanı'nda, bu sarı ve tozlu alan
  İğrendirmediyse sizi,
  Bir taşra çocuğu sıfatıyla özlemeyi bilmiyorsanız denizi,
  Kaybettiniz (benim gibi).


- Eller boşta kalıyor, tutunamıyorlar toprağa

  Anlatamıyorlar anlatılamayanı.
  Anlatmak gerek: Düşman sarmış her yanı
  Oysa, mesela Selim Işık
  Anlatmadan anlaşılmaya aşık.
  Böyle adama
  (Darılma ama)
  Yaklaşmaz hiçbir güzellik,
  Doğduğu günden beri kalbinde bir delik,
  Almak için bütün sızıları içine.


- Mükemmel bir daire çizilemeyeceği gibi,

  Aklın ve tecrübenin de insanı idaresi kolay değil.
  Tanrı çizmiyor her zaman kaderimizi;
  Madde ve ruh arasına çizilen sınırdaki kesinlik yok.
  Büyük ihanetler pençesinde tutuyor insanı,
  Büyük karışıklıklardan kaçtığı yerlerde bile.


     - "Önce Kelime vardı." diye başlıyor Yohanna'ya göre İncil. Kelimeden önce de Yalnızlık vardı. Ve Kelimeden sonra da var olmaya devam etti Yalnızlık...Kelimenin bittiği yerde başladı; Kelime söylenemeden önce başladı. Kelimeler, Yalnızlığı unutturdu ve Yalnızlık, Kelimeyle birlikte yaşadı insanın içinde. Kelimeler, Yalnızlığı anlattı ve Yalnızlığın içinde eriyip kayboldu. Yalnız Kelimeler acıyı dindirdi ve Kelimeler insanın aklına geldikçe, Yalnızlık büyüdü, dayanılmaz oldu.



     - "Ah Roxane, Roxane! İç çekmelerimi hecelerin sayısına uyduramıyorum."



     - Beni rahatsız eden ve adlandıramadığım duygularımın, yalnız libidoya bağlanmasına gönlüm razı olmuyor.


     - Allah'ım ben ne yaptım! Bu güne kadar söylediğim her sözü geri alıyorum. Konuşmayı da bir unutabilsem. Yeni bir dünya var, anlıyor musun Olric? Her şeyi geride bırakmak gerekiyor. Bir sabah kalkacaksın, arkana bakmadan... Hürriyet kötü bir kavram Olric. Öyle, anlattıkları gibi özlenecek bir ortam değil. Bu hürriyet, kulağıma kötü şeyler fısıldıyor Olric. Duymak istemiyorum. Hayır, çalışacağım önce araştıracağım. Bütün gücümü bu araştırmaya vereceğim. Bitkinlikten, hürriyeti düşünemeyecek duruma gelinceye kadar çalışacağım. Yeter bu miskinlik! Demek aylardır ölüyormuşum ben. Peki bu nasıl iş Olric?

   

     - İçimden geçenleri bilselerdi beni dünyanın bir numaralı vatandaşı sayarlardı. İnsanları dinlerken sıkıntılı bir görünüşüm vardı: sanki, her zaman onların sözlerini bitirmeleri-ni ve konuşma sırasının bana gelmesini sabırsızlıkla beklerdim. Bana kalırsa, bu görünüş çok aldatıcıydı. Bana kalırsa, bana kalırsa... ne yazık hiç kalmadı bana.



     - Bütün otların adları ezberlenirdi, ay doğarken iç çekilirdi, duvarın üstündeki kedi okşanırdı (bu sırada yüze en canım bir ifade verilirdi); benim değişme gücüme kimse inanmadı. Sonunda ben de inanmadım. İşte böyle can sıkıcı biri oldum sonunda gerçekten. Ne yazık: siz beni gerçekten bir adam, ne bileyim, sizler gibi kişilik sahibi biri sandınız.  Alışkanlıkları olan, çatalı şu şekilde tutup, filan yemeği falan yemekten önce yemesini seven, yatakta belirli bir yatış  biçimi alan, itiraz eden, bazı anlarda kimseyi görmeye tahammülü olmayan ve daha bir sürü özellik... Ben de kaçtım, ihanet ettim. Bütün bu olamamak, yapamamak ve da-ha bilmem neler, başka türlü bir kişilik, başka türlü bir kalıplaşma... Ne haliniz varsa görün.


     - Neron da anlaşılmadan ölmüş. Başkalarına karşı insafsızmışım: ya kendime? Başkalarına da en az kendime gösterdiğim saygıyı duymak... bunun için mi suçluyorsunuz beni?  Hiç olmazsa, bütün bunların bana da çok zararı dokunduğunu kabul etseniz. Kendimi de ihmal ettiğime inansanız.  Hayır, öyle yapmıyorlar: karşıma geçip aptalca sırıtıyorlar.  Özür dilerim: gülümsüyorlar. Kendimi boşuna da olsa, onlar için harcadığımı söyleseler; bu çırpınışların, kendimi korumak için olduğunu insafsızca ileri sürmeseler. Küçümseyici gülümsemelerinin beni gece yarısı uykumdan uyandırdığını, sabaha kadar yatakta kıvrandırdığını bilseler.


     - Herkesin istediği gibi yaşadığı o uzak ülkenin özlemini duyuyorum. Belki de bu ülke çok yakın. Uzak olduğunu nereden çıkardım? Belediye otobüsüyle filan gidilebilir oraya. Gene kapılarını çalıyorum. Soruyorum: burada da eskiden nasıl tanınmışsam öyle davranmak zorunda mıyım?  Çok iyi bildiğim şeylerde bile şaşırma hakkı verilecek mi bana? Hangi gün doğduğumu bir an için unutsam, yüzüme garip garip bakılmayacak mı? Bakılmasa da, bir gün olur hatırlar, bir gün olur düzelir, bir gün olur eskisi gibi normal duruma gelir gibi yorumlar yapılacak mı arkamdan? Eline tabancayı alıp da ateş eden adam orada da var mı? Hamam böcekleri de var mı? “O” da var mı? Sorularımın karşılıkları gittikçe duyulmaz oluyor. Bana öyle geliyor ki, kimse beni dinlemiyor. Durup dinlenmesini bilmediğim için, bu ülkede de iyi bir karşılama göreceğimden kuşkuluyum. Bugün öğleden sonra saat ikiden itibaren eşyayı suçlamaya başladım. Önce üzerinden kalkmadığım divan yatak suçlandı. Sonra tavan ve en sonunda banyo tuvalet. Bütün düşüncelerimi emip bitirmekle suçluyorum sizleri. Bütün hayallerimi sömürdünüz, gene de doymadınız. Büyük ve güzel şeyler yaratmama yardımcı olmadınız. Büyük bir sağırlıkla, kahredici bir dilsizlikle sustunuz güzelliklere. Geri istiyorum hapsettiğiniz duygularımı, düşüncelerimi. Hepinizi mahkemeye veriyorum: tahliye davası açıyorum. Ne diyorsunuz? Bize bir şey vermedin mi diyorsunuz? Ne yapmışım? Duyulmuyor, hızlı söyleyin. Gülerim saçmalarınıza. Hiçbir güzellik vermemişim onlara. Tavan diyor ki gözler ile benim köşelerimi birleştirdin sadece. Köşegenlerimin kesim noktasının elektrik kordonuna uzaklığını hesapladın. Banyodaki fayansları da, saymışım sadece. Yarım fayansları çıkarmışım, ikiye bölmüşüm... hepiniz yalan söylüyorsunuz. Ben... ben Kant gibi düşünmek istiyordum. Kelimelerle uğraşıyordum ayrıca. Evet, diyorlar hep bir olup: kelimelerle uğraştın. Kelimeleri bölüp durdun: eisen-stein, demir-taş; ein-stein, tek-taş; victor-mature, muzaffer-kâmil.  Bunlarla geçirdin vaktini. Önsözler okudun hayalinde: bize yeni bir şey öğretmedin. Kaybettin. Mahkemeyi de mi kaybettim? Mahkemeyi de kaybettin. Mahkeme masrafları, ücreti vekâlet filan da bana mı yıkıldı? Hepsi sana yıkıldı. Ben mahkemede sevimli görüneceğimi sanıyordum, benim bu kadar kayıp içinde olmamdan utanırlar da beni daha çok severler sanıyordum. Aldanıyorsun. Burası mahkeme: düşkünler yurdu değil. Sakın kıyameti koparmaya kalkma: mahkemenin manevi şahsiyetine hakaretten de mahkum olursun. Bir insan eşyayı da suçlayamazsa, divana istediği gibi bir tekme atamazsa insanlığı nerede kalır? Eşya da isyan eder mi insana? İnsan mahkemelerinde eşyalar davayı kazanır mı?

     - Öyle bir kapı olmalı ki çalınca, insana hiçbir şey sormadan açsalar: kapının ortasındaki küçük pencereden bakıp da kim o demeseler. Sonra hemen içeri alsalar beni. Ben anlatmak istesem bile, hemen sustursalar: biz her şeyi biliyoruz. Her şeyi biliyor musunuz gerçekten? Evet. Neden sormuyorsunuz ayrıntıları? İstediğin zaman anlatırsın. Sana dinlenme fırsatı verdiğimizi de sanma. Hiç anlatmasan da olur. İstediğin zaman gidebilirsin. İstediğin zaman geri dönebilirsin. Anlayış da göstermiyoruz sana. Özellikle buna çok sevindim. Anlayış göstermenin sende bir gerginlik yaratacağını, ne zaman isteyecekler endişesini doğuracağını biliyoruz. Sen sormasaydın bunları bile anlatmazdık. Hiçbir sözü sonuna getirmeyi düşünmüyoruz. Yaşama şartlarını açıklar mısınız? Burada yemek ve uyuma saatleri belirli değildir. Kimsenin kimseyi dinleme zorunluluğu da yoktur. Birini dinlerken bile sonuna kadar beklemeyebilirsin: sözün yarısında dışarı çıkarsın canın isterse. İstemezsen hiç karşılık vermezsin konuşmalara. Yemeğe, isteyen tatlıdan başlar, isteyen de yemekten önce kahvaltı eder. İsteyen bütün gün gecelikle dolaşır, isteyen de elbiseyle yatağa girer. Biraz korkutuyor bu hürriyet beni. Akıl dışı bir hürriyete benziyor. Yemeği üstüne dökme hürriyeti de var mı? Sonuna kadar var. İstersen saatlerce de yıkanabilirsin. Ayrıca kimse beklemez banyonun kapısında yıkanman bitsin diye.Çok sevindim: anladığıma göre babam yok aranızda. Dinlenme saatlerine de karışılmıyor değil mi? Böyle işlerle uğraşan yoktur. Hürriyet tarifiniz nasıl? Sizin de hürriyetiniz, başkalarının hürriyetinin başladığı yerde mi bitiyor? Hayır, yok böyle bir şey. Herkes, başkalarını rahatsız etmekte de hürdür.  Bana başka türlü bir hürriyet öğretmişlerdi. Hürriyetin öğretilebileceğini sanmıyoruz. Bana demişlerdi ki: ya başkaları da seni rahatsız etmeye kalkarsa? Haklı değiller miydi?  Onları bırakıp gidersin hemen; başına böyle bir iş gelirse.  Kabul edersiniz ki bu hürriyet, bu yaşayış akla uygun görünmüyor. Akla uygun olduğunu ileri sürmüyoruz. Acaba bu anlattığınız yer... Soru sorulmamasını istiyorsunuz; siz de sormayın. Henüz eski alışkanlıklarınızdan kurtulamadığınız görülüyor. Ya bir gün geriye, eski yaşayışıma dönmek istersem? Buna bir engel olmadığını belirtmiştik. Biliyorum; ya ben dönmek istemezsem demek istemiştim. Böyle bir durum korkunç olmaz mıydı dersiniz? Böyle bir anlayışla burada ıstırap çekersiniz. Geriye dönüş hiçbir zaman düşünülmez burada. Henüz hazırlıklı değilsiniz. Biliyorum. Her zaman olduğu gibi dışında kalıyorum düzenin. Bu benim kaderim.  Biliyorsunuz, aramızda ıstırap çekenler, sizin gibi, düşünmeyi henüz unutmayanlardır. Düşünce, onlar için yalnız ıstırap kaynağıdır. Bu duruma gelen zavallı düşünce, artık onlara hayatlarını düzenlemekte yararı olmayan bir yük ve bizim verdiğimiz hürriyeti kabul etmelerine engel olan bozuk bir makinedir. Bu makine, son titreyişlerini yapmaktadır ve durmasını bilmediği için parçalanacaktır.


     - Mizah, benim durumumdaki biri için tehlikeli bir çare. Gülünç durumlarda düşünüyorum önce kendimi; acıklı maceramı bir an için unutuyorum ve sonra buhran bütün ağırlığıyla üstüme çöküyor. Hazırlıksız yakalanıyorum. Fakat gizli emellerim var bu konuda: kendimle alay ederken, kafatasımı iki usta parmağın açacağına ve içinde yapacağı küçük bir iki değişiklikle beni tekrar aydınlığa kavuşturacağına inanıyorum. Bir süre sonra, bu aptalca inancımla alay etmeye başlıyorum. Sonra... sonra korku her şeyi siliyor.


     - Beni kötü sonuçların beklediğini kuruyordum kafamda. Daha doğrusu ben kurmuyordum; kafamda kurulu  bir makine vardı ve bu makine, durmadan, ara vermeden düşünceler, izlenimler sıralıyordu. Bu makinenin idaresi benim elimde olsaydı, yalnız istediğim şeyleri, istediğim sırada düşünebilseydim neler başarmış olacaktım. Kafamda bir sürü süprüntü düşüne olmasaydı, bazen benim bile beğendiğim düşüncelerle dolu olsaydı beynim...Kaybediyordum; düzensizlik ve duruma hakim olamamak yüzünden kaybediyorum.



     - Sözlerini gereğinden fazla ciddiye aldığımdan yakınıyor. Ne de olsa müdür; söylenmek istiyor arada. Işık ailesini tanımıyor. Benim gibi bir oyun bozanla, müdürlüğünün tadını doğru dürüst çıkaramayacağını bilemiyor. Aslında iyi bir adam ve beni seviyor.  Bununla birlikte, benden kurtulursa sevinir. Belki de sevinmez: hemen unutur gider. Cenazeme gelir mi acaba?



     - Şimdi, matematik cüretle

       hiç duyulmamış köprülerin kemerlerini inşa edeceksin.
       Mucize, yalnız tehlikenin
       anlatılmaz sürekliliğinde değildir.


     - Ah! Ben de ölüp gidiyorum işte ve yerime kimseyi bırakmıyorum. Bütün öfkelerimi toprağa götüreceğim. Yaşarken de anlatamadım kimseye.



     - Az gelişmiş öfkeme de burun kıvırıyorlar, dudak büküyorlar. Daha beter olun! Daha beter olun! İnşallah yakında ölüme de çare bulursunuz ve ben de binlerce yıl kulağınızın dibinde sızlanır dururum. Ya beni anlarlarsa sonunda? Daha kötü, daha kötü.



     - “Kötülüğe karşı direnmeyeceksin” sözünden büyük bir ferahlık duyuyorum. İnsana gerçek hürriyeti bu “direnmemek” kazandıracak gibi geliyor bana. Yalnız, insan bir saniye bile aklından çıkarmamalı İsa’nın bu sözünü. Yoksa bütün çabalar boşa gider. İnsan, bir an için olsun, duygularına kapılıp karşı koymaya başlarsa, benim gibi olur sonunda.  Nereye döneceğini, kime saldıracağını bilemez. İsa bu gerçeği çok iyi biliyordu: hiç yanılmadı bu konuda. Sorguya çekildiği sırada bir muhafızın attığı tokada biraz sinirlenir gibi oldu; fakat gene kendini tuttu. Bense, sarhoşlar gibi küfrediyorum içimden (ve dışımdan). Haksızlığa uğradığımı sandığım zamanlarda göğsüme doğru bir yumruğun beni sıkıştırdığını hissediyorum. Oysa insan, yalnız davranışıyla değil, içinden de kötülüğe karşı direnmemeli; hayatında kötülüğe direnmekten başka yüksek ve güzel şeyler olmalı ki bütün ilgisini bu konuya toplamasın benim gibi.  Bütün vaktini bununla kaybetmesin ve sonunda yorulmasın benim gibi. Her nefes alışında bu cümleyi alıp vermeli insan: kötülüğe karşı direnmeyeceksin.



     - Ölmeden ölmek zormuş: öyle söylüyor şair. O kadar zor değil. Ölümü beklemek zor. Ölümü bekliyorum ve ölüm gelmek bilmiyor.  Ben de bu arada vaktimi boş geçirmemek için ölümcül düşüncelerimi geliştiriyorum. Aynı zamanda kişiliğimi de aşağılık bir duruma getirmeye çalışıyorum. Belki ölüm geldiği zaman beni ölmeye değer bir yaratık bulmayacak. Ölümden kaçmak için sonsuz sayıda aşağılık düzen peşinde koştum; sonunda, yaşamama izin verilirse, ne yapacağımı bilemeyeceğim. Karanlık günlerimde beni hor görenlerin anıları yüzünden rahat edemeyeceğim.



     - Burhan beni bir biçime sokmak istiyordu ve ben yattığım yerden onu ilgisiz gözlerle seyrediyordum. Aslında alçaklık bendeydi. Ona demeliydim ki: bırak beni içimde öyle sert ve bükülmez bir çekirdek var ki beni değiştiremezsin. Beni didik didik edebilirsin, canıma okuyabilirsin, fakat düzeltemezsin beni.  Evet alçaklık bendeydi: öyle yumuşak görünüyordum ki.  Siz beni parçalamaya çalışırken, ben gizli gizli onarırım kendimi. Sonunda bilmediğiniz bir şey olur çıkarım ve sizi suçlarım: beni mahvettiniz diye. Sizlerle birlikte başarısız gibi görünürüm: fakat sonunda ihanet ederim sizlere. Hep bir yerde takılmamı beklersiniz; ben de aynı şeyi beklerim heyecanla. Sonunda, yarım yamalak bir başarıyla sıyrılırım işin içinden. Başarısızlığın sevimliliğine kapılırım ve sonunda gerçek başarısızlara ihanet ederim. Kusura bakmayın derim: hiçbir işi sonuna kadar götüremiyorum, başarısızlığı bile. Oysa kendimi onlara, olduğumdan başarısız göstermek için ne kadar çırpınmışımdır.



     -  Yenilginin bile tadına varamıyor insan. Bütünüyle teslim olmanın keyfini süremiyor.


     - Evden çıktım, yavaş yavaş yürüyerek caddeye ulaştım. Kalabalık, birden şaşırttı beni: başım döndü. İnsanlar, bana çarparak yanımdan geçiyorlardı. Kuvvetli güneş gözlerimi kamaştırdı, sersemledim. Bu telaşı ve bu güneşi... ve insanların, bütün bunlara aldırmadan çaba göstermesini anlamıyordum. Bu gücü nereden buluyorlardı?  Dış etkilere duyarlıkları kalmamıştı. Sağlam kayalar gibi yuvarlanıp gidiyorlar, önlerine çıkan zayıf cisimleri ezip geçiyorlardı. Kaldırımın kenarına çekildim: azalıp bitmelerini bekledim. Güneş, üstlerinde kesin gölgeler bırakarak yalıyordu onları. Hiç aldırmadan geçiyorlardı. Beklemenin faydasız olduğunu görünce, geri dönmek, yatağıma ve ilaçlarıma dönmek istedim. Bu şiddete dayanamayacaktım. Bir elektrik direğine yaslandım.


     -  Eve dönmek beni, ne pahasına olursa olsun yaşamak isteyen bir solucan yapıyor. İnsanların, güneşin ve hareketin olduğu yerde ölüm kavramına daha kolay dayanabiliyorum. Eve dönünce, duvarlara, eşyaya sinmiş olan karanlık düşüncelerim üzerime saldırıyor: ölüme, evde katlanamıyorum. Oysa evde ölmek istiyordum. Ne istediğimi bilmiyorum artık sayın insanlar! Beni affedin!      


     - Derimin altındaki karışıklığı bilmeden yargılıyorsunuz beni.


     - Tek başıma beceremediğim bir yaşantıyı, birlikte nasıl sürdürürüz? Başkalarını taklit ederdik. Olmaz. Yaşamayı taklit ederek insan ancak yirmi beş yıl kadar yaşar senin gibi. Teklifini kabul edemeyeceğim oğlum. Fakat amca bey, yaşamayı nefes almak gibi rahat sürdürenler de var. Onlar daha fazla yaşasın. Yaşasınlar inşallah. Beter olsunlar!


     - Hiçbir şey bilmeseydim, belki yeni baştan öğrenebilirdim. O kadar da saf kalamadım. Artık çok geç.

 
     - Sade bir aile atmosferi içinde bir cehennem oyunu sahneye konuluyordu. Boyumdan büyük işlere kalkmıştım. Şimdi, boyumdan küçük işleri bile başaramıyordum. Böylesine rezil bir yenilgi görülmemişti. Gücümü tahminde yanılmıştım. Turgut evlendiği zaman ben de evlenecektim. Çatal-kaşık ve fasulye pilakisi karşısında böyle ağır bir yenilgiye uğramayacaktım. Oysa fasulyeyi ne kadar severdim. Her şeyle aramı bozdum artık. Her şey bana düşman kesildi. Tanrım, diye düşündüm ilk defa. İlk defa, Tanrım dedim; bıraksınlar beni artık...


     - Gülmek, onun için bir korunma aracıydı. Bunu geç anladığım için de cezamı çekmeliyim Olric.


     -  Hiçbir şeyi unutmadı ve her olaydan, hayatının sonuna kadar rahatsız oldu.


     - Dış etkenlerin karmaşıklığı bizi yolumuzdan çevirmesin: biz işimize bakalım.


     - Bu deftere anlamsız sözler yazmak istiyorum artık. Aklımı kullanmaktan ve anlaşılmaya çalışmaktan bıktım. Hiçbir zaman da anlamlı olmayı becerebildiğimi sanmıyorum. Rüyalarımda, birtakım insanlara, bunu yapamazsınız, diye bağırıyorum. Ne dediğimi anlamıyormuş gibi yüzüme bakıyorlar. Hayır yalnız rüyada değil, gerçek dedikleri hayatta da böyle olmuştur her zaman.

     - Sinekler de eskisi kadar rahatsız etmiyor beni. Onlar da fazla uğraşmıyor benimle. Bu hareketsiz ve çevreye ilgisiz adamın üstüne çok konmuyorlar; ya da hemen uçup gidiyorlar. Belki de onlara ilgimi yitirdiğim için gücendiler bana. Duvarda, tavanda öldürdüğüm sivrisineklerin kan lekelerini sayıyorum. Ne hırsla öldürmüşüm zamanında; yapışıp kalmışlar. Bazı lekelerde yanılıyorum. Kalkıp bakıyorum: yuvarlak, koyu lekeler. Kim bilir ne? Eskiden bir sivrisineğin vızıltısı uyandırırdı beni. Havalar ısındığı halde, geceleri hiç vızıltı duymuyorum şimdi. Karanlıkta, uyumadan, tetikte onu beklediğim halde sivrisinekleri duymuyorum. Duyularım zayıflamış olmalı. Oysa bir ay öncesine kadar ne keskindi... Böyle olurmuş. Önce birden kuvvetlenir, sonra insanı bırakırmış; bir külçe gibi kalırmış insan. Eşyalara çarpıyorum yürürken. Karanlıkta yönümü tayin edemiyorum. Birden kendimi bir duvarın karşısında buluyorum: soğuk ve sert bir duvarın. Başımı çarparak dağılacağım korkusuyla duruyorum. Annemin çok değer verdiği bir sigara tablasını kırdım: robdöşambrımın eteğiyle. Başka zaman olsa çok kızardı. O kadar aldırışsız olmuşum ki robdöşambr diyorum. Ne bileyim ne demeli? Uzun hırka deseydim... Oblomov’un hırkası gibi. Sizlerle uğraşacak halim yok. Kimsenin okumayacağı bir günlük için bu zahmete giremem. Oda giysisi diye yazarım dünyaya ikinci gelişimde. Ne aptalmışım bir zamanlar: var olmayan kişileri alırdım karşıma; onların beni eleştirmelerine karşılık vermeye çalışırdım. Bunu yapıyorum çünkü... derdim. Öyle diyorsunuz ama... derdim. Benim asıl niyetimin ne olduğunu biliyor musunuz bakalım? diye azarlardım onları. Şimdi, bu küçüklüklerin üstüne çıktım. Kimseyle alışverişim yok. Yalnız, size iyilik olsun diye robe-de-chambre yazacağım. Biraz “sense of humour” kaldığını anlayın diye bende.

     - Fakat o benim gibi değil ki: normal. Normal, anormal. Bu kelimeleri çocukluğumdan beri sevmem. Daha o zamanlar, bazı akrabalarım bana anormal derlerdi. Bu sözler insanın yüzüne söylenmez. Gene de duyar insan. Anormal. Bu çocuk anormal. Bu çocuk normal değil. Onlara göre, durmadan kitap okuduğum hatırladığıma göre çok okumazdım doğrusu ve misafirlerin yanına çıkmadığım bu “yanına çıkmak” deyimi beni ürpertirdi, içime bulantı verirdi ve gereken yerde gereken kelimeyi bulamadığım için bu nedenle bana ayrıca aptal da derlerdi anormaldim. Ben de büyüyünce çok normal olmak ve onları utandırmak için yanıp tutuşurdum. Galiba haklı çıktılar. Nasıl bildiler bunu? Onların akılsız, duygusuz ve bilgisiz olduklarını bildiğim için, haklı çıkmalarına bütün kalbimle ve aklımla ve öfkemle isyan ediyorum. Ben haklı çıkmalıydım. Olmadı. Sebep olanların gözü kör olsun! Bir zamanlar tutunamayanlar diye bir söz etmiştim. Şimdi bu sözü çok hafif buluyorum.


     - Ben ölüyorum: görmüyor musunuz? Yazık diye üzülecekler. Fakat, haklı çıkmanın sevinci içlerini ısıtacaktır. Beter olsunlar diyeceğim; oysa beter olan benim.


     - Bu kıskanç korku gelinceye kadar, yaptıklarım bakımından değilse de, aklımdan geçenler bakımından aşağılık bir hayat yaşadım. Büyük ve güzel şeyler yerine, aşağılık şeyler düşündüm. Şimdi de durum düzelmiş değil: hiçbir şey düşünemiyorum. Çok bayağı bir olay. Neresinden tutulsa insanın elinde kalıyor: dağınık ve çürük bir örgü. Evet, haklıydı akrabalar. Ben, normal olmadığım için anormal olan bir çocuktum. Allah beni kahretsin ve ediyor da. Montaigne, kötü davranışlardan, istemediğiniz için kaçının, diyor: beceremediğiniz için değil. Beni ne güzel açıklıyor. Ben de diyorum ki: Sayın Montaigne ve sizin gibiler! Canınız cehenneme! Sizin haklı olmanız bana hiçbir şey kazandırmıyor. Köşemde kıvrılıp ölüyorum işte. Siz de sevimli akrabalarım kadar yabancısınız bana. Adınız Marki bilmem ne de olsa... Tabii siz gurur duyuyorsunuz düşüncelerinizden.



      - Özür dileriz, bizi rahatsız etmeyin. Düşünecek meselelerimiz var. Her gün yüz binlerce insan ölüyor. Ancak ilginç olaylarla uğraşabiliriz. Next please!


     - İlgileniyor; demek ki ilgi bekliyor. Hiç olmazsa ilgilendiğinin fark edilmesini bekliyor. Annem öyle değildir. Kendini karıştırmadan benimle birlikte olmasını bilir. Hem de kitaplarda okumadan, bir yerden duymadan: içinden öyle geliyor. Bütün anneler böyle değildir. Gidip yatmasını söylüyorum: itiraz etmeden gidiyor. Karşımda oturduğu zaman düşüncelerimi hafifletiyor. İşim bitince gönderiyorum. Biraz iyileştiğimi görünce, bana yaptığı iyiliğin karşılığı olarak onunla ilgilenmemi bekleyebilir, değil mi? Hayır. Seviniyor sadece.



     - Arada hastalığıma izin veriyorum; yoruluyorum yatakta. Ya da ben hastalıktan izin alıyorum. Böylece sokağa çıkabiliyorum.


     - Bu sabah uyandığım zaman, gecenin sıkıntısı göğsümden kalkmamıştı. Demek ölüm bu, diye düşünüyordum. Sabahları uyandığıma sevinemiyorum. Gecenin sıkıntısı, öğleye kadar sürdüğü için, sabahın verdiği diriliği yaşayamıyorum. Öğleden sonra da akşamın hüznü çöküyor.


     - Belirsizlikten korkuyorum. Göğsümdeki sıkıntıyı anlattım aceleyle. Önemli bulmadı. İlaçlar yaparmış. Hepsini keseceğim. Peki o zaman ateşim nasıl düşecek? Ben mahvoldum. Sinir yüzünden ateş olur mu? Saç- malama, dedi bana. Bütün bu kuruntuları unut.


     - Dün gece sabaha kadar sis vardı limanda. Bir düdük durmadan öttü. Başımı yastıklara gömdüm, yorganın içine soktum. Fakat o boğuk ses, her şeyi deldi. Kulağımda çınladı sabaha kadar. Eskiden, buhranlı gecelerimin sabahında, güneşin doğuşu beni sakinleştirirdi. Şimdi sıkıntı veriyor: yeni bir güne başlamanın sıkıntısını. Basma perdenin arasından giren ışınlar, yaşanacak uzun bir günü gözüme sokuyor.


     - Bir silgi gibi tükendim ben. Başkalarının yaptıklarını silmeye çalıştım: mürekkeple yazmışlar oysa. Ben, kurşun kalem silgisiydim. Azaldığımla kaldım.


     - Bütün günüm tedirgin bir beklemeyle geçiyor: gelecek mi, gelmeyecek mi? Ne gelecek? Bilmiyorum. Adını koyamadığım bir şeyden korkuyorum. Soyut bir korku içimi dolduruyor. Bu korkuyla uyanıyorum ve bekliyorum. Belki korkularım sayılamayacak kadar çok. Ateşimin düşmemesinden korkmam bunlardan biri.


     - Akıldan uzaklaşmak istiyorum. Aptalca duygulanmaktan korktuğum için çevremi akılla doldurmuşum. Aşktan, üzüntüden bahsedebileceğim aptal insanları arıyorum.


     - Sonumu kendim hazırladım. Her an ne yapacağımı söyleyemezlerdi bana. Beni aldattılar; gene de suçluyum. İnsanların en verimli olduğu çağda tükendim. Her anı, ne yapmam gerektiğini düşünerek geçirdiğim için çabuk yoruldum. Bana müsaade.


     - Ölüm pahasına da olsa güçsüzlüğü kabul etmek ağırıma gidiyor. Zarar yok, diyorum. Uğrunda ölmek bile güzel. İçinden gülüyor bana. Atıyorsun, diyor, bu korku, bu hayata sarılma, bu ilaçlar, gargaralar neden? Neden perdeleri kapıyorsun? Neden ölesiye tartışmalara giriyorsun? Neden Günseli’ye iyi olduğunu yazıyorsun? Onun insafsızlığına dayanamıyorum. Sen gene bana bırak kendini, diyor. Ben, seni yalancıktan öldürürüm: sonra gene yaşarsın. Atlatırız ölümü, gerçek ölümü. Pis pis gülüyor. Önümde uzun bir gece var. Bu meseleyi kapatmalıyım.


     - Bugün annem dayanamadı; ne yazdığımı sordu. Ona nasıl anlatsam? Bütün hayatımı birlikte geçirdiğim ve beni gerçekten seven bu insana hiçbir şey anlatamamak ne kötü. Ondan farklı gelişmeye ne zaman başladım? Bu ayrılık nasıl doğdu? Hiç anlamıyorum. Bir gün baktım, iki yabancı olarak yaşıyoruz aynı evde. Aslında kimseye bahsetmedim kendimden. İstemiyorum da. Yatağımın karşısında bir pencere var. Odanın duvarları bomboş. Nasıl yaşadım on yıl bu evde? Bir gün duvara bir resim asmak gelmedi mi içimden? Ben ne yaptım? Kimse de uyarmadı beni. İşte sonunda anlamsız biri oldum. İşte sonum geldi. Kötü bir resim asarım korkusuyla hiç resim asmadım; kötü yaşarım korkusuyla hiç yaşamadım.


     - Bana acımayın. Ben kötüyüm; sizlere karşı kötü duygular besledim içimden. Beceriksizliğimden uygulayamadım kötü düşüncelerimi. Sizleri kıskandım, küçük gördüm, bayağı buldum: bana yapılmasını istemediğim kötülükleri sizlere yapmak istedim. Fırsat bulunca da yaptım. Dün gece rüyamda biri beni öldürdü. İçimin boşaldığını hissettim. Ben de ne işkenceler düşünmüşümdür bana kötülük edenler için. Beni de öldürmelerini istiyorum artık. Çünkü, artık olduğum gibi kalmaya dayanamıyorum. Yalnız, beni öldürürseniz kötülüklerim gene gizli kalacak. Onları bir sır gibi mezara götüreceğim: gene aldatacağım sizleri.


     - Emekli ihtiyarlar gibi herkese ağrılarımdan yakınıyorum. Şakaya getirerek söylüyorum tabii. Herkesle birlikte gülüyorum durumuma. Daha doğrusu, güler gibi yapıyorum. Benimle birlikte oldukları zaman genellikle gülerler. Öyle alıştırmışım. Kimi görsem, seni andık geçen gün: bilsen ne kadar güldük, der. İki yıl önce, birlikte içerken ne demiştin, hatırlıyor musun? diyorlar. Hatırlamıyorum. Onlar hatırlıyor. Tekrar anlatıyorlar. Anlatırken bile dayanamayıp gülüyorlar. Ben gülecek bir şey göremiyorum ortada. Duruma uygun bir söz etmişim: eskimiş, geçmiş. Üstelik böyle aptalca bir söz söylemiş olduğum için utanıyorum. Aklı başında bir insan, beni bu arkadaşlarımdan öğrense kim bilir ne can sıkıcı bulur. Ben de öyle buluyorum. Bana böyle birinden bahsetseler, tanışmak bile istemem. Ciddi konularda karşıma yalçın dağlar gibi çıkan insanlar, gülmeye sıra gelince teslim oluyorlar hemen. Bu işi de bana bırakıyorlar. Sen de bununla teselli et kendini, diyorlar herhalde.


     - Artık yaşamak istemiyorum Olric. Onların istediği gibi yaşamak istemiyorum. Başım dönüyor Olric.


     - Sabahtan beri bir şey yemediniz efendimiz. Şimdi de içiyorsunuz. Onlar da içiyorlar Olric. Karşılarında oturan kızlara bir şeyler anlatıyorlar. Ben anlatmak falan filan demek istemiyorum. Sonum geldi Olric. Kendime yeni bir önsöz yazmak istiyorum. Yeni bir dil yaratmak istiyorum. Beni kendime anlatacak bir dil.


     - Çok denediler, efendimiz. Allah'tan, ne denediklerini bilmiyorum, Olric. Hiçbir geleneğin mirasçısı değilim. Olmaz, diyorlar. İsyan ediyorum. Az gelişmiş bir ülkenin fakir bir kültür mirası olurmuş. Bu mirası reddediyorum Olric. Ben Karagöz filan değilim. Herkes birikmiş bizi seyrediyor. Dağılın! Kukla oynatmıyoruz burada. Acı çekiyoruz. Kapı kapı dolaşıp dilenmiyoruz. Son kapıya geldik. İnsaf sahiplerine sesleniyoruz. Ey insaf sahipleri! Ben ve Olric sizleri sarsmaya geldik. Dünya tarihnde eşi görülmemiş bir duygululukla ve kendini beğenmişcesine ve kendinibeğenmişcesinesankibizdenöncebirşeysöylenmemişçesinegillerden olmaktan korkmadan kapınızı yumrukluyoruz. Dilenciler krallığının en küstah soylusu olarak kişiliğimizi burnunuza dayıyoruz. Dinden imandan çıktık. Deli dervişler gibi saldırıyoruz. Açın kapıyı! Biz geldik! Korkudan dudağınız uçuklamasın. Öyle öfkesi yarıda geçen İngiliz kızgın genç adamları gibi müzikli güldürüler peşinde değiliz. Sizi ağlatmaya ve burnunuzdan getirmeye geldik. Size dünyanın dörtten fazla bucağı olduğunu göstermeye geldik. Bitmez tükenmez sızlanmalarımızla ananızı ağlatmaya niyetliyiz.


     - Beni bir gün unutacaksan bir gün bırakıp gideceksen boşuna yorma boş yere mağaramdan çıkarma beni alışkanlıklarımı özellikle yalnızlığa alışkanlığımı kaybettirme boşuna tedirgin etme beni bu sefer geride bir şey bırakmadım tasımı tarağımı topladım geldim neyim var neyim yoksa ortaya döktüm beni bırakırsan sudan çıkmış balığa dönerim bir kere çavuş olduktan sonra bir daha amelelik yapamayan zavallı köylüye dönerim beni uyandırma hep kuşkuluydu her zaman kötü bir şeylerin olmasını bekliyordu sonu gelmez benim gibiler için hiçbir şeyin sonu iyi gelmez.


     - İnsanların üstüne dünyanın bütün yıldırımlarını yağdırsam da sevilmek özlenmek istiyorum bütün gürültümün çocukça olduğunu aslında sevgiden ilgiden geldiğini anlamalarını öyle sanmalarını istiyorum peki diyorlar neden yapalım bütün bunları neden öyle sanalım kimsin sen diyorlar reisincumhurbaşkanı mısın evet reisincumhurbaşkanıyım...


     - Beni unutmanı istediğim halde bunu yapamayacaksan beni güzel bir durumda düşünmeni isterim onun için beni hiç görme ne demek istediğimi anlıyorsun herhalde senin için daima güzel ve bozulmamış bir bütünlük içinde kalmak istiyorum gereksiz ayrıntıların aklındaki resmi bozmasına razı değilim, kötü hatıralar insanın aklından kelime olarak çıksalar bile görüntü olarak kalırlar.


     - İçim o kadar karışmış ki sahtelikleri ayıklayıp temizleyemiyorum. Bütün suç savaş yıllarında yediğimiz kara ekmeğin. Bizi iyi beslemediler. Sonra da yağlı yemekler verdiler. Beynim yağ bağlamış olacak. Büyük ve güzel şeylerin dışarı çıkmasına izin vermiyor. Korkuyoruz. Düşünmekten ve sevmekten korkuyoruz. İnsan olmaktan korkuyoruz. İşin içine bir kere acıma girerse, ondan bir daha kurtulamamaktan korkuyoruz.


     - Sevmek zor geliyor. Alışmamışım yoruluyorum. Her an sevdiğimi düşünemiyorum. Bazen atlıyorum. Boşluklar oluyor. Bunları boş sözlerle doldurmaya çalışıyorum. Oysa ben her an sana bakmak, bir sözünü kaçırmamak; bir kıpırdanışını, yüzünün her an değişen bütün gölgelerini izlemek, her an yeni sözler bulup söylemek istiyorum. Her mevsimde, her gittiğimiz yerde, insanlarla ve insanlarsız, aşkın değişen yansımalarını görmek istiyorum. Bütün bunlar beni yoruyor. Sen orada duruyorsun ve beni seyrediyorsun sadece. Senin için sevmek, su içmek gibi rahat bir eylem. Ben, her an uyanık olmalıyım.


     - Bütün hayatımızı yersiz çekingenliklerle mi geçireceğiz Olric? Cesareti yalnız kafamızda mı yaşayacağız?


     - 'Anlamıyorsunuz Esat Ağabey' derdi. 'Onları öfkeme layık bulmuyorum. Öfkem bana ait birşey. Yakın hissetmediğim birine nasıl gösteririm onu. Onlara da size davrandığım gibi davranmış olurum. Asıl o zaman kötülük etmiş olurum size'


     - İçimdeki Kont Draculaları gün ışığına çıkarayım da toz olsunlar. Sayın Kont; yarın gece gene beklerim.


     - 'Beni ya şımartın ya da kapı dışarı edin!' diye bağırdı. 'Yarı içtenliğe dayanmam zor benim. Bir kişi mi kalacak? Tamam bir kişi kalsın.'


     - Başkalarından ayrı hissettiğimi nasıl belirtsem? Kimse bilmeyecek... Hiç olmazsa mezar taşıma yazın: burada insanlara başka türlü hayran olan biri yatıyor. Ne türlü? Bir bilsem, ahh bir bilsem...


     - Beni bulamayacaklar. Ne kadar uğraşsalar çözemeyecekler sırrımı. Sonunda pişman olacaklar. İnsan müzesinde bir manken eksik kalacak. Bir biçim veremeyecekler bana. Vicdan azabından kahrolacaklar. Bir türlü biçime sokamayacaklar beni. Böylece intikamımız alınacak.


     - Ben iç dünyama dönüyorum. Orada hayal kırıklığına yer yok.


     - Aşk bir zayıflıktı ve insanın başka güzellikleri görmesine engel oluyordu.


     - Yaşamamaktan yoruldum.


     - Yaşamak diye bir problem yoktu bizim için. Böyle bir problem çözmedi asistanlar tatbikatlarda. Sonunda hepimizi kurtlar kaptı tabii. İnsan taklidi yaptığımız için, kurtlar bizi adam sandı. Dünyanın hiçbir yerinde böyle bir rezalet görülmemiştir. Az gelişmiş aşklar ülkesi olarak dünya milletleri arasında ön sıraları işgal ediyoruz.


    - Benim için bütün oyunlar, romanlar, hikayeler herkesin anladığından başka bir anlam taşıyor. Bütün hayat, bütün insanlık bu kitaplarda anlatıldı, bitirildi. Yeni bir şey yaşamak yeni bir kitap tanımak oluyor benim için. Kitaplarla ve onların yazarlarıyla birlikte yaşıyorum. Önsözlerle yaşıyorum. Hiçbir yazar şaşırtmıyor beni: çünkü hayatlarını sonuna kadar biliyorum. Gerçek dediğiniz dünyadaysa kimin ne yağacağı belli değil. Her gün şaşırtıyorlar beni. Yazarlarımla yaşamak daha kolay. 1886'da N. kasabasında doğdu. Babası, annesi, kardeşleri, çevresi, yaşarken kimsenin bilmediği ıstırapları, kuruntuları, arkadaşlarıyla kavgasının gerçek nedeni, hepsi hepsi satırların arasında. Tanımadığım yönlerini merak ediyorum ilk sayfalarda; fakat biliyorum hemen her şeyi öğreneceğimi. Bana kitap kurdu, boş hayaller kumkuması, hayatın cılız gölgesi gibi sıfatlar yakıştırılabilir. Şövalye romanları okuya okuya kendini şövalye sanan Don Kişot'a benzetebilirsiniz beni. Yalnız onunla bir fark var aramda: ben kendimi Don Kişot sanıyorum. Kitaplardan, yaşantılarım için yararlanamadığımı ve kendimi bir biçime sokamadığımı da yüzüme vurabilirsiniz. Ne yapabilirim? Kitap okumakla, manavın beni aldatmasına engel olamıyorum bir türlü. Manava inanmadığım halde aldatıyor namussuz. Ya inandığım dostlarımın beni aldatmasını önlemek: büsbütün imkansız bu. Dostlarım alay ediyor benimle. Bu çocuğun sonu ne olacak diyorlar. Hiç olmazsa kitaplardan kitaplar çıkarmalıymışım. Bunu da yapamıyorum, yazamıyorum. Kitapları, işimde kullanılacak bir mal gibi göremiyorum: kapılıyorum onlara. Belki kitaplar da onlara karşı gösterdiğim aşırı ciddiyetimle alay ediyordur. Biliyorum, kitaplar da beni adamdan saymıyorlar. Fahişelerin, onlara barlarda para yediren tüccarları küçümsemesi gibi hor görüyorlar beni. Bütün bunları düşündükçe daha da tersleşiyorum, kendime daha çok zararım dokunuyor, benimle alay edenlerin gözünde daha da küçülüyorum. Duvarlar duvarlar var çevremde. Halsiz kalıncaya kadar başımı vuruyorum onlara.


     - Günahlarımın ağırlığına dayanamıyorum Olric. Neden beni uyarmadın?


     - Buna hakkım yoktu efendimiz. Öyle güzel gürlüyordunuz ki. Size kapılmamaya imkan yoktu. Çevrenizdeki bütün sahtelikleri öyle güzel aydınlatıyordunuz ki. Bir daha göremeyecekler sizin gibi bir devi efendimiz.


     - Onların küçük yaşantılarının içinde bende küçülmedim mi Olric? Ucuzluk bana da bulaşmadı mı?


     - Hayır, efendimiz. Öyle içten yaşadınız ki. Bu kısa süren aydınlıktan yararlanamayacaklar ne yazık ki. Acıtmayan karanlıklarına dönecekler. Onların, hissedemedikleri acılarını da siz içinizde taşıyacaksınız. Güzel bir rüyadan uyanmanın tatlı şaşkınlığını yaşayacaklar bir süre. Sonra unutacaklar. Unuttukları için de unutulacaklardır. Kendi güzelliklerini de -eğer güzellik varsa- unutacaklardır. Yalnız sizin içinizde yaşayacaklardır: bunu bilmedikleri için de, yaşadıklarını da bilmeyeceklerdir. Alışkanlıktan başka bir şey bilmedikleri için, sizin yokluğunuza alışacaklardır. - Anlıyorum Olric. Neden daha önce söylemedin bana? - O zaman yaşayamazdınız. Siz her şeyi yaşamalısınız efendimiz. Bütün güzellikleri görmelisiniz. İçinde en küçük güzellik olan bir şeyi bile tanımalısınız. Siz ne yaparsanız olur, efendimiz. - Beni şımartıyorsun Olric. - Zarar yok efendimiz: çünkü artık sizi kimse şımartmayacak. - Beni korkutuyorsun Olric. - Siz istemeyeceksiniz efendimiz. Güzellikleri kendiniz bulup çıkaracaksınız artık. ... - Her gün yeni baştan yaşamak mümkün olacak mı dersin? Bir gün öncesine korkak bir bezirganlıkla sarılmadan yaşayabilecek miyiz? Yoksa, yarından korktuğumuz için, düne köle gibi bağlanacak mıyız? Yaşarsak göreceğiz Olric. Yaşamaktan korkmazsak göreceğiz. Ve bu dünyaya göstereceğiz. Onlar görmese de göstereceğiz. Gösterdiğimizi bileceğiz. Gitmeliyim Olric, hemen işe girişmeliyim.


     - Esasında, sizleri yargılamaya hiç niyetimiz yoktu, sizin dünyanızda, o dünyayı bizlerin sanıp yaşarken, hepinize hayrandık. Sizler olmadan yaşayabileceğimizi bilmiyorduk.



     - Tarih bir tahriftem ibarettir. Tarih, geçmişten geleceğe uzanan ve bugün gördüğümüz bir rüyadır. Bütün rüyalar gibi tarih de yorumlanabilir, ama görülürken değil.


     - Bir yerde söz biter: iki kişi karşılıklı kendini tekrarlamaya başlar. Yeni başlayan ilişkiler ble eskir böylece. Hemen kaçacaksın ki aklın orada kalsın.


     - Ben, balon muyum çocukları sevindirecek? Kimseyi sevindirecek halim yok.


     - Sahte cennet, bu akşamki programını gururla sunar!


     - Bu adamı dışarı çıkarın; çürümüş et kokuyor.


     - Tevfik Fikret! Kış şiirleri söyle. Yüreğim kızdı. Kafam kızdı. Kar altında biçareler, soğuk düşünceler, ete değen çeliğin serinliği. Zavallı ruh! İşlediğin günahlar ne kadar büyük ki gecenin bu saatinde dolaşıyorsun. Nereden gelip nereye gidiyorsun?


     - Ey zavallı ruh. Nedir bu yaptığın rezalet? Nereye sığar? Görelim gel bu rezaletleri ve onları doğuran tembel arzuları ve karında yerleşen kafanın azdırdığı iştahları ve onunla birlikte teşebbüse geçen eli ve temizleyelim bu yaşamak için geldiğimiz dünyadan kalın arzuları. İnceleri kalsın yalnız.


     - Bunları düşünüp, karşılıklı oyunlar oynamakla harcadığımız enerjiyle kimbilir kaç tane elektrik santralı çalışırdı?


     - Ne anlamsız bir yaşantı. Dolabın kapağında bir yazı: yangında ilk kurtarılacak eşya. Onu değil beni kurtarın. Bat dünya bat! Talih! İki gözün kör olsun da piyango bileti sat! Midem yanıyor: içkiden ilk kurtarılacak mide. Yangından ilk kurtarılacak ilk mide. Benim midem. Benim kalbim.


     - Şimdi yanımda olsaydın, bütün bu meseleleri tartışsaydık. Birçok meseleyi askıda bırakıp gittin. Beni bıraktın bu makinenin çarkları arasında. Ben de dişlilere ceketimi kaptırdım. Eteğimin ucundan bağlandım bu düzene. Ceketi çıkarmadan olmaz. Ceket çıkarma talimatı da verilmedi daha. Çıkar üstündekileri, kurtul bu düzenden. Olmaz Selim: çırılçıplak kalırım sonra. Tutunacak yer bulamam sonra. Düşünceler göklere yükseliyor, fakat vücut toprağa bağlı. Tek tek koparılması kolay olan milyonlarca iplikle bağlı. Kör talih!


     - Yumuşakçalardan ve aynı zamanda kabuğu en sert olanlardan.


     - Dinlendim. Güçlüyüm. Bedenimi önemsiz bir yaşantıya kaptırmakla aklımı korudum. Boşuna geçen zaman yoktur.


     - Bir kitabı bırakır ötekine saldırırdı. Bu ümitsizce çırpınış, bütün kitapların yüzüstü bırakılmasıyla sona erer, büyük bir utanç ve hayata dönüş buhranları gelirdi arkasından.


     - Sen söylemez miydin utanmadan duygusuzluğumla övündüğümü?


     - Hayatım ciddiye alınmasını istediğim bir oyundu.


     - Hayat düşünceleri tutan bir hapishanedir. İnsan can sıkıcı bir saç demetidir, ben de akılsız bir robotum.


     - Bizim için hüküm hep aynıdır. Kısa bir hükümdür: beklediğimiz ve inanmadığımız bir hüküm. Yalnız bizim için çıkarıldığını sandığımız, oysa sayısız kopyası olan ve ayrıntılara inmeyen bir hüküm. Biraz para verilince, biraz tatlı davranınca yumuşayan ve gene de aslında hiçbir biçiminin bizim için önemi olmadığını bildiğimiz bir hüküm.


     - Güzel bir gün ve ben yaşıyorum.


     - Tanıştığımıza, birbirimizi tanıdığımıza memnun oldum. Gözlerinizin rengine şafaklar kadar uygun bu çiçekler aşkımızın solmaz birer hatırası olsun, gözleriniz yaşlarla dolsun.


     - Önce biraz zor gelecek, ama alışacaksın.


     - İnsanların hoşuna gidecek biçimde davranmayı oldukça beceririm biliyorsun. Onun için, bana önem verilmesinde bu aldatıcı tavırlarımın payı vardır diye endişe ederim.


     - Kıskanç ve intikamcı bir duyguydu bu: biraz unutulmaya gelmiyordu. Gizlice büyüyor, eskisinden daha şiddetli bir biçimde ortaya çıkıyordu hiç beklemediği bir anda. Bir davranışta bulunmadan, onunla ilgili bir hareket yapmadan atlatılması imkansız gibi görünen bir duyguydu. Hüzünlü bir biçimde ele alınmayınca daha zalim oluyordu sanki. Kendisine saygı duyulmasını istiyordu.


     - Acaba sinüsü mü kosinüsü mü daha çok seviyorum diye öyle bir açmaza düştüm ki, sonunda ikisinin de karesini aldım; gene bir neticeye varamadım. Bir de "Hayatın Koordinatları" meselesi beni çok yoruyor.


     - Demek sen aşkı, sinüse kosinüse çok görüyorsun. Soyut aşk kavramı sende henüz gelişmemiş. Sen ve senin gibiler, ancak beş elmayla on elmayı toplayabilen basit insanlarsınız. Elle tutulan şeylerle düşünebilir, elle tutulan şeyleri sevebilirsiniz yalnız. Siz A ve B den değil, üç erkek beş kadından anlarsınız ancak.


     - Sinüsün de sevilebileceğini, ona da insan muamelesi yapılması gerektiğini yeteri kadar savunabileceğimi hissetmiyorum artık. Sinüsün entegralinin nasıl alınacağını birden unuttum; mahcup oldum sinüse gösterdiğim bu ihmalden. Fakat siz anlayamazsınız bu duyguları. Gene de "Hayatın Koordinatları" hakkında bir açıklama yapmamı beklersiniz herhalde.


     - Hayatın Koordinatları deyiminden kısaca şunu anlıyoruz: bir insanın, belirli bir zamanda, belirli bir yerde ve belirli şartlar altında ne yapmış olduğunu bilirsek bu bilinenlerle, yani hareket ve zaman boyutlarının önceden tesbitiyle, bu verilere dayanarak yazılan ve sabit katsayıları, o insanın tayin edilmiş özellikleriyle belirlenen denklemlerin, zaman değişkenine göre çizilen eğrileri, bize o insanın ilerde ne gibi şartlar altında ne yapacağını gösterir.


     - Kötülükten ancak kötülük çıkar. Bayağılık insan ruhunu öldürür.


     - Maruzatım bunden ibarettir; ekmek, suyla undan ibarettir.


     - Vaziyetin romantik bir dümende gelişmesi sebebiyle isteğini yapıyorum, hakikate tapıyorum, oturumu bu anda ve burada kapıyorum.


     - Her zaman birisi sizden önce davranır. Oysa gelip geçici biridir bu. Sinemada, sizden önce, son boş koltuğu alan kör bir yabancı.


     - Vazgeçiyorum; bütün insanlığın önünde eğilerek özür diliyorum: beni yanlışlıkla çıkardılar sahneye. Ben yoldan geçen...


     - Kendi sorunlarını çözemeyen bir kişinin, kusurlarının acısını başkalarına çektirmeye hakkı yoktur.


     - Değerini bilmeyen kişi, gereksiz yakınmalarla gün geçtikçe daha da bozulur ve çürüyüp gider.


     Bütün hayatınca konuştu.
     Sonunda TUTUNAMAYANLAR diye bir söz çıkarabildi ortaya: bir tek kelime.
     Çoğul bir kelime.
     Unutamadığı bazı insanları birleştiren bir kelime.
     Bu sefer, düşüncesini Süleyman Kargı’dan başkasına açıklamadı.
     Süleyman da kimseye söylemedi.
     Bütün hayatınca tutunamayanlardan kaçtığını sezer gibi oldu.
     Kendisine de bulaşmalarından korktuğunu anladı.
     Onlara yapmış olduğu bu haksızlığın ıstırabıyla kıvrandı.
     Onların gerçek temsilcisi olmak için eline çok fırsat geçmiş olduğunu ve bu fırsatları kaçırdığını anladı.
     Bu düşüncelerinden de kaçmaya çalıştı.

     Bütün hayatınca düşüncelerinden kaçmıştı.
     Son olarak odasına sığındı.
     Kapıyı kapattı.
     Sesleri duymaz, görüntüleri görmez oldu.
     Yemek yemez, içki içmez oldu.
     Dostundan kaçar, düşmanını bilmez oldu.
     Sığındığı son yerde de onu buldular.
     Yerini tespit ettiler.
     Bütün tanıklar dinlendi.
     Savunmalar alındı.
     Gereği düşünüldü.
     Hiçbir etki altında kalmadan bağımsız olarak karar verildi.
     Adam kapıyı açtı, içeri girdi ve tabancasını çıkararak ateş etti...